Perşembe, Ekim 05, 2006

Bilgi Çağında Bilgi Toplumu Ve Bilgi Ekonomisi












Bilgi Çağında
Bilgi Toplumu Ve Bilgi Ekonomisi

Prof.Dr. Mahmut Tekin  ve Arş.Gör.Ercan Çiçek


 

 

1.GİRİŞ

Yirmibirinci yüzyılda bilgi kavramı değişen anlam ve içeriği ile
karşımıza çıkmaktadır.Yeni gelişen teknolojiler değişen gereksinimler
artan nüfus bilgiye olan gereksinimi bilgi kullanımını ve bilgi
yönetimini ön plana çıkarmıştır.Bu eğilim  tüm dünyada bilgi toplumuna
geçiş olarak değerlendirilmektedir.


Küreselleşmenin hayatımızı derin ve sarsıcı bir şekilde etkilediği
günümüzde bilimsel araştırmalar sonucu elde edilen bilgiye bağlı olarak
büyük bir teknolojik gelişme ve rekabet  yaşanmaktadır.Bu
teknolojilerden gerektiği şekilde ve amaca uygun olarak yararlanabilmek
için bilgiye büyük bir gereksinim duyulmaktadır.İşletmelerde amaca
yönelik olarak kullanılabilecek bilgilerin toplanması depolanması ve
kullanıma sunulması ancak etkin ve verimli bir bilgi yönetimi ile
sağlanabilecektir.Günümüzde işletmelerde karşılaşılan değişik sorunları
çözmek amacıyla ve bilgileri etkin kullanmak için bilişim sistemleri
oluşturulmuştur.


Bu durum bilgi çağında bilginin etkin ve yaygın kullanımı sonucunu
doğurmakta ve bilgi toplumu ile tüketicileri yakından etkilemektedir.Bu
bağlamda bilgi çağında yeni ekonomi, e-ekonomi ya da bilgi ekonomisi de
denilen yeni kavramlarla karşılaşılmaktadır.Bu bildiride bilgi çağında
bilgi toplumu ve bilgi ekonomisi çeşitli yönleri ile ele alınıp
değerlendirilmiştir.  


2. BİLGİ TOPLUMUNUN TANIMI VE ÖNEMİ


İnsanın bilgiye olan ihtiyacı insanlık tarihi kadar eski olup,
günümüz bilgi çağında, bilgiye verilen önem her geçen gün artmaktadır.
[1]
İnsan belli teknolojilerin kullanımıyla, ilkel toplumdan tarım
toplumuna geçmiştir. İlkel toplumda, doğanın verdiğiyle yetinen insan
tarım toplumunda ekip-biçerek daha çok üretmeyi başarmıştır.


Tarımsal üretimin ana girdisi toprak olmuştur. Sanayi toplumu
döneminde, toprağın yerini sermaye malları yani makinalar ikame
etmiştir. Mekanik düşünce ve bu teknolojinin ürünü olan makinalar sanayi
toplumunun temel belirleyici unsuru olmuştur. Sanayi toplumunda
zenginlik ve refah artışının kaynağı sermaye malları olmuştur.
[2]


Bilgi çağı, servet yaratmada bilginin öne geçtiği dönemi tanımlamak
için kullanılan bir kavramdır. Böylece maddi sermayenin yerini zihinsel
sermaye almıştır. Zihinsel sermayenin belli bir yere sınırlanmayan
yapısı, bütün yönetim ve toplum ilişkilerini değiştirmiştir.
[3]


Bilgi çağını önceki dönemlerden ayıran beş temel özellik
bulunmaktadır. Bunlar [4] :  


-Bilgi çağı bilgiye dayalı toplumun yükselişinden meydana
gelmektedir.


-Bilgi çağında işletmeler bilgi teknolojilerine dayalı olarak
faaliyet gösterirler.


-Bilgi çağında iş süreçleri verimlilik artışına dönüşmektedir.


-Bilgi çağının başarısı bilgi teknolojilerinin kullanımında etkinlik
ile ölçülmektedir.


-Bilgi çağında  pek çok ürün ve hizmet, bilgi teknolojileri ile iç
içe geçmiş durumdadır.


Bazı yazar ve düşünürler ile, gelecek bilimciler şu anda girmekte
olduğumuz dönemi farklı şekillerde tanımlamışlardır. Bu yeni toplumsal
yapıyı Daniel Bell ?Endüstri sonrası toplum? Peter F.Drucker ?bilgi
toplumu?, Zbigniev Brzezinski ?Teknokratik çağ?, John Naisbitt ve
Patrico Aburdane, ?büyük yönelimler çağı? ve Y.Masuda ise ?enformasyon
toplumu? olarak nitelendirmişlerdir.


Bilgi çağı ve bilgi toplumu ile ilgili değerlendirmelerde genellikle
tarihsel süreç içinde belli özellikler taşıyan dönemleri, dalgalar
itibarı ile nitelendirmelerden yararlanılmıştır. Bu anlamda,
Kontradievin uzun dalga kuramından söz edilebilir.
[5]


Teknolojik dönüşümlerin ekonomik büyüme ve toplumsal dönüşüme
etkileri konusuna ilk dikkati çeken Kontradiev?dir. Uzun dalga kuramına
göre, sanayi devriminden günümüze kadar yaklaşık 50 yıllık dönemler
itibariyle dört uzun dalga söz konusudur. Her bir dalganın kökenleri bir
önceki dalga içinde bulunmaktadır. Bunlar 1770-1830 arası ?Erken
Mekanizasyon?, 1830-1880 ?Buhargücü/Demiryolları?, 1880-1940 ?Elektrik
ve Ağır Sanayi? ve 1940-1980 ?Kitle üretimi? dönemleridir.
[6]
Yaşadığımız bu dönem ise ?Beşinci Dalga? olarak
adlandırılmaktadır. Sanayi toplumuna geçişin motoru olma işlevini
buharlı makineler üstlenmiş buna karşın beşinci dalgayı ifade eden bilgi
toplumuna geçişi de bilgi ve iletişim teknolojisi alanındaki gelişmeler
ortaya çıkarmıştır. [7]


Bu konuda diğer bir kuram ise Alvin Toffler tarafından yapılmıştır.
Toffler bilgi toplumu ile düşüncelerini belirtirken toplumsal gelişmenin
iki büyük değişim dalgası geçirdiğini ve bunlardan her birinin önceki
kültürleri ve uygarlıkları yok edip yerine, yeni yaşam ve ekonomi
modellerini getirdiğine dikkati çekmektedir. Birinci değişim dalgası
olan Tarım Devriminin bin yılda ortaya çıktığını, ikinci dalga olan
Sanayi Devriminin de üç yüzyılda ortaya çıktığını belirtmektedir.
Toffler?e göre bu süreç devam ederken bir başka ve çok daha önemli bir
süreç başlamıştır. 2. Dünya Savaşından sonraki on-onbeş yıl içinde
sanayi dalgasının en yüksek düzeye ulaştığı sırada, henüz tam olarak
anlaşılamamış olan üçüncü dalga başlamıştır.
[8]


Daniel Bell ve Alain Touraine, gelişmiş ülkelerin artık endüstri
toplumunun özelliklerini taşımadığını belirtmişlerdir. Bell, sanayi
ötesi toplumu profesyoneller mühendisler ve bilim adamlarından oluşan
bir sınıfın ve ekonomik hizmetlerin yaygınlaşması şeklinde
tanımlamaktadır [9] .


Her ne kadar bilgi toplumunun yapı ve kurumları henüz oluşum ve
şekillenme aşamasında ise de gelecekte alabileceği yapılaşma biçimleri
bugünden kısmi olarak belirginleşmiştir.
[10]


Sanayi toplumu, ekonomiyi kıt kaynakların kullanımı ve dağıtımı ile
ilgili bir bilim dalı olarak tanımlamaktadır. Şu an sürecini yaşamakta
olduğumuz bilgi toplumunda bu tanım geçerliliğini kaybetmiştir. Çünkü
temel stratejik kaynak haline gelen bilgi, kıt bir kaynak değildir. Bu
nedenle bilgi kavramı için azalan verimler yasası geçerli değildir.
Aksine artan bilgi birikimi ile artan verim yasası geçerli olmaktadır.
Bilgi diğer üretim faktörleri olan sermaye ve toprak gibi birbirini
tamamlayan bir üretim faktörü değil tersine onların yerine ikame
edilebilen bir üretim faktörüdür. Bilgi diğer üretim faktörlerine göre
çok daha akışkan bir özelliğe sahiptir. Günümüzde bilgi, fiber optik
kablolarla ışık hızıyla taşınabilmektedir. Bilgi aynı zamanda
paylaşılabilir ve bölünebilir özelliklere de sahiptir.
[11]


