Çarşamba, Aralık 15, 2004

Uzun Süreçte Küreselleşme

UZUN SÜREÇTE KÜRESELLEŞME: BİR SİHİRLİ KAVRAMI TARİHTEKİ YERİNE KOYMA DENEMESİ
Burak ÜLMAN*
Rastlantı mıdır, değil midir tartışmasını -şimdilik- bir yana bırakacak olursak, 90?lı yıllardan bu yana ?küreselleşme? kavramının popülaritesinin ve kullanımının arttığını söylemek yanlış olmaz. Sihirli kavram yaklaşık olarak son on yıldır toplumların karar alma mekanizmalarında yetki ya da etki sahibi olan bütün gruplar, yani siyaset adamları, bürokratlar, iş adamları, askerler, yazılı ve görsel medya çalışanları, meslek kuruluşları, akademisyenler vs., tarafından sık sık kullanılmaya başlanmış ve hem günlük/pratik hayatta hem de akademik çalışmalarda temel bir referans noktası olma özelliğini kazanmıştır.
Küreselleşme kavramının pratik alanlardaki kullanımlarında ?küreselleşmenin neyi ifade ettiği?ne dair tartışmalı bir durum olduğu söylenemez. Kavramın bu alanlardaki kullanımı, ki buna ?popüler küreselleşme söylemi? demek yanlış olmaz, kavrama yönelik kuramsal düzeyde herhangi bir analiz gerektirmeksizin, küreselleşme adı altında yeni bir sürecin varlığından şüphe duymamakta ve bunun göstergesi olarak da yeni bir çok olguyu işaret etmektedir. Bu olgulara örnek olarak başlıca şu gelişmelerin sayıldığı gözlenmektedir: Yeni enformasyon ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi; Sovyetler Birliği?nin dağılmasıyla tescillenen neo-liberal görüşün zaferi; uluslararası bir finans ağının oluşması; kültür, sanat, eğlence ve tüketim alanlarında yeknesak formların oluşması; başta ticaret ve finans konularında olmak üzere uluslararası kuruluşlar tarafından yürütülen ve etkinliği giderek artan uluslararası uygulamalar; işletme, odit ve danışmanlık gibi hizmetlerin dünya çapında yaygınlaşması; çokuluslu şirketlerin hem sayıca artmaları hem de faaliyet alanlarını genişletmeleri; kamu politikalarında teknik/faydacı akılcılığa artarak verilen önem ve devletin yeniden sorgulanan rolleri.
Sermaye-medya-siyaset üçgeni başta olmak üzere belirli çevrelerce pompalanan ve yukarıda sayılan gelişmeleri yeni olarak nitelendiren popüler küreselleşme söyleminin epistemolojik ve ontolojik temelleri çok açıktır. Bu söylemin epistemolojik temeline göre söz konusu gelişmelerin geçmişle bir bağlantısı yoktur: Ne bunlara benzer gelişmeler daha önce görülmüştür, ne de bu olgular herhangi bir tarihsel gelişimin sonucunda ortaya çıkmışlardır. Bunlar, toplumsal ilişkilerden bağımsız bir şekilde, birdenbire ve kendiliklerinden oluşa gelmişlerdir. Söylemin ontolojik yapısı ise -epistemolojik temelinin doğal bir sonucu olarak- küreselleşmeyi ?yeni gelişmelerin tümünü kapsayan bir süreç? olarak algılamaktadır. Özetle, bu söyleme göre ?küreselleşme sürecinde bir takım olaylar insanoğlunun kontrolü ve istemi dışında kendiliğinden meydana gelmektedir?.
Tarihsel perspektiften yoksun bu popüler küreselleşme söylemin kurulu olduğu epistemolojik ve ontolojik temellerin ne kadar sağduyulu olduklarını sınamak çok zor değildir. Örneğin Marx ve Engels?in 150 küsur yıl önce kaleme aldıkları ?Komünist Manifesto?da feodal toplum yapısından kapitalist toplum yapısına geçiş sürecini tasvirleri bu konuda anlamlı ipuçları vermektedir[1]:
?Burjuvazi, üretim araçlarının, ve böylelikle üretim ilişkilerinin ve, onlarla birlikte, toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin varolamaz. (...) Üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki kesintisiz sarsıntı, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik, burjuva çağının bütün daha öncekilerden ayırt eder. (...) Ürünleri için sürekli genişleyen bir pazar gereksiniminin itmesiyle, burjuvazi, yeryüzünün dört bir yanına yayılıyor. Her yerde tutunmak, her yerde yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır.
Burjuvazi, dünya pazarını sömürüsüyle, her ülkedeki üretime ve tüketime kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hala da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir olum-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bilgelerden getirilen hammaddeleri isleyen ve ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. Ülkenin üretimiyle karşılanan eski gereksinimlerin yerini, karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinimler alıyor. Eski yerel ve ulusal yalıtımın ve kendine-yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü karşılıklı-ilişkileri, evrensel karşılıklı-bağımlılığı alıyor. (...)
Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış iletişim araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Metalarının ucuz fiyatları, bütün Çin Seddini yerle bir eden, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorlayan, ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yok etme tehdidiyle, burjuva üretim tarzını benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsetmeye yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi imgesinden bir dünya yaratıyor.?
Marx ve Engels?in 1847-8 yıllarında tasvir ettikleri gelişmeler bugün de büyük bir oranda geçerlidir, ve yaşadığımız dönemin çok özel, çok farklı olduğu ve birden bire oluşageldiği düşüncesi ekseninde şekillenen popüler küreselleşme söylemini yanlışlamaktadır.
Bu çalışmanın asıl odak noktası küreselleşmenin popüler söylemi üzerine değil, akademik boyutu üzerine olacaktır. Bu çerçevede çalışmada ulaşılmak istenen başlıca üç hedef vardır. Birinci hedef küreselleşme kavramının sosyal bilimler kapsamanda nasıl ele alındığının ana hatlarıyla tespit edilmesidir. İkincisi, bu tespitler sonucunda geliştirilen eleştiriler çerçevesinde, kavramı daha sağlıklı analiz etmek imkanını tanıyan yöntemin tanımlanmasıdır. Üçüncü ve son hedef ise, tanımlanan yöntem ışığında, küreselleşmenin analiz edilmesidir.
SOSYAL BİLİMLER VE KÜRESELLEŞME
Kronolojik olarak bakıldığında, akademik çevrelerde küreselleşme kavramını ilk olarak 80?lerde ?işletme? ve ?finans? dallarının kullanmaya başladıkları, 90?lardan sonra ise ?sosyoloji?, ?kültür ve medya çalışmaları?, ?uluslararası ilişkiler?, ?siyaset bilimi? gibi sosyal bilimlere ait birçok disiplinin de bu kervana katıldıkları gözlenmiştir.[2] Söz konusu disiplinlerin kavramı kendi perspektifleri çerçevesinde ele almaları sonucunda birbirinden çok farklı küreselleşme analizleri ortaya çıkmıştır. Taylor ve Flint?e göre bu küreselleşme analizleri sekiz farklı boyutu dile getirmektedirler[3] :
1. Ekonomik küreselleşme: Çokuluslu firmaların dünyanın her yerinden sermaye ve emek kullanan yeni ?küresel üretim sistemleri?ne geçmesi;
2. Siyasal küreselleşme: ?Serbest pazar ekonomisi?, kamu harcamalarının kısılması, özelleştirmeyi, vs. öngören ?neo-liberal? politikaların tüm dünyaya yayılması;
3. Sosyal küreselleşme: ?Dünya toplumu? fikirlerinin yaygınlaşması, uluslaraşırı sivil toplum hareketlerinin yaygınlaştığının düşünülmesi;
4. Teknolojik küreselleşme: Başta İnternet olmak üzere ?bilişim teknolojileri?nin yaygınlaşması;
5. Finansal küreselleşme: ?Dünya sermaye piyasaları?nın artan karşılıklı bağımlılıkları ve ortaklıklar kurmaları;
6. Coğrafi küreselleşme: Artan iletişim ve ulaşım imkanlarıyla oluşan ?sınırsız dünya? fikri;
7. Kültürel küreselleşme: Başta Amerikan olmak üzere Batılı Kültürel değerlerin egemenliğinde tek boyutlu bir ?dünya kültürü?nün oluşması ve ?küresel ürünler?in tüketilmesi;
8. Ekolojik küreselleşme: Sınır tanımayan ?küresel ekolojik sorunlar?ın ortaya çıkışı ve ortak eylem planı gerektirmeleri.