Sanayi toplumu ile bilgi toplumu çeşitli dinamikler göz önüne
alınarak aşağıdaki çizelgedeki gibi ifade edilebilir:
[12]


Çizelge 1. Sanayi ve Bilgi Toplumlarının Karşılaştırılması.










































































































  Sanayi Toplumu Bilgi Toplumu
Yenilikçi Teknoloji Öz Buhar Makinesi Bilgisayar
Temel Fonksiyon Fizik, emeğin ikamesi Zihni emeğin ikamesi
Üretim Gücü Maddi üretim gücü Enformasyon üretme gücü
Sosyoekonomik Yapı Ürünler Faydalı Mallar ve hizm. Enformasyon teknoloji bilgi
Üretim Merkezi Modern Fabrika                   
Enformasyon hizmetleri,
Piyasa Yeni dünya, sömürgeler, tüketici
satın alma gücü
Bilgi sınırlarında ve enformasyon
alanında artış
Lider Endüstriler Bilgi sınırlarında ve enformasyon
alanında artış
İmalat endüstrisi, mak. kim.end.
Endüstriyel Yapı Entelektüel endüstriler, Bilgi,
enformasyon end.
Matrix endüstriyel yapı ayrıca
dördüncü end.
Ekonomik Yapı Mal ekonomisi (İşbölü- mü,üretim ve
tük.ayrımı)
Sinerjik enerji (ortak üretim ve
aydalanma)
Sosyoekonomik Prensip Fiyat prensibi Amaç prensibi
Sosyoekonomik Özne Teşebbüs Gönüllü topluluklar
Toplum Şekli Sınıflı toplum Fonksiyonel toplum
Ulusal Hedef Kaba ulusal hedef Kaba ulusal tahmin
Hükümet Şekli Parlamenter demokrasi Katılımcı demokrasi
Sosyal Değişmede Güç Merkezleri İşçi hareketleri grevler       
Vatandaş hareketleri
Sosyal Problem İşsizlik, savaş, faşizm         
Terör,gelecek şoku,
En İleri Aşama Kitle tüketimi                     
Yüksek kitle bilgi üretimi
Değerler Etik değerler, Değer Ölçüleri Maddi değerler, temel insan
hakları, insancıllık     
Zaman değeri; Self disiplin, sosyal
katkı
Zamanın Ruhu Rönesans (Bireyin
özgürleşmesi)
Globalizm (insan ve doğa
ortak yaşamı)

  Kaynak: Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, s.43


  Bilgi toplumunda, üretim sürecine katılan en temel kaynak insan
bilgisi, diğer bir ifade ile organize bilgi olmaktadır. Ortaya çıkan bu
değişimin doğal bir  sonucu olarak, üretim sürecinde, enerji ve girdi
değeri gibi etkenlerin öneminin giderek azalması söz konusu olmaktadır.
Tüm bu gelişmeler bilgi toplumunun ana uğraşı alanı olan hizmet ve bilgi
temelli sektörlere doğru daha fazla insan gücü katılmasına ve bu
alanlara daha çok yatırım yapılmasına yol açmaktadır.
[13]


Sanayi toplumundan, bilgi toplumuna dönüşümün çok daha hızlı
gerçekleşmesinin nedeni, yeni teknolojilerin gelişme hızı ile,
insanların bu teknolojiye uyum esnekliğinin yüksekliğinden
kaynaklanmaktadır. [14]


Bilgi toplumuna yöneltilen niteliklerden biri, fiziki ve kültürel
çevredeki değişim hızının, daha önceki dönemlere kıyasla görülmemiş
ölçüde artmış olmasıdır. Bilgi toplumunu daha önceki toplumsal
yapılardan ayıran bütün özellikleri, kısaca ve net olarak ifade etmek
gerekirse, bu her alanda değişim hızının katlanarak artması şeklinde
ifade edilebilir. [15]


Yirminci yüzyılın son çeyrek dönemi, bilgi toplumunun başlangıç
yıllarını oluşturmaktadır. Bu konuda kesin bir tarih vermek mümkün
olmamakla birlikte, 1957 yılında ABD?de ilk defa olarak beyaz yakalı
çalışanların sayısının mavi yakalıları geçmiş olması, kimi yazarlar
tarafından bu tarihin bilgi toplumunun başlangıcı olarak kabulüne neden
olmuştur. [16]


2.1. BİLGİ TOPLUMUNUN ÖZELLİKLERİ


Kurumları, işleyiş biçimleri ve normları ile ikinci dalga olarak
adlandırılan sanayi toplumundan oldukça farklı niteliğe sahip olan bilgi
toplumu yapısını belirleyen bir dizi özellikleri bünyesinde
taşımaktadır. Bilgi sistemleri ve teknolojilerine dayalı olarak
biçimlenmekte olan bilgi toplumu, sanayi toplumundan ciddi biçimde
ayrışmakta, dönüşmekte ve yeni toplum biçimi olarak karşımıza
çıkmaktadır. [17]
                             


Bilgi toplumunda, bilgi ve iletişim teknolojisinin yarattığı ortam
içinde ekonomik faaliyet küreselleşme eğilimine girmiştir. İletişim
sistemlerinin ülke sınırlarını küçültmesi, bölgesel gruplaşmalara dayalı
bütünleşme eğilimlerini beraberinde getirmiştir. Küreselleşme sürecinde,
girdilerin temini ve çıktıların pazarlanması için gündeme gelen
piyasalar artık dünya çapında düşünülmektedir. Sanayi toplumunda fabrika
üretimi, öncelikle ulusal sınırlar içindeki pazarlara yönelik ve onlara
hitap ederken; bilgi toplumunda dünya standartları belirleyici konuma
yükselmiştir. Sanayi toplumunda; tarım, sanayi ve hizmetler; birincil,
ikincil ve üçüncül sektörler olarak gündeme gelirken; Masuda?ya göre
?bilgi-bağlantılı sanayiler?; sanayinin dikey yapılaşmasında dördüncü
sektör olarak; yatay boyutta ise, eğitim, sağlık, konut ve benzer
sanayilerde yerini almaktadır.
[18]


Sanayi toplumunda ?ekonomik yapı?;


·  Pazara yönelik mal üretimi için sermaye birikimi,


·  İşbölümüne dayalı üretimde uzmanlaşma,


·  Üretim ve tüketimin; ?fabrika? ve ?konut? olarak ayrılmış
birimlerde gerçekleştirilmesi ve bu yüzden ?kuruluş? ve ?yerleşim
yerlerinin? birbirinden ayrılması gibi unsurlarca belirlenmekteydi. Oysa
ki, bilgi toplumunda bu yapı değişmektedir;


·  Maddi mallar yerine; bilgi kullanılarak ?bilginin üretimi? ön
plana çıkmaktadır.


·  Bilişim teknolojisine dayalı olarak kullanıcının üretebildiği
bilgi artmakta ve ?bilginin birikimi? sağlanmaktadır.


·  Birikmiş bilginin ?sinerjik etkisi?, bilgi üretimi ve bilgiden
yararlanmayı daha da hızlandırmaktadır.


·  Sonuçta ekonomik yapı, sanayi toplumunun ?mübadele ekonomisinden?;
bilgi toplumunun ?sinerjik ekonomisine? dönüşmektedir.


Bilgi toplumunu belirleyen temel karakteristikleri şu şekilde
özetlemek mümkündür: [19]


1.Ekonomik Yapıdaki Dönüşüm: Bilgi toplumundaki en büyük
özellik mal üretiminden hizmet üretimine doğru bir yönelişin
görülmesidir. Aslında hizmet sektörü zaten tüm ekonomilerde her zaman
mevcuttur, ancak sanayi toplumunda hizmetlerin niteliği daha yerel ve
mal üretimine yardımcı konumdadır. Sanayi sonrası toplumda ise eğitim,
sağlık, sosyal hizmetler gibi insani hizmetler ve bilgisayar, sistem
analizi, bilimsel ar-ge, gibi mesleki hizmetler yoğunluk kazanmaktadır.


2.Yükselen Yeni Sınıflar: Yeni toplumda insanların
çalıştıkları yer değil aynı zamanda yaptıkları işlerin türü de
değişmektedir. Sanayi toplumunda vasıflı işçiler çalışan sınıf içinde en
kalabalık grubu oluşturmaktaydılar. Bilgi toplumunda ise, teknik ve
profesyonel sınıf, yani P.Drucker tarafından ?bilgi işçisi? olarak
nitelenen bilim adamları, teknisyenler, mühendisler, öğretmenler sayıca
artmış ve toplumun kalbi konumuna yerleşmişlerdir. Buna bağlı olarak
toplumda gücün yapısı da değişmiştir. Tarım toplumunda toprak sahipleri,
sanayi toplumunda ise sermaye sahibi işverenler gücü ellerinde
bulundurmaktaydılar. Oluşan yeni toplumda ise güç bilgi sınıfına ait
olacaktır.


3.Bilginin Artan Rolü: Sanayi toplumu, malların üretimi için
makine ve insanların koordinasyonuna dayanmaktaydı. Yeni toplum ise
bilgi etrafında örgütlenmektedir. Sanayi uygarlığının öncü isimlerinden
Bacon?ın yüzyıllar önce söylediği gibi ?bilgi güçtür?, ancak, bilgi
toplumunda bilgi aynı zamanda toplumun temel eksenini de
oluşturmaktadır. Buna göre, tarım toplumunda toprak ve işgücü, sanayi
toplumunda sermaye merkezi bir öneme sahip iken,bilgi toplumunda bilgi
stratejik bir kaynak haline gelmiştir. Çünkü, yeni toplumda teorik
bilgiyi piyasada yeni ürün ve hizmetlere başarılı şekilde dönüştürenler
ile eğitim ve ar-ge harcamalarına en çok yatırım yapan işletmeler ve
toplumlar başarılı olacaktır. Eğer bir toplum bilgiyi üretir hale
gelemezse, büyük harcamalarla ürettiği mal ve hizmetler kısa sürede
demode olma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.


4.Bilişim Teknolojisi: Sanayi toplumunun ortaya çıkmasında en
önemli etken; buhar makinesi, elektrik, içten yanmalı motor gibi enerji
teknolojilerinin bulunmasıdır. Bilişim teknolojilerinin ortaya çıkıp
hızla gelişmesi de benzer bir etkiyi yeni oluşan toplumda oluşturmuştur.
İletişim ve bilgisayar teknolojileri daha yetenekli işgücüne gereksinim
doğurduğundan ve ulusal verimliliği artırma ve rekabetçi üstünlük elde
etme yolunda daha yüksek değerlere sahip ürünler ortaya koyma yeteneğine
sahip olduklarından iktisadi gelişme açısından en fazla önem verilmesi
gereken alan bilişim teknolojileri olarak görülmektedir. Nitekim, ünlü
strateji uzmanı M.Porter günümüzde bir işletmenin yönetilmesinde en
temel faktör olarak bilişim teknolojisine işaret etmektedir. Zaten,
bilgi toplumu kavramı da yeni teknolojilerin neden olduğu iktisadi ve
sosyal değişimler anlamına gelmektedir.


3.BİLGİ EKONOMİSİNİN TANIMI VE ÖNEMİ


Bilişim teknolojisindeki gelişmelerle birlikte, sanayi ekonomisi
yerini bilgi ekonomisine bırakırken,ekonominin üçlü saç ayağı olarak
nitelendirdiğimiz üretim, tüketim, dağıtım ilişkileri ve ekonomik
yapının tümü, bilgi temeli üzerine yeniden yapılanmış ve bilgi rekabetin
temel faktörü durumuna gelmiştir.
[20]


Yeni ekonominin dört temel özelliğinden söz etmek mümkündür;
dijitalleşme (internet ekonomisini, yoğun olarak da elektronik ticareti
bu kapsamda değerlendirmek mümkündür), araştırma geliştirme
faaliyetlerinin artması, küreselleşme ve insan kaynakları profilinde
yaşanan radikal değişim (kurumların insan kaynaklarına dayalı yeniden
yapılanması). 1980?lerin ortasından itibaren uluslararası alanda yaşanan
gelişmelerin günümüzde yorumlanması ?Yeni ekonomi? (new economy) denilen
kavramın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu kavram kimilerinin
savunduğu gibi sanal bir olgu olmaktan çok uzaktır. Son on yılda dünya
ekonomisi ve ABD ekonomisindeki gelişmelere bakıldığında, yeni
ekonominin verimliliği, yeniden yapılanmaya yönelik baskıları, küresel
niteliği, yol açtığı krizleri ile birlikte yeni ekonominin sistemi nasıl
kökünden değiştirip sarstığı ortaya çıkmaktadır. Eski sektörler önemini,
karlılığını, istihdam gücünü, üretim kapasitesini yavaş yavaş
yitirirken, yeni sektörler çığ misali büyüyerek ekonomik büyümenin
lokomotifi konumuna gelmektedir. Teknolojik gelişmeyle vücut bulan,
büyük ölçüde dijitalleşmeye ve internete bağlı olan yeni ekonomi tıpkı
dominant bir gen misali eski ekonomiyi, yani eski organizmayı kuşatıp
yavaş yavaş yok etmektedir [21]
.


Bu anlamda hızlı bir değişim kavramı ile kuşatılan yeni iş dünyası
sistemi ile karşılaşmaktayız.Bazen değişimin ve yeni fırsatların farkına
varmamız çok uzun sürer. Ancak bilgiye sahipsek ve sahip olduğumuz
bilgiden yeterince yararlanabiliyorsak, değişime hazır olabiliriz ve
hatta onu kendimiz için bir fırsata çevirebiliriz. Organizasyonların
bilgi sermayesi, yüksek değerli ürünlerin meydana getirilebilmesi için
elde edilmiş bir stoktur. Bu stok ancak organizasyonel öğrenme ile
akışkan hale gelebilir; çünkü akış, stoklanan bilginin organizasyon
tarafından özümsenmesi ve benimsenmesini sağlar. Bunu sağlayacak kurum
kültürü, yapısal yeterlilik ve güven ortamına sahip olmayan
organizasyonlarda, bilgi stoğundan yeterince yararlanmak mümkün olmaz.
[22]


Günümüzde bilgi, ürettiğimiz, yaptığımız, sattığımız ve satın
aldığımız şeylerin asıl bileşeni durumuna gelmiştir. Bu durumun doğal
bir sonucu olarak, bilgi ekonomisinde, bilgiyi yönetmek ve entellektüel
sermayeyi bulup geliştirmek, saklamak ve paylaşmak, bireylerin,
işletmelerin ve ülkelerin en önemli ekonomik işlevi haline gelmiştir.
[23]


Yeni ekonomi, insana yapılan yatırımın getirisinin fiziki sermaye
yatırımlarından daha yüksek olduğu bir döneme girdiğimizi de
göstermektedir. Bireylerin, piyasada sahip oldukları bilginin değeri,
giderek daha da önemli hale gelmektedir. Yeni ekonomi kavramının,
özellikle son zamanlarda, ilgi odağı haline gelmesinin nedeni,bilgi
teknolojilerindeki değişiklikler sonucu öğrenme süreçlerinin daha farklı
alanlara ve boyutlara taşınmasıdır. Yeni ekonomi hakkında hemen hemen
herkesin üzerinde anlaştığı gerçek ekonominin altyapısının elle
tutulabilir mallardan çok, bilgi temelli ve daha çok  hizmete benzeyen
mallar üzerinde oturuyor olmasıdır.
[24]


4.BİLGİ EKONOMİSİNİN ÖZELLİKLERİ


Bilgi ekonomisinde işletmeler, sürekli devam eden bir verimlilik
artırma, çevresel talebe tepki verebilme ile örgütsel değişimi
gerçekleştirme uğraşısı içinde olacaklardır
[25]
. Bilgi ekonomisini diğer ekonomik sistemlerden ve sanayi
ekonomisinden ayıran temel fark, bilginin ekonomik üretim faktörleri
içinde, birincil önceliğe sahip olması ile bilgi teknolojileri
yardımıyla, bilginin üretimindeki ve kullanımındaki artıştır.
[26]


Bilgi teknolojilerinin 1990?lı yılların ortalarında internet ve web
temelli uygulamaların da yardımıyla, günümüz işletmelerinde yaygın
kullanılmaya başlanması, örgütlerarası ve örgüt içi ilişki ve süreçler
üzerinde köklü etkiler meydana getirmiş, bu durum işletmeleri değişen
şartlara uyum sağlamaya zorlamıştır.
[27]


Bu değişim süreci, aynı zamanda dijitalleşme süreci olarak da
değerlendirilmektedir. Çünkü bu dönem, bilginin aktarılmasında ve
üretilmesinde, dijital teknolojilerin etkinlik kazandığı bir dönemi
ifade etmektedir. Aslında dijitalleşme, verilerin sanal bir ortamda
saklanmasını, aktarılmasını ve alınabilmesini ifade eden bir süreçtir.
Böylece bilgisayarların arasında kurulan ağlar yolu ile dünyanın bir
ucundan diğerine her türlü bilgi aktarılabilmektedir.
[28]


Dijital ekonomi  ya da Tekonomi olarak da değerlendirilen bilgi
ekonomisinin özellikleri  Tapscott tarafından 12 madde olarak ifade
edilmiştir [29] :


1.Yeni Ekonomi Bilgi Ekonomisidir : Bilişim teknolojileri bir
ekonominin bilgi temelli olmasına imkan sağlamaktadır. Bilgi
ekonomisinde bilginin yaratılması hem bilgi işçilerine hem de bilgi
tüketicilerine yani insanlara aittir. Mal ve hizmetlerin içeriği müşteri
fikirleri tarafından belirlenirken, bilişim teknolojisi mal ve
hizmetlerin bir parçası haline gelecektir.