Yukarıdaki tasniften de anlaşılacağı üzere sosyal bilimler kapsamındaki hemen hemen her disiplin, kendi uzmanlık alanı içerisinde, küreselleşmenin farklı bir boyutunu ele almaktadır. Ancak sosyal bilimler geleneğinde ?normal? olan çok parçalı / çok disiplinli yapının küreselleşmeye yönelik bütünselci bir bakış açısı üretmek yolunda yetersiz olduğu ortadadır. Bu parçalı yapı, bütünselci bir analize ulaşılabilmesini engelleyen kuramsal ve yöntemsel sorunları beraberinde getirmektedir.
Kuram aşamasındaki temel sorun incelenen konunun -küreselleşmenin- nasıl ele alındığı ile ilgilidir: Denilebilir ki akademik çevreler küreselleşme olarak adlandırılan olgunun neden ve nasıl oluştuğu gibi temel soruları cevaplandırmaya çalışan tutarlı kuramlar üretmek yerine, tıpkı popüler küreselleşme söylemi gibi, kavramı salt sonuçları/etkileri çerçevesinde ele almaktadırlar. Bu sebeple de küreselleşmeyi ?dünyanın bir ucundaki gelişmelerin dünyanın öteki ucundaki toplumları etkileyecek türden bir toplumlar arası bağlantının kurulma süreci?[4] olarak nitelendiren analizlerle sık sık karşılaşılmaktadır. Küreselleşmeye tarih dışı bir nitelik kazandıran bu yaklaşımlar, ?neden? ve ?nasıl? sorularına gereken önemi atfetmemektedirler.
Yöntem aşamasındaki temel sorun ise, her disiplininin analitik olarak bölünebilen ancak birbirinden bağımsız olmayan parçalardan oluşan bir bütünün tek bir parçası üzerine odaklanması yüzünden küreselleşme hakkında bütünselci bir analize ulaşmanın mümkün olmamasıdır. Söz konusu analizler küreselleşmenin Taylor ve Flint?in yukarıda sınıflandırdığı ekonomik, ekolojik, kültürel, teknolojik, vs. gibi boyutlarından salt bir tanesi üzerinde yoğunlaşmakta, tüm boyutların birbirleriyle olan ilişki ve etkileşimlerini değerlendirmeye katmamaktadır. Bu yöntem, küreselleşmeyi ister istemez parçalamakta, ayrı ayrı fenomenlere indirgemekte ve sanki bütün bu fenomenlerin kendilerine özgü (ve birbirlerinden bağımsız) bir varlık sebebi ve geçmişi olduğu düşüncesini desteklemektedir[5].
Parçalanmış küreselleşme analizlerini aşmak isteyen yaklaşımlar da yok değildir. Küreselleşmeyi ?zaman-mekan sıkışması?[6] sonucunda ?dünyanın küçülmesi?[7] olarak nitelendiren ve disiplinler-üstü bir görüntü çizen bu analizlerin temel referansı teknolojik yeniliklerdir. Kapitalist sistemin özünde var olan verimlilik, rekabet, araçsal akılcılık gibi temel motivasyonların doğal bir sonucu olarak gelişen teknolojik yeniliklere endeksli bu analizler küreselleşmenin özünü yansıtamamaktadır. Telgraf, demiryolu, buharlı gemi, telefon, radyo, hava taşımacılığı, televizyon, İnternet, uydu haberleşme sistemleri, vs. gibi teknolojik yeniliklerin hepsi -kendi dönemlerinde- ?zaman-mekan sıkıştırması? yapan, ?dünyayı küçülten? yenilikler olarak algılanmışlardır. Özellikle İnternet ve görsel medyanın ?bilgi akışını? çok geniş kitlelere ve çok hızlı bir şekilde ulaştırdıkları doğrudur, ancak, küreselleşme bu tanımlamanın ötesinde bir şey olsa gerekir.
Sermaye-medya-siyaset üçgeni başta olmak üzere belirli çevrelerce pompalanan popüler küreselleşme söylemi, daha önce de belirtildiği gibi, ?küreselleşme adı altında bir takım olayların insanoğlunun kontrolü ve istemi dışında kendiliğinden meydana geldiği? fikri üzerine yapılanmaktadır. Akademi ise, yukarıda kısaca özetlenen kuram ve yöntem aşamasında yapılan temelli hatalar sonucunda bu popüler küreselleşme söylemine bilimsel destek ve inanırlık sağlamaktadır.[8] Bu açıdan, her şeyden önce, sosyal bilimlerin birçok disiplinin ilgi alanına giren küreselleşme, yoksulluk, açlık, doğanın geri dönülmez bir şekilde tahribatı, aşırılık taşıyan siyasal akımların yükselişi, vs. gibi temelli sorunsallara yönelik açıklayıcı / sağlıklı analizler yapmaya imkan verdiği düşünülen yöntemin temel özellikleri tespit edilmelidir. Bir sonraki bölümün amacı budur.
KÜRESELLEŞME İÇİN BİR YÖNTEM ÖNERİSİ
Başta siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlardaki birçok değişimin sorumlusu olarak tanıtılan, dolayısıyla günlük hayatımızın her safhasına nüfuz etmiş küreselleşme gibi bir kavramın, akademik çevrelerce nasıl ve ne ölçüde ele alındığının incelenmesi, sosyal bilimlerin akademik yapılanmasında bazı sorunlar olduğu hakkında şüpheler yaratmaktadır. Küreselleşme örneğinde karşılaşılan akademik basiretsizliğin nedenlerinin anlaşılabilmesi, ancak bugünkü şekliyle sosyal bilimler yapısının tarihsel olarak nasıl oluştuğunun incelenmesiyle mümkündür. Ayrıca bu inceleme, söz konusu tıkanıklıkları aşacak türden alternatif bir yöntem tespit edilmesi yolunda da anlamlı ipuçları verecektir.
Günümüz bilim dünyasının akademik yapılanması kökenleri Aydınlanmaya kadar geri giden Avrupa merkezli bir toplumsal gelişimin sonucudur.[9] Batıda Aydınlanma ile birlikte toplumun, geçmiştekinin aksine doğaüstü güçlere değil, gelişimini belirleyen yasalardan başka bir şeye bağımlı olmadığı fikri önem kazanmaya başlamıştı. Bu fikirsel dönüşüm doğa bilimlerindeki ilerlemenin sonucunda gerçekleşmişti. Doğa bilimlerindeki hızlı ilerlemeler sayesinde öyle bir aşamaya varılmıştı ki, dünyanın o döneme kadar karanlıkta kalmış pek çok cephesi artık aydınlanmış bulunuyordu; kimyasal maddelerin bileşimi, atom, molekül, canlı hücresi ve türlerin evrimine ilişkin keşifler, o döneme kadar ancak mekanikte uygulama alanı bulan bilgiyi kat kat zenginleştirmişti. Doğa bilimlerindeki bu ilerlemeler sosyal bilimlerin yapılanmasında etkili oldu ve 19. yüzyılın ortalarında, toplumsal bir bilimin hedefini doğa bilimlerine göre tanımlamak eğilimi ağırlık kazanmaya başladı. İnsanoğlu ve toplum canlı varlıklar olarak görülüyor, dolayısıyla doğa bilimlerinin yeni dallarında geliştirilen yöntemlerle çözümlenebilecekleri düşünülüyordu.[10]
?Bu durumda 19. yüzyıla egemen olan zihniyetin, insan ve toplum bilimlerinin de zamanla en az doğa bilimleri kadar ?sağın? (yetkin) olabileceklerine, çünkü nasıl doğanın bağlı olduğu doğa yasaları varsa, insan ve toplumun da bağlı olduğu benzer yasaların bulunduğuna inanması şaşırtıcı değildi?[11]. Bu pozitivist düşünsel gelişmenin doğal bir sonucu olarak da sosyal bilimlerde, doğa bilimlerininkine benzer bir yapılanmanın temelleri atılmış ve iktisat, siyaset, sosyoloji, antropoloji, vs. gibi alt disiplinler belirginleşerek aralarındaki sınırlar çizilmiştir. Ancak doğa bilimleri disiplinlerinin -aralarındaki sınırlar çok iyi belirlenmiş olmalarına rağmen- geliştirdikleri disiplinlerarası yardımlaşma ve dayanışma geleneği, sosyal bilimler yapılanmasında gerçekleştirilememiş, ?rekabet? olgusu daha ön plana çıkmıştır.
Bu arada sosyal bilimlerdeki kopukluğun kapitalizmin gelişimiyle olan diyalektik ilişkisi de unutulmamalıdır: Sosyal bilimlerde akademik yapılanma kapitalizmin iç dinamiklerine ve kapitalist gelişmenin gereklerine uygun bir şekilde oluşmuştur. Aydınlanma sonrası Avrupa?sında, kapitalizmin itici gücü olan ?işlevsellik?, ?verimlilik?, ?kârlılık? ve ?araçsal akılcılık? gibi temel prensipler en ön plana çıkmışlardı[12]. Toplumsal ilişkiler ve yapılar bu prensiplere göre yeniden şekillendi; siyasal alanda modern devlet ve ekonomik alanda özel teşebbüs gibi kurumlar yaygınlaştı. Eğitim de bu prensipler ve kapitalist gelişmenin sonucunda ortaya çıkan yeni kurumların ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırıldı. Sosyal bilimler kapsamında yer alan disiplinler bu dönüşümden -doğal olarak- nasibini aldılar ve uzmanlaşma adı altında birbirleri arasındaki sınırları kalınlaştırdılar.