2.Yeni Ekonomi Dijital Bir Ekonomidir : Yeni ekonomide bilgiler
tamamen 1 ve 0?dan oluşan veri formlarında iletilmektedir. Günümüzde her
türlü bilgi, ses, yazı, görüntü, hareketli obje v.s bilgisayar ağları
tarafından iletilmektedir.


3.Yeni Ekonomide Sanallaşma Önemli Rol Oynamaktadır : Bilginin
analogdan dijitale dönüşmesi, fiziki varlıkların sanal hale gelmesine
imkan vermektedir. Söz konusu sanallaşma ekonominin yapısını, kurumların
türlerini ve aralarındaki ilişkileri, dolayısıyla ekonomik faaliyetin
bizzat kendisini değiştirmektedir.


4.Yeni Ekonomi Moleküler Bir Ekonomidir:  Eski büyük işletme yapıları
ayrışmakta ve dinamik birey ve kurumların oluşturduğu ekonomik faaliyet
temelli gruplar halinde yeniden ortaya çıkmaktadır. İşletmenin ortadan
kalkması, yani kaybolması değil dönüşmesi söz konusudur.


5.Yeni Ekonomi Bir Ağ Ekonomisidir:  Yeni ekonomi iletişim ağlarıyla
bütünleşen bir ekonomidir. Analog hatlar yerine dijital iletişim
ağlarının oluşması ve klasik ana bilgisayar sisteminden web tabanlı
sisteme doğru gerçekleşen kayma iş dünyasında önemli dönüşümlere neden
olmaktadır. Yeni teknoloji ve iletişim ağları küçük ölçekli işletmelere
büyük ölçekli işletmelerin sahip olduğu ölçek ekonomileri ve kaynağa
ulaşma gibi ana avantajlara sahip olma imkanı sunmaktadır.


6.Yeni Ekonomide Aracılar Büyük Ölçüde Ortadan Kalkacaktır: Özel ve
kamu sektöründe bir çok kurum tüketicileriyle ağlar aracılığıyla
doğrudan temas kuracaklar ve aracılarını büyük ölçüde elimine
edeceklerdir.


7.Yeni Ekonominin Hakim Sektörü Üçlü Bir Oluşumdur:
Sanayi ekonomisinde otomotiv anahtar sektör konumundayken, yeni
ekonomide hakim ekonomik sektör diğer tüm sektörlerin refah yaratmasına
giden yolu teşkil eden bilgisayar, iletişim ve eğlence sanayilerinin
bütünleşmesiyle oluşan yeni medya sektörüdür


8.Yeni Ekonomi Yenilik Temelli Bir Ekonomidir:  Yeni ekonominin
ilkesi ?kendi ürününün modasını kendin geçir? olacaktır. Eğer yeni ve
başarılı bir ürün geliştirilmiş ve piyasaya sürülmüşse, hedefin bu
ürünün daha gelişmişinin ortaya çıkarılması ve ilk ürünün modasının
geçirilmesi olması gerekir.


9.Yeni Ekonomide Üretici ve Tüketici Farkı Belirsizleşmektedir: 
Kitle üretiminin yerini büyük miktarlarda müşteri isteklerine göre
üretimin almasıyla birlikte, üreticiler bireysel tüketicilerin zevk ve
ihtiyaçlarına uygun özel mal ve hizmetler oluşturmak zorunda
kalmışlardır. Yeni ekonomide tüketiciler fiilen üretim sürecine katkıda
bulunabilmektedirler.


10.Yeni Ekonomi Bir Hız Ekonomisidir:  Dijital veriler üzerine
kurulmuş bir ekonomide, işletme başarısı ve iktisadi faaliyetler
açısından hız anahtar bir değişkendir.


11.Yeni Ekonomi Küresel Bir Ekonomidir: İki kutuplu dünyanın
ayrışmasından sonra, iktisadi duvarların önemli ölçüde ortadan kalktığı,
dinamik, yeni ve değişken küresel bir çevre ortaya çıkmıştır.


12.Yeni Ekonomi Bazı Sosyal Problemleri Beraberinde Getirmiştir: Yeni
bir ekonominin eşiğinde, güç, güvenlik, eşitlik, kalite, iş hayatı
kalitesi ve demokratik sürecin geleceği gibi bir takım sorunları
beraberinde getiren yeni bir politik ekonominin başladığı da
görülmektedir.


5.TÜRKİYE?NİN BİLGİ TOPLUMUNA GEÇİŞ SÜRECİ


Yakın geçmişinde hedefinin sanayi uygarlığından geçtiğine inanılan
?muasır medeniyetler? düzeyine çıkmayı, kendisinin başlıca amacı haline
getirmiş bir ülke olarak Türkiye, son yıllarda temel hedeflerini yeniden
gözden geçirmek durumuyla karşı karşıya bulunmaktadır.
[30]


Bilgi toplumuna geçiş sürecinde ,bilim ve teknoloji politikaları
büyük önem taşımaktadır.Bu bağlamda Türk toplumunun sanayileşmeyi, ithal
teknoloji ile ve bilişim teknolojilerini de ithal teknoloji ile
kullandığı görülmektedir.Bu bağlamda Türk toplumunun teknoloji
üretemeyişinin, yani teknolojik gecikmenin temelinde kültürel gecikme
yatmaktadır. [31]


Günümüzde, küresel rekabette, nasıl daha üstün olunabileceğine dair
çok sayıda teori mevcuttur.Sözgelimi rekabette üstünlüğü bazıları, makro
ekonomik fenomenlerle ,bazıları ucuz emekle,bazıları hükümet
politikaları ile,bazıları da farklı yönetim uygulamaları ile
açıklamaktadır.Bu yaklaşımlardan her biri Porter?in de vurguladığı
şekilde birtakım ciddi eleştiriler almıştır. Ancak bilgi çağında
rekabetçi bir sistem için önemi tartışmasız kabul edilen hususların
başında insan kaynakları ve onun eğitimi gelmektedir.Bu nedenle
eğitim,bilgi çağına geçiş sürecinde ülkemiz açısından da hayati bir önem
taşımaktadır.OECD verilerine göre Türkiye?nin GSMH?nin oranı olarak
eğitime ayırdığı pay yüzde 1.9  ile çok gerilerde yer
almaktadır.GSMH?nin oranı olarak Japonya?da yüzde 3.8, ABD?de yüzde 5,
Almanya?da yüzde 4.3, Yunanistan?da ise yüzde 2.6?dır.
[32]


Bilgi toplumunda insanların yaratıcılığı ve yenilikçiliği ön planda
olacaktır.Günümüzde Türk toplum yapısı,bilgi toplumuna uyum sürecini
yaşamaktadır.Bu anlamda ülkemize bilimsel düşünce,
üretim,çalışma,rekabet ve başarı motivasyonlarının kazandırılmasıyla
teknoloji üretmenin yolları açılabilecektir
[33]
.


Türkiye mevcut sanayi yapısıyla bu sürecin oldukça gerilerinde
kalmıştır.Mevcut sektörel yapısının da etkisiyle bilgi toplumuna geçiş
sürecinde son derece önemli olan araştırma-geliştirmeye gereken önem
verilmemektedir.Önümüzdeki dönemde sermaye gibi işgücü de giderek daha
çok küreselleşme sürecine girecektir.Firmalar günümüzde nitelikli
işgücünü gelişen bilgi ağlarının yardımıyla dünyanın bir başka
noktasından kolayca elde edebilmektedirler.Bu durum ülkemiz açısından
son derece önemli olmaktadır .Çünkü bilgi çağında en stratejik kaynak
bilgi ve o bilgiyi üreten yüksek nitelikli işgücü olmaktadır.Ayrıca
küreselleşen dünyada daha az merkeziyetçi ve esnek yapılı bir devlet
sistemi uluslararası rekabette büyük önem taşımaktadır. Bu bağlamda
e-devlet çalışmaları ülkemiz açısından hızlandırılmalıdır
[34]


Türkiye?de yenilikçi içeriğe sahip bilinçli bir strateji henüz
geliştirilememiştir .Eğer ülkemiz bilgi toplumu olmayı istiyorsa bilişim
devriminin gerçekleşmesini sağlayıcı yeni bir strateji oluşturup bu
stratejinin uygulanması için yeni programları öncelikle uygulamaya
koymalıdır.Gelişmiş ülkeler milli gelirlerinin yüzde 5-6 dolayında bir
oranını bilişim harcamalarına ayırırken Türkiye?de binde 5-6 olan bu
oran arttırılmalıdır.Ülkemizde bilim ve teknoloji politikasının
yenilenmesine yepyeni bir anlayış, yeni bir dünya görüşü , yenilikçi
kültür politikaları oluşturarak daha kapsamlı politikalar içinde konuya
yaklaşılmalıdır.Mevcut araştırma kurumları ile üniversiteler yeni bir
anlayış ve yaklaşımla çalışma ve başarıyı ödüllendiren rekabetçi ve
yenilikçi eğitim,bilim ve kültür politikaları oluşturmalıdır.Ayrıca bu
politikaları ekonomi politikaları ile bağdaştıran uyumlu stratejilerin
geliştirilmesi gerekmektedir
[35]
 


6. SONUÇ


  Sanayi toplumundan bilgi toplumuna dönüşümü yaşadığımız bu
çağda bilişim teknolojilerinin giderek yaygınlaşmaları ve bilginin temel
ve stratejik bir üretim faktörü olarak ekonomik sisteme dahil edilmesi,
bilgiye verilen önemin artmasından kaynaklanmaktadır. 21.yüzyıla
girdiğimiz bu dönemde bilgi teknolojisi alanındaki hızlı değişim
bilginin önemini artırmıştır. Bilgi temelli dünya ekonomisini artık
networkler (ağlar) yönlendirmektedir Yeni bilgilere hızla ulaşmak,
onları depolamak ve en kısa zamanda uygulama alanına aktarabilmek
günümüzde insan yaşamını çok çeşitli yönlerden etkilemeye başlamıştır.
 


Görüldüğü gibi bilgi toplumu, hızlı bilgi artışına dayanan ve hayatın
tüm alanlarını kapsayan değişmeleri ve gelişmeleri içermektedir.
Bilgisayar teknolojisinin insan yaşamının her kademesine girmesiyle
kullanım yönünden oldukça farklı alanlar ortaya çıkmıştır. Özellikle
büyük işletmelerin elde ettikleri bilgileri daha iyi analiz ve kontrol
etmek amacıyla, bilgisayar teknolojisine büyük miktarlarda yatırım
yapmak istemeleri, bu yeni teknolojilerinin fayda-maliyet analizini
zorunlu kılmaktadır. Günümüzde, işletmelerin daha etkili ve verimli
çalışabilmesi için bilgisayarlardan yararlanmanın artık bir zorunluluk
olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir.  


Sonuç olarak Türkiye?nin 21. yüzyılda değişimi çok iyi bir şekilde
kavrayıp, bu değişim olgusunun beraberinde getireceği fırsat ve
tehditleri analiz ederek yeni yüzyılda dünyanın saygın bir üyesi olması
için gerekli atılımları acilen yerine getirmesi gerekmektedir.Başta
ekonomik yapılanma olmak üzere diğer kurumsal yapılanmalar da gelişen
yeni ekonomi kapsamında ele alınıp buna göre gerekli düzenlemeler
yapılmalıdır.    


KAYNAKÇA:  


Akın Bahadır, ?2000 Yılına Doğru Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir
Değerlendirme ve        Bilgi Ekonomisinin Özellikleri?, Verimlilik
Dergisi,
1999/1 Ankara


Akın Bahadır, ?Dijital Ekonomide Bilişim Teknolojisi Kullanımının İş
Ekosistemleri ve Örgüt Yapıları Üzerindeki Etkisi?, Bilişim 2000
Etkinlikleri,
İnterpro Yay., İstanbul       6-9 Eylül 2000


Altıntaş Levent, ?Bilgi Yönetimi ve Değişim?,
www.baltas-baltas.com/kaynakdergiyazi


Belek İlker, Post-kapitalist Paradigmalar, Sorun Yayınları,
İstanbul 1999  


Bozkurt Veysel, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, Sistem
Yayıncılık, 1996  


Çoban Hasan, Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş, İnkilap Kitabevi,
İstanbul, 1997  


Ekin Nusret, Bilgi Ekonomisinde Elektronik Ticaret, İTO
yayını, 1998  


Erkan Hüsnü, Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme, Türkiye İş
Bankası Yayınları, İstanbul 1997  


Erkan Hüsnü, Bilgi Toplumu ve Bilgi Toplumuna Geçiş, http/
www.bilgi ve toplum com/erkan1.htm  


Fathy Tarik A., Telecity: Information Tecnology and Its Impact on
City Form
, Praeger Publishers, New York, 1991  


Öğüt Adem, Bilgi Çağında Yönetim, Nobel Yayın, Ankara, 2001  


Özçağlayan Mehmet, Yeni İletişim Teknolojileri ve Değişim,
Alfa Basım Dağıtım, İstanbul, 1998  


Sarıhan H.İnceler, Teknoloji Yönetimi, Desnet Yayınları,
İstanbul, 1998  


Senn James A., Information Tecnology in Business, Prentice
Hall Int New Jersey, 1995  


Stewart Thomas A., Entellektüel Sermaye, Mess Yayıncılık,
İstanbul, 1997  


Tekin Mahmut, Güleş Hasan K., Burgess Tom, Değişen Dünyada
Teknoloji Yönetimi,
Damla Ofset, Konya 2000  


Toffler Alvin, Üçünü Dalga, Çev. Ali Seden, Altın Kitaplar,
İstanbul 1998  


Yeni Ekonomi, http://foreigntrade.gov.tr/ead/ekonomi/yeni ekonomi.htm
 


Yeni Ekonomi ve İnternet, ASOMEDYA, Eylül 2000

 





[1] Mahmut Tekin, Hasan
K. Güleş, Tom Burgess, Değişen Dünyada Teknoloji Yönetimi
Damla Ofset,   Konya, 2000 s.65


[2] Hüsnü Erkan, Bilgi
Toplumu ve Bilgi Toplumuna Geçiş
,
www.bilgi
ve toplum.com/erkan1.htm/


[3] İlker Belek,
Post-kapilatist Paradigmalar
, Sorun Yayınları, İstanbul 1999,
s.162


[4] James A. Senn,
Information Tecnology in Business
, Prentice Hall Int New
Jersey,  1995 s.9


[5] Bahadır Akın, ?2000
Yılına Doğru Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir Değerlendirme ve Bilgi


   Ekonomisinin Özellikleri? Verimlilik Dergisi  MPM
Yayınları 1999/1 Ankara, s.56



[6] Tekin, Güleş,
Burgess, a.g.e., s.72


[7] Hüsnü Erkan, Bilgi
Toplumu ve Ekonomik Gelişme,
Türkiye İş Bankası Yay. İstanbul
1997 s.73


[8] Alvin Toffler,
Üçünü Dalga
, (Çev. Ali Seden), Altın Kitaplar, İstanbul 1998
s.32


[9]   Tarik A. Fathy,
Telecity: Information Technology and Its Impact on CityForm
,
Praeger  Publishers, 

    New  York 1991, s.25-26



[10] Erkan, a.g.e.,
s.11


[11] Hüsnü Erkan ?Bilgi
Toplumu ve Bilgi Toplumuna Geçiş?, Bilgi ve Toplum Dergisi,
http:?bilgi ve

   toplum.com/erkan1.htm



[12] Veysel Bozkurt,
Enformasyon Toplumu ve Türkiye
, Sistem Yayıncılık 1996, s.43


[13] Mehmet Özçağlayan,
Yeni İletişim Teknolojileri ve Değişim, Alfa Basım Dağıtım,
İstanbul, 1998, s.76


[14] Hüsnü Erkan,
Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme
, a.g.e., s.11


[15] Hasan Çoban,
Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş
, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1997,
s.12


[16] Bahadır Akın,
a.g.e
., s.61


[17] Adem Öğüt,
Bilgi Çağında Yönetim
, Nobel Yayın, Ankara, 2001, s.29


[18] Hüsnü Erkan,
Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme
, a.g.e., ss. 98-99


[19] Bahadır Akın,
a.g.e.
, s.60


[20] H.İnceler Sarıhan,
Teknoloji Yönetimi, Desnet Yayınları, İstanbul, 1998, s.164


[21] Yeni Ekonomi,
http://foreigntrade.gov.tr/ead/ekonomi/yeni ekonomi.htm


[22] Levent Altıntaş,
Bilgi Yönetimi ve Değişim
www.baltas-baltas.com/kaynakdergiyazi.asp


[23] Thomas A.Stewart,
Entellektüel Sermaye, Mess Yayıncılık, İstanbul, 1997, s.13