Uzmanlaşmış akademinin bölünmüş yapısı, Robert Cox?un da belirttiği gibi, kendisine büyük bir avantaj sağlar: Bölümler (yani disiplinler) sınırlı değişkenleri değerlendirmeye alarak ceteris paribus prensibiyle hareket ettikleri için çözüm üretebiliyor gözükmektedirler[13]. Ancak bu yanıltıcıdır, çünkü çözüm önerileri tek boyutludur: Ekonomik sorunlara yönelik çözümler sosyal sonuçları, sosyal sorunlara yönelik çözümler siyasal sonuçları, siyasal sorunlara yönelik çözümler kültürel sonuçları, vs. göz önüne alınmadan formülize edilmektedir. Bu tek boyutlu yaklaşımların amacı toplumsal ilişkiler düzenini tehdit eden sorunların, düzenin yapısını değiştirmeksizin, en az zararla atlatılmasını sağlayacak türden çözüm yollarını bulmaktır.
Sonuç olarak -bugünkü haliyle- sosyal bilimler toplumsal gelişmeleri ve gerçeklikleri açıklayabilen ?bütünselci? analizler yapılmasının önünde büyük bir engel teşkil etmektedir ve ?yoksulluğun yaygınlaşması?, ?açlık?, ?küresel ekolojik sorunlar?, ?etnik çatışmalar?, ?organize suç?, ?uluslararası terörizm?, gibi insanlığı birinci dereceden ilgilendiren temelli sorunlar hakkında ne açıklayıcı olabilmek ne de alternatif çözüm yolları üretebilmek aşamasında başarılı olmaktadır. Ancak bu noktada bu yapılanmanın tamamen terk edilmesini, yerine yeni bir yapının kurulmasını önermek safdillilikten öteye geçmez. Bu yapılanma -her ne kadar zafiyetlerle dolu da olsa- tarihi temelleri olan toplumsal bir gelişmenin sonucunda oluşmuş bir gerçekliktir. Temelli toplumsal sorunlara çözüm yine bu akademik yapılanmanın içerisinden çıkmak durumundadır. Yukarıda sadece birkaç örneği verilen sorunlara yönelik daha açıklayıcı / sağlıklı analizler yapmaya imkan verdiği düşünülen yöntemin temel özelliği ?disiplinlerarası? olmasıdır.
Disiplinlerarası yaklaşım, doğası gereği, karşılaşılan sorunlara teknik bir aksaklık gözüyle bakmaz. Bu yaklaşım toplumsal ilişkilerin ekonomik, siyasal, kültürel boyutlarıyla bir bütün olduğunu kabul eder ve bu çerçevede karşılaşılan sorunları bütün boyutlarını göz önüne almaya çalışır. Uzmanlaşmaya karşı değildir; rekabete ve rekabet sonucu oluşan kopukluğa karşıdır. Ancak ve ancak disiplinlerarası bir yöntem, her disiplinin kendi içerisinde ürettiği atomistik analizlerin ötesine geçerek incelenen gerçekliğin ?bütünselci? bir portresini sağlayabilir. Bunun içindir ki, sosyal bilimlerde disiplinler arası yardımlaşma ve dayanışma tesis edilmeli ve ?ortak yöntem?, ?ortak dil? oluşturulmalıdır[14].
Sosyal bilimler arasındaki kopukluk, karşı karşıya bulunulan sorunsalların ele alınmasını kolaylaştıracak ortak bir dilin yaratılmasını engellemektedir. Örneğin küreselleşme vakasında sosyal bilimler disiplinlerinin birbirlerinden kopuk olmaları ve yardımlaşmamaları sadece bütünsel bir analiz yapılamamasına sebep olmamakta, aynı zamanda sağlıklı bir analize ulaşılmasını sağlayacak tartışma ortamına ulaşılmasını engelleyecek türden korkunç bir kavram kargaşasını da doğurmaktadır[15]. Ancak, bilimsel faaliyet açısından ortak bir dilin bulunması, en azından kavramların ne bağlamda ve ne için kullanıldığının açık olması gerekmektedir. Bu ortak dil ?tarihselcilik? boyutu ile kurulabilir.
Fransız tarihçi Fernand Braudel geniş perspektifli bir tarihselciliği sosyal bilimler arasındaki kopukluğu ortadan kaldıracak ortak dilin oluşması yolunda bir çıkış noktası olarak görmektedir. Sosyal bilimler geleneğinde çeşitli sebeplerden dolayı tarihsel açıklamalardan uzak durma eğilimi olduğunu vurgulayan Braudel?e göre zaman kavramın üç boyutu vardır[16]. Birinci boyut birey olarak bizleri direkt etkileyen gün be gün yaşanan değişimleri kapsayan olaylar dünyasını kapsayan ?güncel zaman?dır. İkincisi on, yirmi veya en fazla elli yıla yayılan ?konjonktürel değişimleri? kapsayan ?kısa vade?li süreçlerdir. Üçüncü boyut ise, ilk ikisinden çok daha gerilere giden, birkaç yüzyıla yayılabilen ve toplumsal dönüşümlerin ve yeni yapılanmaların oluşumunu ve gelişimini kapsayan uzun dönem, Braudel?in deyimiyle ?uzun sureç?dir.
Braudel?e göre sosyal bilimcilerin ve -çoğu- tarihçilerin odak noktası yukarıda tanımlanan zamanın ilk iki boyutu üzerine olmuştur. Ancak güncel olaylara ya da kısa vadeli konjonktürel gelişmelere odaklanan tarihselcilik anlayışı ?yanıltıcıdır?[17]. ?Uzun süreç? sosyal olguları anlamak yolunda yeni bir bakış açısı getirmektedir. Olguları anlık ya da kısa vadeli zaman perspektiflerinin ötesinde ele alan bu yöntem, bir süreci hazırlayan temel sosyal, ekonomik, siyasal, vs. yapıların oluşum ve gelişmelerini tespit etmeye çalışarak, ?şimdiki duruma nasıl gelindiği? hakkında tutarlı bir analiz yapılmasına olanak sağlamaktadır. Bu anlayışa göre hızlı hareket eden ?güncel olaylar? ve ?konjonktürel olaylar? çok daha yavaş hareket eden köklü gelişmelerin uzantısıdır. Olayların anlık ya da kısa vadeli algılanmalarının yanıltıcılığı, ancak ve ancak bu yavaş hareket eden gelişmelerin tespit edilmesiyle, Braudel?in deyimiyle ?uzun süreç? içerisinde ele alınmalarıyla aşılabilir. Sonuç olarak Braudel?in ?uzun süreç? kavramı çerçevesinde yapılanan bir tarihselcilik anlayışının disiplinler arasındaki kopukluğu ortadan kaldıracak ortak bir dilin oluşması açısından yararlı bir yöntemsel araç olabileceği ve bu ortak dilin insanlığı ilgilendiren temelli sorunlara yönelik daha açıklayıcı / sağlıklı analizler yapmaya imkan verebileceği düşünülmektedir.
Temelli sorunların ele alınmasında kullanılacak yöntem sadece geniş perspektifli tarihselcilik ve disiplinler arası dayanışma ve yardımlaşmanın getirdiği bütünselcilik anlayışları ile sınırlı kalmamalı, ayni zamanda ?eleştirel? olma yönünde de adım atmalıdır. Eleştirel yöntem tarihsel oluşumları ve yapıları olduğu gibi kabul ederek onlara tarihüstü nitelikler atfeden muhafazakar bir çizginin aksine, söz konusu oluşum ve yapıların nasıl oluşageldiklerini sorgular.[18] Bu eleştirel sorgulama, Antonio Gramsci?nin de belirttiği gibi ?daha önceki düşünüşü aşma şeklinde? yeni çözüm yolları üretebilecek açılımları sağlayabilecektir[19] . Eleştirellik, insanların sadece ?dünyayı anlamak?la kalmayıp, onu ?değiştirecek? duruma gelecekleri bir fikir dünyası oluşturabilme yolunda temel bir ilke olarak düşünülmektedir[20].
Bundan sonraki bölümde yukarıda çok temel hatlarıyla özetlenmeye çalışılan bütünselcilik, tarihselcilik ve eleştirellik ilkeleri ışığında küreselleşme üzerine kısa bir analiz yapılmaya çalışılacaktır. Kanımızca bu analiz için başlangıç noktası küreselleşmenin ?uzun süreç? içerisindeki anlamının sorgulanmasıdır.
UZUN SÜREÇ?TE KÜRESELLEŞME
Küreselleşme denen olgu -her ne ise- birden bire mi karşımıza çıkmıştır? Çoğu küreselleşme analizi uluslararası bir finans ağının oluşması, çokuluslu şirketlerin yaygınlaşması, yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesi, neo-liberal ekonomik politikaların dünyanın dört bir yanına yayılması, vs. gibi birçok gelişmeye bakarak küreselleşmeyi sanki 90?lı yıllarda birden bire karşımıza çıkan bir olgu olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşım tarihsel perspektiften yoksun olduğu için totoloji ile sonuçlanmaktadır: Analiz edilmeye çalışılan olgu kendisiyle bağlantılı olan gelişmelerle açıklanmaktadır. Birden bire ortaya çıktığı düşünülen gelişmeler küreselleşmenin hem sebebi hem de sonucudur. Bu yaklaşım ne küreselleşmeyi, ne de yeni olduğu iddia edilen gelişmelerin nasıl oluştuğunu açıklayabilmektedir.
Tarihsel bir analize başlayabilmek için sınırları net bir şekilde belirlenmiş bir odak noktasının belirlenmesi gereği ortadadır. Küreselleşmeye yönelik bir çalışmada bu odak noktası kapitalist sistemin kendisi olabilir, ancak şüphesiz ki kapitalizmin tarihsel gelişimi bu çalışmanın sınırlarını aşan hem çok iddialı hem de çok detaylı bir çalışmanın konusudur. Bu açıdan takibi daha kolay olan ve kapitalist sistemin geçirdiği evreleri tespit etmeyi sağlayabilecek başka bir odak noktası bulunmalıdır. Bu odak noktası, kanımızca kapitalist sistem içerisinde oluşan dönüşümlerle diyalektik bir ilişkisi olan üretim sistemleri olabilir.