[24] ?Yeni Ekonomi ve
İnternet?, ASOMEDYA, Eylül 2000, ss. 38-39


[25] Bahadır Akın,
a.g.e.
, s.67


[26] Adem Ögüt,
a.g.e.
, s.48


[27] Bahadır Akın,
?Dijital Ekonomide Bilişim Teknolojisi Kullanımının İş Ekosistemleri
ve Örgüt Yapıları

    Üzerindeki Etkisi,? Bilişim 2000
Etkinlikleri
,İnterpro Yayıncılık  İstanbul 6-9 Eylül 2000



[28] Nusret Ekin,
Bilgi Ekonomisinde Elektronik Ticaret
, İTO yayını, 1998, s.67


[29] Bahadır Akın,
?2000 yılına Doğru Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir Değerlendirme ve
Bilgi Ekonomisinin

    Özellikleri,? Verimlilik Dergisi,  MPM Yayınları,
Ankara, 1999/1 ss.67-75



[30] Veysel Bozkurt ,
a.g.e ,s. 147


[31] Hüsnü Erkan ,Bilgi
Toplumu ve Ekonomik Gelişme,
s.216


[32] Veysel Bozkurt,
a.g.e.,
s.149-150


[33]   Hasan Çoban,
a.g.e
., s.19


[34]   Veysel Bozkurt,
a.g.e., s.154-166


[35]   Hüsnü Erkan ,
Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme
, s.231-238

Sanayi Sonrasi Toplum Kuramlari

Sanayi Sonrasi Toplum Kuramlari
Mustafa Kemal Şan

Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
mksan@sakarya.edu.tr
http://www.sakarya.edu.tr



İsmail Hira

Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
hira@sakarya.edu.tr
http://www.sakarya.edu.tr




ÖZET

Gelişmiş ülkelerde toplumsal yapının geçirdiği değişikliklere dayanan sanayi sonrası toplumunun şekillenmesine yönelik çalışmalar 1970?li yıllardan itibaren gündemi işgal etmeye başlamıştır. Artık gelişmiş-gelişmememiş veya gelişmekte olan ülkeler kavramsallaştırması yerini; tarım, sanayi ve sanayi sonrası toplum biçimlerine bırakmaya başlamıştır. Bell ve Tourain bu dönemi sanayi sonrası toplum şeklinde nitelendirdiler. Bell daha sonra bu nitelendirmeyi bilgi/enformasyon toplumu, profesyoneller toplumu gibi açıklamalarla zenginleştirdi. Lyotard, söz konusu periyodu postmodern durum olarak değerlendirdi. Sanayi sonrası toplum kuramları, toplumsalın yapısal dönüşümünü ve bu değişimin sosyal sonuçlarını ele alırken, postmodern toplum kuramı zihinsel ve düşünsel dönüşümleri irdelemektedir.

Abstract

Post-Industrial Society Theories
The studies with respect to the formation of the post-industrial soceity, which have been depended upon the evolative changes of the societal structure in the developing countries, have been frequently seen in 1970?s. Since then, instead of the terminology of developed ? nondeveloped or developing ? underdeveloped countries, it has been started to use the societies of agriculture, industry and post-industry. Bell and Tourain describe or identified this period as post-industrial soceity; later he expands this qualification by adding the following terms: the societies of information or knowledge and of professionals. However, Lyotard presents this era as the state of postmodernism. The societal theories of postindustry examine structrial transformation of society and the soceital outcomes of this transformation, beside rational or mental evolations.

GİRİŞ

Sanayi sonrası toplumunun yapısına yönelik kuramların birbirleriyle örtüşen noktalarının yanısıra, aralarında bir takım farklılıklarda söz konusudur ve bu farklılıklar salt bir vurgudan ibaret değildir. Örneğin, enformasyon toplumu kavramının enformasyon teknolojisi ile olan bağlantısı diğer kuramların da -postmodern toplum, tüketim toplumu, risk toplumu vs.- merkezinde yer almaktadır. Buna ek olarak küreselleşme, çeşitlilik, yerellik ve ademimerkezileşme ortak noktalar arasındadır. Söz konusu kuramları birbirinden ayıran nokta, yaşanan değişim ve dönüşümleri incelemek için kullandıkları çerçevelerdir.

Enformasyon toplumu kuramcıları, tüm ağırlığı teknolojik faktörlere vererek evrimci bir yaklaşım benimseme eğilimindedirler. Buna göre enformasyon devrimi ile şekillenen toplum (enformasyon toplumu) değişim sürecinin en son halkasını oluşturur. Daha önce tarım ve sanayi devrimleri gibi, enformasyon devriminin temelinde de yeni teknikler ve enerji türleri, yeni üretim biçimleri ve güçleri vardır. Bilginin belirleyici rolünü vurgulamak açısından bazen bilgi, bazende enformasyon/bilgi toplumu tanımları kullanılmaktadır. Masuda?ya göre enformasyon toplumu bilgisayar ve iletişim teknolojilerine yatırım yapan ve pek çok özelliğiyle sanayi toplumundan farklılık gösteren bir toplumdur. Enformasyon toplumu kuramı üretim güçlerini vurgularken post-fordist kuram üretim ilişkilerini vurgular. Teknolojinin nötr karakterinden ziyade teknoloji kullanımı ve uygulanımını belirleyen toplumsal ilişkiler matrisine oturtulur. Teknolojinin, emeğin, işbölümünün, organizasyon yapılarının esnekleşmesi ile karakterize edilen bir süreçtir ve özelleştirme ile devletin küçültülmesi politikaları ile bir paralellik taşır.

Postmodern toplum, günümüzde yaşanan gelişmeleri açıklamada kullanılan ve bir önceki döneme göre toplumun yeni evresini betimleyen bir kavramdır. Sanayi sonrası bir toplumu nitelendirir ve değişimin paradigmatik yönüne vurgu yapar. Söz konusu kuram, oluşum halindeki toplumun sanayi toplumundan farklı temeller üzerinde yükseldiği iddiasını taşır.

Sanayi topulumunda üretimin, sanayi sonrası toplumlarda ise tüketimin sembol olduğu gerçeğinden hareket eden sosyal bilimciler ise tüketim toplumu kavramıyla yaşanan değişimleri ve mevcut durumu analiz etmeye çalışmaktadırlar. Ele aldığımız bu kuramlar aslında aynı toplumsal evreyi açıklamaya çalışmaktadırlar: toplumsalın sanayi sonrasındaki almış olduğu biçim ve bunun dinamikleri. Fakat her bir kuram değişim ve dönüşümün farklı boyutlarına atıfta bulunarak toplumsalın nasıl bir yapılanma içinde olduğunu açıklamaya çalışmaktadırlar. Süreç devam ettiği için söz konusu kuramların içeriğine ilişkin tartışmalarda devam etmektedir.

I. Sanayi Sonrası Toplum Kuramları

Ortaçağda insanlığın büyük bölümü yerleşik tarım uygarlığında yaşıyordu. XVIII. ve XIX. yüzyılda Sanayi Devrimini yapanlarla yapmayanlar keskin çizgilerle ayrılmış, dünya, sömürgecilerle sömürge ya da yarı sömürgeler arasında bölünmüştü. XX. yüzyılın sonunda ise ileri sanayi ülkeleri, sanayileşen ülkeler ve azgelişmiş ülkeler ayrımı ortaya çıktı. XXI. yüzyıl bu sınıflandırmaya Sanayi Ötesi Toplumlar kavramıyla bir yenisini ekledi. Toffler?in ifadesi ile bu, Üçüncü Dalga Uygarlığının başlangıcıdır. Yani yaşanan gelişmelerle yeni bir uygarlığın temelleri atılmaktadır. [1] .

Dalga teorisyeni olarak bilinen Toffler, insanlık tarihinde üç büyük uygarlık dalgasının yaşandığını; birinci dalga tarım uygarlığına, ikinci dalga sanayi uygarlığına ve üçüncü dalga da sanayi ötesi uygarlığa (post-enüstriyalizm) tekabül eden bir uygarlık dönüşümü tasvir eder. Toffler, bu uygarlık aşamalarının her birinin kendine özgü bir sosyo-külterel, sosyo-ekonomik yapıya sahip olduğu gerçeğinden hareket ederek, felsefi temelde de farklılık arzettikleri yönünde radikal bir ayrım yapar.