Üretim sistemlerinden kastedilen üretim sürecinde kullanılan yöntem ve tekniklerin tümüdür. Salt üretim sürecine ait mikro-ekonomik bir kavram gibi gözükmekle birlikte, çok daha geniş açılımları olan bir kavramdır. Üretim sistemlerinde yaşanan değişiklikler yoktan var olan gelişmeler değildir: Bunlar içinde yer aldıkları dönemin toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel, uluslararası, vs. şartların ve dinamiklerin karşılıklı etkileşimi sonucunda oluşurlar. Kendileri de, aynı türden bir etkileşim süreciyle, makro-ekonomik politikalara yön vererek siyasal, sosyal, kültürel yapıların yeniden yapılanmasında etkili olmaktadırlar[21]. Üretim sistemlerinin ne olduğu ve toplumsal gelişme üzerindeki etkileri ilerleyen bölümlerde daha netleşecektir.
Bu noktada bir konuya açıklık getirmek gereksinimi vardır: Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değildir; farklı farklı değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türü, vs. olan farklı evreleri vardır. Kapitalist sistemin gelişiminin ve evrelerinin tespiti bu boyutlardan herhangi birinin -diğer boyutlarla diyalektik ilişkide bulunduğunu göz ardı etmeden- ele alınmasıyla mümkün olabilir. Bu boyutlarda herhangi birinin tercih edilmesi, ontolojik olarak birini ötekilerin üstüne koymak anlamı taşımaz; bu seçim sadece sağlıklı bir analize başlamak için gerekli ilk adımdır. Bu çerçevede baştan belirtilmelidir ki üretim sistemlerinin tarihsel analizin odak noktası yapılması ontolojik bir tercih değildir. Amacımız hiçbir şekilde teknolojik bir determinizm yapmak değil, sadece endüstriyel kapitalizmin gelişimini ve evreleri tespit edebilmek için bir araç seçmektir.
Sanayi Devrimi sonrası Kıta Avrupa?sında filizlenen endüstriyel kapitalizmin gelişimi esnasında üretim sistemlerinde iki büyük dönüşüm gözlenmiştir. Bu dönüşümler sonucunda farklı ekonomik, siyasal ve toplumsal konfigürasyonu olan iki dönem ortaya çıkmıştır. Aşağıda kısaca bu iki dönemin gelişimleri, dinamikleri ve ne tür ekonomik, siyasal, sosyal etkiler yarattıkları incelenecektir.
SAVAŞ SONRASI FORDİST DÖNEM
19. Yüzyıl Avrupası?nın analizini yapan Karl Polanyi, bu dönemdeki en temel kurum olarak serbest piyasa ekonomisini işaret etmekte ve döneme hakim olan liberal devlet, altın standardı ve uluslararası güç dengesinin hep bu kurum çerçevesinde şekillendiğini belirtmektedir. Polanyi?ye göre ?liberal devlet serbest piyasa ekonomisinin bir ürünüydü, altın standardı serbest piyasa ekonomisini uluslararası alanda uygulanması içindi, uluslararası güç dengesi de dünyanın dört bir yanında yaygınlaşan serbest piyasa anlayışının korunmasına yönelikti?[22]. Her şeyin serbest piyasa ekonomisi mantığında yürütüldüğü bir dönemde üretim şekli de bu etkileşimden saklı kalamazdı: Liberal devletin sağladığı meşru zeminde ?maksimum karlılık için emeği sömürmek? üretimin temel ilkesiydi.[23] Bu dönemde, maksimum karlılık için, emeği uzun çalışma saatleri ve düşük ücretlerle çalıştırmaktan başka herhangi bir üretim sisteminin kullanıldığını söylemek mümkün değildir.
Bu vahşi kapitalist üretim sistemi 20. Yüzyıla girildiğinde yerini yeni bir sisteme bırakmaya başlamıştır[24]. Bu yeni üretim sisteminin ismi 1914 yılında mekanik montaj bandı ilk defa fabrikasında kullanıma sokan Henry Ford?la özdeşleşti: Fordizm[25]. Bu üretim sistemi salt mikro-ekonomik açıdan ele alındığında, standart malların üretimine yönelik özel bir teknik ve iş bölümünü kapsayan bir üretim konfigürasyonuydu[26]. Yarı kalifiye ve uzman isçi kullanan bu üretim sistemi, -montaj bantları gibi- özel mekanik sistemler ve makineler kullanarak ölçek ekonomisi prensibiyle kitlesel üretim yapmaktaydı. Fordizm?in ilk sistematik kullanımı A.B.D.?nde, II. dünya Savaşı sırasında büyük sıçrama kaydeden silah ve savunma sanayiinde, gerçekleşmiş ve bu üretim sisteminden yüksek verim elde edilmişti.[27]
Yapısı gereği ?ulusalcı? olan Fordizm?in popülaritesi Savaş sonrası şartlarda Avrupa?da da artmıştı. O dönemin uluslararası şartları böyle bir yaygınlaşmaya müsaitti[28]: Sınırsız uluslararası ticaretin dünyaya barış getireceğini savunan sermaye destekli liberal tez savaşlarda ödenen ağır faturalarla çürümüş ve ulusal ekonominin önemi anlaşılmıştı; Savaşlar Avrupa ülkelerinin ekonomik altyapısını çökertmiş ve yeniden yapılanmayı sağlayacak ekonomik kalkınma hamleleri ve korumacı ekonomik politikaları kaçınılmaz kılmıştı; ve bütün bunlara ek olarak sosyal politikalar yönünden alternatif bir bakış açısı sağlayan sosyalist modelin albenisi artıyordu.
Savaş sonrasında hem uluslararası ticaret olanaklarının çok kısıtlı olması, hem de savaşla perişan olmuş ekonomik yapının tekrar kurulması gereği, Avrupa ülkelerini içe dönük, korumacı yeni bir alternatife yönlendirdi. Mikro-ekonomik seviyede bir uygulama olan Fordizm?i merkez alarak yapılanan John Maynard Keynes?in ekonomik modeli Avrupa genelinde uygulanmaya başlandı. Bu model Fordizm?in pozitif döngüsüne dayanmaktaydı: kitlesel üretim sürecinde ölçek ekonomilerine bağlı olarak artan verimlilik, artan verimliliklerle yükselen karlar, karların adilane paylaşılmasıyla artan alış gücü, alış gücünün yükselmesiyle artan talep, talebin daha da artmasıyla daha da artan karlar, daha fazla yatırım, yeniden artan üretkenlik ve bu şekilde sürüp giden bir döngü. Keynesçi modele göre bu pozitif döngüyle yakalanacak kalkınma hamlesi devletin sosyal işlevlerini de yerine getirmesini sağlayacaktı.
İlginçtir ki bir mikro-ekonomik uygulama olarak Fordizm Savaş sonrasında Avrupa?da çok belli başlı sektörler dışında yaygın olmamıştır.[29] Ancak, buna rağmen Fordizm çerçevesinde yapılanan makro-ekonomik politikalar gündeme gelmiş ve Polanyi?nin kitabına adını verdiği ?Büyük Dönüşüm?[30] gerçekleşmiştir: Avrupa?da sosyal politikalara ve devletin ekonomideki yeri ve müdahalesine geçmişe oranla daha fazla önem veren Keynesçi ekonomik politikalar yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu çerçevede ücret artışları verimliliğe endekslenmiş, sendikalarla isletmeler arasında toplu pazarlık yapılması sağlanmış, Fordist olmayan diğer sektörlerde de paralel ücret artışları sağlanmış, vergilendirmeyle sosyal hizmetlere ağırlık verilmiş, tekelci bir rekabet ortamı oluşturulmuş, devlet kitlesel tüketimi sağlayacak istihdam ve destekleme politikalarına gitmiştir[31].
Ancak 1960?li yıllarla birlikte kitlesel üretime yönelik Fordist model bir çok açıdan çok maliyetli olmaya başlamıştı.[32] Üretici açısından bakıldığında, ki bunlar tekelci bir ortamda ön plana çıkmış büyük firmalardı, sendikal hareketlerle güçlenen isçi baskısı, monoton üretim sürecinde düşen kalite, standart malların tüketiminde yaşanan doygunluk (kitlesel talebin azalması), emek maliyetleri çok düşük olan Üçüncü Dünya ülkeleriyle zorlaşan rekabet ortamı gibi faktörler verimliliği daha doğrusu karlılığı düşürmüştü.[33] Kısaca sermaye için, Fordist yoğun üretim sistemleri yenilikçi karakterlerini kaybetmişti.
Bu noktadan sonra ücret artışları ile verimlilik artışları arasında paralellik bozulmaya, verimlilik düşmeye, enflasyon ve işsizlik oranları artmaya başladı. Avrupa genelinde, temel olarak tüketimin düşmesi sonucu ekonomilerin büyüme hızında göreceli olarak düşüş yaşanmaya başladı[34]. Refah döneminde oturtulmuş sosyal hizmetlerin karşılanması bütçelere büyük yük getirmeye ve ekonomiler üzerinde enflasyonist bir baskı yaratmaya başladı. 60?larin ortalarında başlayan bu enflasyonist baskılara, bir de 70?li yıllarda yaşanan petrol krizlerinin etkisi eklendi. Sermaye, karlılık peşinde, yeni bir yönteme baş vurmaya mecburdu.
KÜRESELLEŞMEYE GİDEN YOL: POST-FORDİZM
Bu gelişmeler sonucunda kitlesel üretimden temelinde yapılanan Fordizmden ?esnek üretim?e, yani her an değişebilen talep durumuna göre üretim yapmaya imkan tanıyan yeni bir üretim sistemi olan Post-Fordizm?e geçildi.[35] Post-Fordizm, mikro-elektronik ve bilgisayar teknolojilerinde yaşanan ilerlemelere paralel olarak geliştirilen[36] ve aynı ürün bandında olan ancak farklı nitelik ve niceliklerde üretime imkan tanıyan esnek mekanik sistemleri kullanıyordu. Nitelikli ama Fordizm?e oranla daha az sayıda iş gücü gerektirmekteydi.
Sermayenin karlılık motivasyonu ile gerçekleştirdiği Fordizm?den Post-Fordizm?e geçiş süreci, gelişmiş ülkelerin ekonomik yapılarını da yeniden şekillendirdi. Yerli piyasalarda çeşitlilik arz eden mallara yönelik artan talep sonucunda kendilerine faaliyet alanı açılan orta ve küçük ölçekli firmalar çoğalmaya başladı. Hizmet sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Standart malların azalan tüketimi, büyük firmaları söz konusu mallara kitlesel talebin olduğu yeni uluslararası pazarlara yöneltti. ?Çokuluslu Keynescilik?[37] olarak adlandırılan bu strateji sonucunda büyük firmalar faaliyet alanlarını az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin yerel sermaye gruplarıyla kurdukları ortaklıklar vasıtasıyla dünyanın dört bir yanına yaydılar.
İş organizasyonlarının değişime uğraması ve esnek üretim ve yönetim tekniklerinin uygulanmaya başlanması ile işverenlerin üretimdeki inisiyatifleri artarak emek piyasası koşulları isçi aleyhine gelişti. Basta A.B.D., Japonya, İngiltere, Fransa ve Almanya merkezli büyük firmaların az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin piyasalarına girişi, bu ülkelerdeki ?ucuz? emeğe ulaşılması için yeni imkanlar doğurdu. Çokuluslu şirketler (ki daha sonra uluslaraşırı bir karakter kazandılar) sadece pazarlarını genişletmek için değil, ayni zamanda ucuz emek için de yayılmacı bir strateji izlediler.
Yapısı gereği ulusal olan Fordizm çerçevesinde yapılanan Keynesçi iktisat politikalarının başarısız olması sonucunda, uluslararasıcı neo-liberal iktisat kuramı gündeme geldi. Bu kuram ?klasik dönem?de hakim olan ve Adam Smith, Leon Walras ve Alfred Marshall?ın temellerini attıkları klasik iktisat kuramının epistemolojik temelleri üzerine kurulmuştur. Temel varsayımı insanın tarihüstü bir doğası olduğudur: Birey, normal şartlarda, akılcı seçimler yaparak kendi menfaatlerini maksimize eder. Toplumu oluşturan her bireyin doğasında olan bu özelliğini kullanmasıyla rekabetçi piyasa şartlarına ulaşılır. Rekabetçi piyasa şartları, hiçbir kişi ve kurumun müdahalesi olmadan, kişisel faydaların toplamı olarak görülen sosyal fayda için de optimum çözümdür. ?Görünmeyen el? rekabetçi piyasa koşulları içerisinde optimum dengeyi sağlar[38].
İktisadi yapıda yaşanan dönüşüm ve bu dönüşümü destekleyen kuramın popülaritesini arttırması siyasal gelişmelerle de eşgüdümlü gidiyordu. . 80?li yıllarla birlikte neo-liberal görüş siyaset sahnesinde yerini almaya başladı: Amerika?da Ronald Reagan, İngiltere?de Margeret Teacher ve Almanya?da Helmut Kohl?un liderliklerini yaptıkları neo-liberalizm temsilcisi sağcı partiler iş başına geldiler. Bu liderler, ellerinde bulunan güç araçlarını kullanarak neo-liberal iktisat politikalarının ve neo-liberal ideolojinin yerkürenin tüm noktalarına yayılmasını ve gerekirse dayatılmasını kendilerine misyon edindiler.
Neo-liberal stratejistler amaçlarında çok başarılı oldular -nasıl oldukları konusuna ileride değinilecektir- ve bugün küreselleşmeyle özdeş tutulan gelişmeler bir biri ardına oluşmaya başladı. Dünyanın birçok yerinde is başına gelen neo-liberal görüşün temsilcisi hükümetler, yeni oluşan uluslararası rekabet koşullarını bahane ederek, sermaye gruplarının lehine, başta emeğe yönelik politikalar olmak üzere bütün sosyal politikaları gevşetmeye başladılar. Kamu politikalarında teknik/faydacı akılcılık çerçevesinde devletin ekonomik alandaki konumu yeniden yapılandı ve özelleştirme uygulaması -dünya çapında- hızla yayıldı. Çokuluslu şirketler hem sayıca arttılar, hem de faaliyet alanlarını ?Küre?nin her yanına genişlettiler. McDonalds ve Coca-Cola gibi çokuluslu firmalar ve CNN, MTV gibi medya tekelleri vasıtasıyla kültür, sanat, eğlence ve tüketim alanlarında yeknesak ve dolayısıyla küresel formlar oluştu. Artan sınırlar ötesi ticaret hacmi uluslararası bir finans ağının oluşmasını sağladı. Verimliliği arttırma amacıyla geliştirilen işletme, odit ve danışmanlık gibi hizmetlerin dünya çapında yaygınlaşarak uluslararası ticaretin yayılma hızı ve iç uyumu sağlandı... İşte bugün geldiğimiz nokta bu.
Peki yukarıdaki analiz bize küreselleşme hakkında nasıl bir açılım sağlamaktadır? Kanımızca bu analiz küreselleşmeyi daha iyi anlamamızı sağlayacak temel aksiyomları vermektedir:
Kapitalist sistemin içerisinde çeşitli evreler olduğu;
Bir evreden bir evreye temelli toplumsal, siyasal, ekonomik sıkışmalar sonucunda geçildiği;
Her evrenin farklı üretim sistemi, değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türünden oluşan özel konfigürasyonu olduğu;
Her evrenin konfigürasyonunun şekillenmesinde sermaye ve emek sınıflarından birinin ağırlıklı olarak etkili olduğu.
Bu aksiyomlar ışığında bakıldığında:
Küreselleşme sanayi devriminden bu yana süreklilik arz eden kapitalist sistemin 70?li yıllarda başlayan ve halen süren bir iç evresidir;
Küreselleşme olarak adlandırılan bu kapitalist evre yoktan var olmamıştır; kendisinden önce var olan evrede[39] yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sıkışmalar sonucunda yaşanan genel krizi takiben ve o krizin dinamikleriyle oluşmuştur,
Kendisine özel bir konfigürasyonu vardır; Post-Fordizm çerçevesinde küresel üretim sistemleri, Batılı kültürel değerler, ulusal ve uluslararası ölçekte ?serbest pazar ekonomisi?, (neo)liberal devlet anlayışı;
Bu konfigürasyonun şekillenmesinde ?sermaye? birinci dereceden etkili olmuştur.
KÜRESELLEŞME?DE KÜRESEL OLAN NEDİR?
Bu aşamada araştırılması gereken ikinci temel konu kendi içinde bütünlük arz eden bir dönem olarak kabul edilen küreselleşmeyi özel yapan olgu veya olguların tespit edilmesidir. Bir başka deyişle, küreselleşmede neyin bir önceki döneme göre farklı olduğudur. Kanımızca bu sorunun cevaplandırılabilmesi için küreselleşme ile neo-liberal ideolojinin arasındaki ilişkinin tespit edilmesi gerekmektedir.
Küreselleşmeye hakim olan neo-liberal ideolojinin, kısaca neo-liberalizm, yapısını ve hedeflerini söyleminden tespit etmek mümkündür. Neo-liberal söylemde, biri ekonomik biri de siyasal olmak üzere iki boyut vardır. Birinci boyut serbest ticaret, rekabet ortamı, deregulasyon, özelleştirme, vs. gibi kavramlar çerçevesinde yapılanan iktisadi düşünceden oluşmaktadır. İkinci boyut ise ?demokrasi? çerçevesinde yapılanan siyasal düşünceden oluşmaktadır. Neo-liberal söyleme göre ekonomik liberalizm ?demokrasinin tesisi ve sağlamlaştırılması?nı beraberinde getirmektedir.[40]
Yukarıda kısaca özetlenen neo-liberal söylemin ekonomik ve politik boyutları birbirleriyle bağlantılı ancak iki ayrı alanmış gibi tanımlaması ve bu ayırımı yaparak kendisini ?iki boyutlu? göstermesi neo-liberal ideolojinin gerçek yapısını gizlemektedir. Neo-liberal ideoloji çok boyutlu değil tek boyutludur, her ideoloji gibi bir bütündür, belli bir amacı vardır. Bu amaç, kendisini destekleyen grubun, yani ?uluslaraşırı sermaye sınıfı?nın[41] hayat görüşünün yaygınlaşması ve menfaatlerinin gerçekleşmesidir. Neo-liberal ideolojinin, demokrasi söylemiyle, kendisini iki boyutlu göstermesinin temel nedeni de bu ideolojinin toplumun genel menfaati için olduğuna dair bir kanı yaratmaktır. Böylece ideoloji topluma mal edilerek gerçek sahipleri gizlenmektedir.