Toffler?e göre her uygarlığın insana, tabiata ve topluma yönelik bir açıklama biçimi/modeli vardır. İkinci Dalga Uygarlığı her açıklayabilmeye yetkin olan bir paradigma geliştirdiğine inanıyordu. Bu paradigma, mekanik nedensellik anlaşıyla şekillenmiştir. Bu uygarlık, nedenselliğin esrarını aydınlatacak yanıtları Newton?un keşfettiği evrensel çekimde bulur. Newton?a göre neden ?varlığı harekete geçiren güçtür?. Sanayi devriminin Avrupa?da yayıldığı sırada benimsenen bu mekanik nedensellik anlayış endüstri uygarlığının temelinde yatan temel argümandı. Newton?cu neden sonuç anlayışını gösteren tipik örnek, birbirine çarpan ve bunun sonucu olarak hareket eden bilardo toplarıdır. Bilardo topları metaforuyla gösterilmeye çalışılan, eğer bu dünyü ayrı parçacıklardan oluşuyorsa, her şeyin nedeni bu topların birbirlerine çarpmaları ve biribirlerini etkilemeleridir. Bunların birincisi diğerlerinin hareketlerinin nedenidir. Hareket, birincisinin hareketinin sonucudur. [2]

Böylece karmaşık, içinde nelerin olabilecğini önceden kestirmeye imkan tanımayan esrarlı bir evren; düzenli, apaçık bir şekil almıştır. İnsan hücresi içindeki bir atomdan, gece gökyüzünde, çok uzaklarda gördüğümüz yıldıza kadar bütün olgular maddenin hareketiyle her parçanın ötekini etkilemesi, onu harekete geçirmesi ile anlaşılır bir hale gelmişti. Bu açıklama biçimi yeni doğmakta olan sanayi gerçekliğine dayanan kültüre doping etkisi yapmıştı. [3]

Bu paradigma temelinde kişisel, toplumsal ve siyasal davranış biçimlerimiz şekillenmektedir. Yalnız evrenin, doğanın değil, toplumun ve insanların da sabit önceden kestirilebilecek yasalara göre davrandıkları inancı da bu anlayıştan beslenir.* Newton?un gökyüzünü programlayan yasaları bulması gibi Darwin toplumsal evrim yasalarını, Freud da psikolojik yasaları bulmuştur. [4] Aynı anlayışa bağlı olarak Durkheim?de toplumsal yasaları keşfetmiştir.**

Bu bağlamda üçünçü dalga uygarlığı (post-endüstriyel toplum) da farklı bir paradigma temelinde şekillenmektedir. Nedensel ilişkilerin belirleyiciliği yerini farlılıklara farklı akıllara bırakmıştır. Daha esnek ve rölatif argümanların daha elverişli açıklamalara sahip olduğu yönünde yaygın bir kabül söz konusudur. [5]

Daniel Bell, günümüz ileri toplumlarında sanayi toplumunun temel yapısını değiştiren karmaşık değişiklikler oluştuğunu, toplumun kültürel ve yapısal temelinin değiştiğini belirtmektedir. Bu değişiklikler ekonomik alanda; mal ve eşya üreten bir ekonomiden hizmet üreten bir yapıya, daha az bilgi gerektiren bir yapıdan daha çok bilgi temelli bir yapıya ve sanayiye geçiş; mesleki açıdan, el işçiliğinin değer kaybetmesi, profesyoneller ile teknik işçilerin önem kazanması; örgütler ve kurumlar açısından, mülkiyetin en önemli faktör olmaktan çıkıp teorik bilginin siyaset ve yenilik kaynağı oluşturmada merkezi bir yer tutması; yeni ilgi alanı olarak, teknolojik gelişmeleri öngörme teknikleriyle yeni teknolojilerin uygulama sonuçlarının değerlendirilme faaliyetlerinin gelişmesi; teknoloji temeline dayalı ve entelektüellerin etkin olduğu yeni karar verme biçimlerinin gelişmesi olarak belirtmektedir. [6] Bell, Toffler?dan farklı olarak, sanayi toplumundan sanayı sonrası topluma doğru, toplumsal yapıdaki bir çok alanda gözlenen değişimler radikal bir yeniden yapılanmayı sergilemekten ziyade eski yapının karakterinde yaşanan bir değişimdir. [7]

D. Bell toplumsal yapıyı sosyal, politik ve kültürel olmak üzere üç düzlemde incelemektedir. Sosyal yapı ekonomik ve sosyal sistemleri içermektedir. Batı toplumlarında sosyal yapının ilkesi ekonomizasyondur. Yani kaynakların an az maliyet ve kar maksimizasyonu hedeflerine yönlendirilmesidir. Bu nedenle de bugün pek çok ülkelerde kültürel eğilimlerde ciddi bir kriz yaşamaktadır. Çünkü ekonomizasyon rasyonaliteye, dar karar alma mekanizmalarına önem verirken; yeni kültürel eğilimler antirasyonel davranış modellerini öne çıkarmaktadır. Bell?e göre bu durum Batı toplumlarının tarihi krizidir ve toplumu derinden etkilemektedir. Politik yaşamın ilkesi katılım, kültürel yapının ilkesi ise bireysel başarı ve kendini geliştirmedir. [8]

Sanayi sonrası toplum düşüncesi, Daniel Bell tarafından formüle edildiği biçimiyle, ilerlemenin son aşamasını gösterir: gelenekselden sanayi toplumuna ve şimdi de sanayi sonrası topluma geçiş. Her aşamayı diğerinden ayıran şey, Marx?ın ifadesi ile üretim biçimidir. Sanayi sonrası toplum mal üretiminden hizmet ekonomisine bir kayma ve hem teknolojik yeniliklerin hem de politikaların oluşturulmasının kaynağı olarak kuramsal bilginin oynadığı merkezi rol ile karakterize edilir. Toplumsal yapıdaki değişmeler teknolojik değişmelere dayandığı kabul edilir. [9]

Sanayi sonrası toplum?u tanımlayan esnek emek ve üretim düzenlemeleri; işbölümünü, üretim ve tüketimdeki standardizasyonu ortadan kaldıran gevşemeler postmodernizmin belirsizlik vurgusunun endüstriyel düzlemdeki yansımaları gibidir. [10]

a. Enformasyon Toplumu Kuramı

Günümüz toplumlarının nitelmesinde yaygın olarak kullanılan adlandırmalarıdan biri olan enformasyon toplumu nitelemesidir. Sanayi sonrası ve postmodern toplum nitelemelerinde iletişim olgusu ve enformasyon üzerinde durulmakla birlikte, enformasyon toplumu kuramında bu husus daha ağırlıklı olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşımda, sanayi devrimiyle nasıl sanayi toplumuna geçiş sağlandıysa, eletronik devrimiyle de enformasyon toplumuna geçilmekte olduğu işret edilmektedir. Bu değişimle toplumun ve insanın değiştiği, bilgisayarların yaşama yoğun bir şekilde girdiği, iletişimin ve dolaşan enformasyonun arttığı, dünyanın her tarafından bilgi alma imkanının insana sağlandığı vurgulanmaktadır. [11]

Enformasyon toplumu kavramı, batı düşüncesinin liberal, ilerlemeci geleneğiyle bir uyum arzetmektedir. Aydınlanma?nın rasyonellik ve ilerlemeye duyduğu inancı muhafaza etmektedir. Bilginin ve onun büyümesinin daha fazla verimlilik ve özgürlükle bir tutulması ölçüsünde bu görüş, toplumun barındırdığı düzenlemelerde kökten değişiklikler olduğu yönündeki açıklamalara rağmen, Saint-Simon, Comte ve pozitivistlerin başlattıkları düşünce çizgisini sürdürür. [12] Bu düşünce çizgisi 18. yüzyıldan bu yana sosyolojide yer alan evrimci çizgiyi içerir. Mevcut değişimler geçmişteki değişimlerden türetilen bir model ışığında görülür ve modelin mantığı izlenerek gelecekteki değişimler kestirilmeye çalışılır. Böylece, tıpkı tarım toplumunun yerini sanayi toplumunun alması gibi, aynı devrimci tarzda sanayi toplumunun yerini de enformasyon toplumu almaktadır. [13]

Enformasyon toplumunu karakterize eden özellikler şu şekilde özetlenebilir: Enformasyon toplumunda beyaz yakalı işgörenlerin sayısı mavi yakalı işgörenlere oranla daha fazladır, dolayısıyla enformasyon toplumunda hizmetler sektöründe çalışanların oranı, tarım ve sanayi sektörlerindeki istihdama göre çok fazladır; Bilgi birikimi, özellikle gelişme ve kalkınmanın temelinde bulunan teknolojik bilgi, teorik bilginin kodlanması ile daha da artarak gelişmektedir. Ekonomik ve toplumsal mekanizmaların işlenmesinde, sistem analizi ve karar alma teori yaklaşımlarını ifade eden entellektüel teknoloji önem arzeder. [14]