Bu çerçevede bakıldığında neo-liberalizm ?küresel kapitalizmin gereklerine göre toplumları yeniden yapılandırmaya ve sosyal ilişkileri buna göre düzenlenmeye çalışan bir proje?dir[42]. Bu projenin -rakipsiz- hegemonyası küreselleşmeyi kapitalizmin diğer iç evrelerinden farklı kılmaktadır: Neo-liberalizm ?küresel? boyutta bir hegemonya kurmuştur, bir başka deyişle ?neo-liberalizm küreselleştirmiş? tir.
Samir Amin?e göre ?neo-liberalizmin hegemonyası? 5 temel ?tekel? sayesinde sağlanmaktadır[43]: Dünya finans pazarlarının denetimi, medya ve iletişim tekelleri, teknolojik tekel, gezegenin doğal kaynaklarının tekelci kullanımı, kitlesel yok etme silahları üzerinde tekel. Bu 5 tekel bir bütün olarak alındığında neo-liberal ideolojinin nasıl bu denli güçlü bir hegemonya kurabildiği anlaşılmaktadır. Doğal olarak sorulacak soru bu tekellere kimlerin sahip olduğudur. Bu çerçevede bu tekellerden herhangi birisine göz atmak, tekellerin sahipleri konusunda aydınlatıcı olacaktır.
Amin?in ?dünya finans pazarlarının denetimi? olarak adlandırdığı mekanizmaya ?küresel ekonominin denetimi? demek daha doğru olsa gerekir. Neo-liberal söyleme göre piyasa mekanizması prensibiyle kontrol dışında -ve olumlu yönde- geliştiği iddia edilen küresel ekonomi, gerçekte sıkı bir denetim mekanizmasına sahiptir[44] . Bu mekanizma ?A.B.D. liderliğinde Gelişmiş 7?ler (G7) tarafından? IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü vasıtasıyla yürütülmektedir. Amacı ise ?küresel piyasa disiplinini sağlamak?[45] ve Naom Chomsky?nin ?Washington Konsensüsü?[46] olarak adlandırdığı neo-liberal ekonomik politikaların dünyanın dört bir yanına yayılmasıdır.
Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütünün oluşturduğu ?üç ayaklı denetim mekanizması? ulusal ekonomilerin G7?nin istediği yönde yapılanmasını sağlamaktadır[47]. Dünya Bankası?nın temel işlevi ulusal ekonomilerin küresel ekonomiye entegrasyonunu sağlamaktır. Bu amaçla ihracata yönelik büyümeyi tek alternatifmiş gibi göstermektedir. Ayrıca uluslaraşırı şirketler aracılığıyla sermayenin gelişmekte ve az gelişmiş ülkelere sokulmasını destekleyen bir aktör görevini üslenmiştir[48]. IMF, dış borcu olan 100?den fazla ülkeyi ?Yapısal Uyum Programları? ile ulusal ekonomilerini uluslararası serbest ticarete ve finans aktivitelerine açmaya, kamu harcamalarını ve dolayısıyla sosyal hizmetleri kısmaya, isçi-işveren ilişkilerini piyasa mekanizmasına bırakmak amacıyla devleti hakemlik konumundan çekmeye, devleti ekonomik alandan tamamiyle silmek için özelleştirme yapmaya zorlamaktadır. 1995 yılında kurulan Dünya Ticaret Örgütü ise ulusal ticaret politikalarını yaptırımları sayesinde denetim altına almak ve uluslararası bankalar ve uluslaraşırı şirketler lehine sınırlar ötesi ticareti düzenlemektedir. Bu üç kurum küresel ekonomiyi kontrolü altında tutarak, G7?nin istekleri doğrultusunda şekillendirmektedir.
SONUÇ
Bu çalışmada hakim sosyal bilimler geleneğinin küreselleşmeyi sağlıklı analiz edemediği düşüncesiyle daha gerçekçi bir analiz imkanı sağladığına inanılan yöntem tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu yöntemin temel ilkeleri disiplinlerarası yardımlaşma ve dayanışma ile sağlanan ?bütünselci? bir yaklaşım, toplumsal yapılanmaların ve dönüşümlerin oluşumu ve gelişimini ?uzun süreç?te irdeleyebilen bir ?tarihselcilik? anlayışı ve hakim söylem ve politikaların yapı ve amaçlarını gün ışığına çıkarabilecek ve yeni açılımları sağlayabilecek ?eleştirel? bir perspektif olarak tespit edilmiştir.
Bu ilkeler ışığında bakıldığında ?küreselleşme? ile kapitalizm arasındaki bağıntı ortaya çıkmaktadır. Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değildir: farklı farklı değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türü, vs. olan farklı evreleri vardır. Küreselleşme de kapitalist sistemin 70?li yıllarda başlayan ve halen süren bir iç evresidir. Bu evre yoktan var olmamıştır: Kendisinden önceki göreceli olarak sermayeye karşı emeği ön planda tutan kapitalist evrede yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sıkışmalar sonucunda yaşanan genel kriz sonucunda sermaye inisiyatifinde gelişen bir evredir.
Bu evreyi liberal düşüncenin devamı olan neo-liberal ideoloji şekillendirmiş ve halen de şekillendirmektedir. Küreselleşmeye ait değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türü, vs. gibi olguların tümü neo-liberal ideoloji ile meşrulaştırılmakta ve kurumsallaştırılmaktadır. Neo-liberalizm ?küresel? boyutta bir hegemonya kurmuştur. Bu hegemonya ?A.B.D. liderliğindeki gelişmiş ülkeler tarafından kontrol edilen ?tekeller? sayesinde ?küreselleştirilmektedir?.
Küreselleşme evresinde ticaretin ve finansın serbestleştirilmesi, fiyatların piyasalarca belirlenmesi, özelleştirilme, devletin ekonomiden çekilmesi ve kamu harcamalarının kısılması gibi ilkeler üzerine kurulmuş neo-liberal ekonomik politikalar aciz içindeki az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere dayatılmaktadır. Uygulanan ?acı reçeteler? sonucunda dünya genelinde gelir dağılımında bozulma, issizlikte hızlı bir yükselme, reel ücretlerde düşme, gıda bağımlılığında artma, çevrede ölümcül kirlenme, sağlık sisteminde bir bozulma, eğitim kurumlarına girmede bir düşme, birçok ulusun üretim kapasitesinde gerileme, dış borçlarda korkunç bir büyüme ve sosyal şiddet ve yolsuzluklarda patlama oluşmaktadır[49].
Neo-liberal ideolojinin liberal ekonomik politikaların demokrasiyi getireceği yönündeki iddialarının da geçersiz olduğu ortadadır. Ekonomik liberalizme zorlanan ülkelerin devlet yapıları, başta yoksulluğun artması ve gelir dağılımındaki dengesizliğin bozulması olmak üzere ortaya çıkan temelli problemler ve alt üst olan sosyal ilişki ve dengeler sonucunda, demokratikleşmek bir yana sadece ?polis? fonksiyonlarını yürüten kurumlar mahiyetine bürünmektedir[50]. Ekonomik liberalizm, savunucularının iddia ettiklerinin aksine, anti-demokratik uygulamaların kurumsallaşması yönünde ters bir etki yaratmaktadır. Etyen Mahçupyan?ın da belirttiği gibi ?epistemolojik temelinin sakat ölçüleri ve pozitivist akıl yürütme biçimiyle liberalizm ve liberaller, günümüz krizlerinin ve hegemonik toplumsal yapılarının destekçiliğini yapmakta; üstelik kendilerini tam aksi misyonun temsilcisi sanmaktadırlar?[51].
Küreselleşme döneminin bu hızda ilerlemesi sonucunda ?küresel? şekilde yayılan büyük sorunlar ve çok ciddi sosyal rahatsızlıklar, ister istemez küreselleşmeyle benzer nitelikler taşıyan ve 2 büyük Dünya Savaşı ile sona eren ?klasik kapitalist dönemin? sonucunda oluşan acı gelişmeleri hatırlatmaktadır. Bu sürece şüpheci bakan birçok kesim ?2. Büyük Dönüşüm? beklentisi içindedir[52]. Kanımızca da bu dönüşüm eninde sonunda gerçekleşecektir. Bu süreçte eleştirel bakışın tek bir temel amacı olmalıdır: Bu dönüşümün korkunç insan ve doğa maliyetleri sonucunda değil, mümkün olduğunca erken ve asgari zararla gerçekleşmesini sağlamak. Bu amaç doğrultusunda yapılması gereken ise, küreselleşme evresinin motorik gücü olan neo-liberal ideolojinin temel felsefesinin, hegemonik yapısının ve amaçlarının gün ışığına çıkarılması ve bu bulguların kitlelere iletilmesidir. Böylece sadece ?dünyayı anlamak?la kalmayıp, onu ?değiştirecek? duruma gelecek bir fikir dünyası da oluşturulabilecektir.


* Yıldız Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi
[1] K. Marx ve F. Engels, Komünist Parti Manifestosu, Ankara: Sol Yayınları, 1998, s.13-5.
[2] Küreselleşme kavramının sosyal bilimlerde ortaya çıkışı ve gelişimi için bkz: J. MacLean, ?Philosophical Roots of Globalisation and Philosophical Routes to Globalisation? M. Shaw, (der.), Politics and Globalisation, London: Routledge,1999.
[3] P. J. Taylor ve C. Flint, Political Geography: World-economy, Nation-state and Locality, London: Prentice Hall, 4. baskı, 2000, ss.2-4.
[4] Tipik bir örnek için bkz. J. Baylis ve S. Smith (der.), The Globalization of World Politics, Oxford: Oxford University Press, 1997, s.7.
[5] Bu türden çalışmalar örnek olarak, işletme ve finans alanında bkz. J. Dunning, The Globalızation of Business, London: Routledge, 1993; uluslararası ilişkiler alanında bkz. M. Shaw, Global Society and International Relations, London: Sage Publications, 1994; sosyoloji alanında bkz. M. Featherstone, (der), Global Culture: Nationalism, Globalization and Modernity, London: Sage Publications. 1990.
[6] A. Giddens, The Consequences of Modernity, Cambridge: Polity Press, 1990, s.38. Küreselleşmeye ilişkin görüşler için özellikle bkz: ss. 36-54 ve 63-78.
[7] D. Harvey, The Condition of Postmodernity, London: Blackwell, 1990, s.85.
[8] P. Bourdieu, Acts of Resistence: Against the New Myths of Our Time, Cambridge: Polity Press, 1998, ss.29-44
[9] S. Amin, Avrupamerkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1993, ss.8-13.
[10] S. Amin, Avrupamerkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi,..., s.12.
[11] S. Amin, Avrupamerkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi,....
[12] C. Taylor, Modernliğin Sıkıntıları, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995, ss.12-15.
[13] R. Cox, ve T. Sinclair, Approaches to World Order, Cambridge: Cambridge University Press, 1996, R. Cox, ?Social Forces, States, and World Order: Beyond International Relations Theory?, 1981, ss.85-123. Alıntının yapıldığı s. 88.
[14] F. Braudel, On History, Chicago: The University of Chicago Press, 1980, ss.25-6.
[15] Küreselleşme konusundaki kavram kargaşasını ortaya koyan ilginç bir çalışma için bkz. ?Lexicon of Globalization?, www.globalize.org/lexicon.asp.
[16] F. Braudel, On History içinde ?History and the Social Sciences: The Longue Duree? (Tarih ve Sosyal Bilimler: Uzun Sureç) başlıklı bölüm, ss. 25-52. Braudel?in zaman ve tarih anlayışı için ayrıca bkz. E. Helleiner; ?Fernand Braudel and International Political Economy?, International Studies Notes, 1990 vol. 15, no. 3.
[17] F. Braudel, On History,..., s. 28.
[18] R. Cox, Approaches to World Order,..., ss. 87-91.
[19] A. Gramsci, Hapishane Defterleri: Felsefe ve Politika Sorunları, İstanbul: Belge Yayınları, 1997, s. 23.
[20] K. Marx ve F. Engels, The German Ideology, London: Lawrence and Wishart içinde Marx?ın Feurbach'a yönelik geliştirdiği 10. tez, 1970, s. 123.
[21] A. Lipietz, Mirages and Miracles, London: Verso, 1987, ss.14-15.
[22] K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time, Boston: Beacon Press., 1957, ss.3-19.
[23] Klasik kapitalist dönemdeki üretim sistemi ve emek koşulları için bkz. K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time, 1957, ss.163-177; K. Marx, ve F. Engels, Komünist Parti Manifestosu.
[24] Bu değişimin de köklü sebepleri vardı. Çalışma koşullarına yönelik acımasız şartlar emekçi sınıfında tepkiyi ve dayanışmayı arttırdı. (Bkz. P. Baldwin, The Politics of Social Solidarity: Class Bases of the European Welfare State 1875-1975, Cambridge: Cambridge University Press, 1990, ss.1-54.) Altın standardının doğurduğu adaletsizlikler sonucu bozuldu. Uluslararası ticaret hacmi düştü. Bir de buna Avrupa ülkelerinin sömürgeler üzerindeki çatışan çıkarları eklenince I. Dünya Savaşı patlak verdi. (Bu dönemdeki gelişmeler için bkz. K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time, s.20-30.) İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde küresel çapta 'ekonomik depresyon' yaşandı. (Bu dönem için bkz. C. Kindleberger, The World in Depression, 1929-1939, Berkeley: University of California,1986, ss. 19-31, 291-308).
[25] Bu kavramı ilk defa Antonio Gramsci kullanmıştır. A. Gramsci, Hapishane Defterleri: Felsefe ve Politika Sorunları,....
[26] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism: A Critical Reformulation, Lancester: Regionalism Group Working Papers 41, 1991.
[27] R. Cox ve T. Sinclair, Approaches to World Order içinde ?Production and Security?,..., ss.276-95.
[28] F. Block, The Origins of International Economic Disorder, Berkeley: University of California Press, 1977, ss.1-137.
[29] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism,....
[30] K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time,....
[31] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism,....
[32] M. Castells, The Rise of the Network Society, Oxford: Blackwell, 1996, ss.154-5.
[33] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism,....?
[34] OECD , Historical Statistics: 1960-1983, Paris: 1985, s.44.
[35] M. Piore ve C.Sabel, The Second Industrial Divide, New York: Basic Books. 1986.
[36] Bu gelişmeler de kendi kendine değil dönemin dinamikleriyle oluşmuştur. Özellikle A.B.D.'nin Soğuk Savaş?ta öne geçmek motivasyonu ve enerji krizlerinin etkisi, teknolojik alanda büyük bir atılım için gerekli maddi ve manevi zemini hazırlamıştı. Bu konu hakkında bkz. R. Cox ve T. Sinclair (der.), Approaches to World Order içinde ?Production and Security?, ss.276-95.
[37] M. Castells, The Rise of the Network Society,..., s.156.
[38] A. Smith, The Wealth of Nations, Harmondsworth: Penguin. 1967.
[39] Bu evre hangi açıdan ele alınırsa öyle isimlendirilebilir: Üretim sistemi açısından bakıldığında ?Fordist evre?, ekonomideki inisiyatif açısından bakıldığında 'devlet kapitalizmi evresi' veya devlet türü açısından bakıldığında ?refah devleti evresi?, vs. gibi.
[40] Bu bağlantının klasik örneği için bkz. M. Friedman, Capitalism and Freedom, Chicago: University of Chicago Press.1962.
[41] K. van der Pijl, ?Transnational Class Formation and State Forms?, S. Gill, ve J. Mittelman (der.), Innovation and Transformation in International Studies, Cambridge: Cambridge University Press, 1997, ss.118-133.
[42] P. Bourdieu, On History,....
[43] S. Amin, Küreselleşme Çağında Kapitalizm, İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1999, ss.16-8.
[44] P. Hirst ve G. Thompson, Globalisation in Question, Cambridge: Polity Press 1996; L. Weiss, The Myth of the Powerless State, Cambridge: Polity Press, 1998.
[45] S. Gill, ?Globalisation, Market Civilization and Disciplinary Neoliberalism?, Millennium, Vol. 24, no. 3, 1995, ss.399-423.
[46] N. Chomsky, Profit Over People: Neoliberalism and Global Order, New York: Seven Stories Press, 1999, s.20.
[47] M. Chossudovsky, The Globalisation of Poverty: Impacts of IMF and World Bank Reforms, Zed Books, 1997, ss.33-43.
[48] S. Amin, Küreselleşme Çağında Kapitalizm,..., ss.40-4.
[49] S. Amin, Küreselleşme Çağında Kapitalizm,..., s.28; UNDP; Human Development Report, Oxford: Oxford University Press, 1996; M. Chossudovsky, The Globalisation of Poverty: Impacts of IMF and World Bank Reforms,...; J. Saurin, ?Globalisation, Poverty, and the Promises of Modernity?, Millennium, vol. 25, no.3,1996, ss.657-80; M. Pasha, ?Globalisation and Poverty in South Asia?, Millennium vol.25, no.3, 1996, ss.635-56.
[50] P. Bourdieu, On History,....
[51] E. Mahcupyan, ?Devlet, Liberalizm ve Kapitalizm?, Doğu Batı, 1997, sayı 1, ss.21-7.
[52] S. Gill, ?Globalisation, Market Civilization and Disciplinary Neoliberalism?, J. Mittleman (der.), Globalisation: Critical Reflections, Lynne Rienner Publishers; 1996; C. Kay (der.), Globalisation, Competitiveness and Human Security, Frank Cass and Company Limited. 1997.

4 yorum:

Adsız dedi ki...

arda:
Küreselleşme olgusu konusunda yazarın söylediklerine katılmakla beraber; özellikle siyaset-medya-sermaye üçgeninin çok daha derinlemesine incelenmesini gerektiğini düşünüyorum. Şöyleki Küreselleşmenin ekolojik, siyasal, ekonomik vb ayrımlara göre tasnif edilmesi doğru bir şey. Ama bu üçgen benece tüm tasniflerden de önemli. Küreselleşme biz isteesek de istemesek de hızla gelişiyor. Ve bu gelişimini sermaye-medya-siyaset üçgeni sayesinde yapıyor. Sermaya ve medya desteği olmadan kaç tane siyasetçi başarılı olabiliyor? Türkiye'ye bakalım bunun çok net bir örneğini görebiliriz. Son dönemdeki AKP iktidarı sadece halk desteği ile mi buralara geldi? Türkiye'de sermaye kesiminin desteğini alan bir siyasal hareket otomatikman medya desteğini de sağlamış bulunuyor. Çünkü tüm holdinglerin bir gazetesi bulunmakta. Örneğin Doğan Holding, Çukurova Holding. Uzun süreçte küreselleşmenin ne olduğunu ya da ne olabiliceğini belki çok iyi kestiremiyorum ama bana göre küreselleşme uzun süreçte sermaya ve medya kesiminin kuklası olan siyasetçiler ortaya çıkaran bir olgu olacaktır

marktheo11566592 dedi ki...

Get your High School Diploma, Or any Desired College Degree, In less then 2 weeks.

Call this number now 24 hours a day 7 days a week (413) 208-3069

Get these Degrees NOW!!!

High School Diploma "BA", "BSc", "MA", "MSc", "MBA", "PHD",

Get everything within 2 weeks.
100% verifiable, this is a real deal

Act now you owe it to your future.

(413) 208-3069 call now 24 hours a day, 7 days a week.

Murat AYGEN dedi ki...

“İşçi Sınıfının Beynelmilel Kardeşliği” temelinde gelişen XIX.yy küreselleşmesi, sınır-ötesi akışkanlık, sermaye ve işgücünden ziyade emtiaya (ing. commodities) kazandırmıştı. Daha telgraf bile yokken gerçekleşen bu mucize, bugün INTERNET'le mümkün olamamaktadır.

osm18 dedi ki...


türbanlı sex