Enformasyon toplumlarında üretim faktörlerinde göreli bir değişme gözlemlenmektedir. Endüstrileşme sürecinde son derece gerekli olan hammaddeye sahip olmanın önemi enformasyon toplumları için söz konusu değildir. Özellikle 1974 petrol krizinin etkisi ile Japonya gibi gelişmiş ülkeler temel stratejilerini gözden geçirerek, enerji tüketimi çok fazla olan demir ve çelik gibi sektörlerden yüksek teknolojiye dayanan mikro elektronik gibi sektörlere yönelmişlerdir. Daha çok enerji kullanımı öngören ve kitle üretimine dayanan sanayiler büyük ölçüde terkedilmeye başlanmıştır. Yeni endüstriler ise çok büyük ölçüde hammadde ve emeğin üretim sürecindeki ağırlığını azaltarak bilginin önemini ön plama çıkartmışlardır. Örneğin 1975/90 yılları arasında Japonya"da üretim üç misli arttığı halde hammadde kullanımında herhangi bir artış olmaması bunu desteklemektedir. [15]

b. Tüketim Toplumu Kuramı

Tüketim toplumuna giden yol, temel olarak üretimin bireyden bağımsızlaşması olgusu ile ilgidir. Büyük seri halinde imalat, ancak kitle tüketimi ile birlikte yürütülebilirse söz konusu olabilir. XIX. yüzyılın sonlarına doğru tüketim mallarını üretmekte olan işçiler genelde ürettikleri metaları satın almaya pek muktedir değillerdi. İşçi aileleri genellikle parasal gelirlerinin yarısından fazlasını yiyecek giderlerine ayırmaktaydılar.1900?lerin başında kapitalizm ile 1960?ların kapitalizmi arasındaki belli başlı farklardan biri, 1960?larda ücret artışlarıyla desteklenen tüketimin olağanüstü gelişmesi ve tikel bir tarzda, kitle tüketim tarzına bürünmesidir. [16] Bu yaklaşımın öncülüğünü ünlü Amerikalı otomobil üreticisi Henry Ford?un daha sonraları Gramsci tarafından Fordizm olarak nitelenecek çabaları ile kurumsallaştığını görmekteyiz. Ford, sıradan aileler için seri üretim yolu ile üretmiş olduğu otomobilleri arcılığı ile Batı kapitalizminde çığır açıcı öneme sahip bir değişimin öncülüğü yapmıştır. Ford çalışanlarına yüksek ücret ödeyerek bu otomobilleri öncelikle onlara satmayı hedeflemekteydi. Bu, XX. yüzyılın özellikle ilk toplu üretim ve tüketimin yükselişinin ilk işaretiydi. Fordizm ilk elde, ürünlerin standartlaşmasına; tek bir model için uygun olarak tasarlanmış makinaların geniş ölçekte kullanılmasına; emeğin Taylorist bi­limsel yönetimine; ürünlerin montaj hattı sistemiyle üretilme­sine dayanan bir kitlesel üretim sistemi olarak anlaşılmalıdır. [17]

Ancak 1960-1970 arasında oluşan bunalım, Fordizmin çöküşünü ile neticelenir. Onun yerine, kapita­lizmin post-fordizm adı verilen yeni bir aşamasına gelinecektir. Tıpkı Fordizmin, adını aldığı kurucu­su gibi üreticiler tarafından yaratılması gibi, post-fordizm?e egemen olan temel faktör de üretimin yerine tüketimin geçmesidir. Bilgisayar destekli dağıtım sistemleri, Fordizm'in en önemli sorunlarından biri olan, toptancıların fazla stok yapmasını engellediği gibi, belirli bir grup tüketiciyi hedefleyen ürünleri de olanaklı kılar. Post-fordizm, kitlesel pazarın, tasarımın satışta temel etmen olduğu küçük bölümlere ayrılması olarak görmüştür -metalar artık yalnızca gerçekleştirecek­leri kullanım değerleri için değil, tasarımlarının çağrıştırdığı ya­şam tarzları için de satın alınacaklardır. Bu değişmeler, üretim alanı içerisinde, "esnek uzmanlaşma"ya karşılık gelir. Yeni tek­noloji -esnek imalat sistemleri gibi- artık belirli bir modele bağ­lanmayı gerektirmemekte, birbirinden farklı pek çok amaca uyar­lanabilmektedir. Üretimi koordine etmek için giderek artan bil­gisayar kullanımı, tam da gerektiği kadar stok tutmaya olanak vererek, parça başına maliyetleri önemli ölçüde düşürür. Fabrika boyutları küçülür; emeğin rolü de değişir. Yeni üretim yöntem­leri artık Fordizmin yarı-vasıflı makina kullanıcıları grubunu değildir.

Tüketim toplumu olgusunun gündeme gelmesinde bir önemli faktör de emeğin ikincilleşerek tüketici fonksiyonunun öne çıkmasıdır. Artık tüketicilik yetileri üretim potansiyellerinden daha önemli hale gelen ve yeni mekanizmalar kümesi aracılığıyla- baştan çıkarma, halkla ilişkiler, reklam, yeni gereksinimler- etkin ve etkili bir biçimde entegre edilen tüketicilerden söz açılabilir. [18]

Tüm parametreleri üretmek ve çalışmak üzerine dizayn edilmiş olan bir endüstri toplumuna üretmekten daha öncelikli bir hedef olarak tüketmenin özendirilmesi, öncelikle bazı paradigmal değişmelerin geniş toplum kesimlerine kabul ettirilmesini zorunlu kılıyordu. Nitekim modernlik imgesinin temellerinde uzun süre, Hıristiyanlıktaki feragat, sade yaşam, hazlardan çekinme fikri ile bağlantılı olarak tüm bireylerden iyi olmak isteniliyorsa arzularını denetlemenin yollarını bulmaları öğütlenmekteydi. [19] Buna bağlı olarak modernliğin daha ilk aşamalarından itibaren çalışma, üretimin akılcı bir biçimde örgütlenmesi, tasarruf ve ulusal bütünleşmeye odaklanmış bir üretim toplumunu idealleştirilmişti.

Bir tüketim toplumundan söz etmek için öncelikle bu çalışma etiğinin aşılması gerekmektedir. Bugün için bir çok toplumda bu etik dönüşüm çoktan yaşanmış ve dünya üzerindeki çoğu toplum tüketim toplumu olarak anılmaya başlanmıştır. Özetle tüketim toplumu kavramı ile öncelikli olarak ifade edilmek istenen olgu tüketim toplumunun tüm bireyleri ile tüketime yönlenmiş, kafalarını tüketmeye takmış olan bir toplum tasarımı gündeme getirmesinde yatmaktadır. [20]

Bu toplumda her bireyin en öncelikli görevi tüketmektir.Tüketim toplumunun üyelerini şekillendirme biçimi her şeyden önce tüketici rolünü oynama gereksinimce belirlenir ve toplumun üyelerine gösterdiği örnek norm, bu rolü oynama yeteneği ve arzusu çerçevesinde şekillenir. İşlerin normal ve yolunda gittiğinin başlıca modern ölçüsü, bir toplumun gerektiği gibi işlediğinin göstergesi olan ?iktisadi büyüme?, tüketim toplumunda ?ulusun üretici gücün?nden ziyade tüketicilerin şevk ve kuvvetlerine bağlı gözüküyor. Bir zamanlar çalışmanın üstlendiği rol olan kişisel güdüleri, toplumsal bütünleşmeyi ve sistemin üretimini birbirine bağlama rolü şimdi tüketim faaliyetine devredilmiştir. [21] Özetle tüketim toplumu temel olarak, akılcılık, çilecilik ve ilerleme inancı üzerine kurulu olan bir üretim toplumundan, bireyin sistemin işleyişine, yalnızca emeğiyle ve düşüncesiyle değil, aynı zamanda, kendi tüketimini yönlendiren ve yalnızca üretim sistemi içinde sahip olduğu yerin birer sonucu olmayan, arzu ve gereksinmeleriyle de katıldığı bir toplumuna geçişe işaret etmektedir.

Frankfurt Okulu?nun tüketiciliğe ilişkin eleştirisi Max Horkheimer ve Thedor W. Adorno?nun birlikte kaleme aldıkları Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde temellendirilen ?Kültür Endüstrisi?çözümlemesine dayanmaktadır. Max Horkheimer?ın daha sonra Akıl Tutulması?nda vurguladığı gibi kitle kültürü?nün sunduğu bütün araç ve kolaylıkların, bireysellik üzerindeki toplumsal baskıları güçlendirmekte olduğunu ve bireyin direnme imkanını, modern toplumun atomize edici işleyişi içinde kendini koruma imkanını elinden aldığını ifade etmektedir. [22]

Kültür endüstrisi, eleştirel teori düşünürlerine göre, insanı geçmiş dönemdeki tahakküm yöntemlerine ve pratiklerine oranla çok daha ince ve etkin yöntem ve pratiklerle çendere altında tuttuğu görüşündedirler. Bu durum kendini en fazla tüketin alanında göstermektedir. Bu ise siyasal arenada gelecekte yeni bir faşizim dalgasına boy verebilecek boyutlara dahi ulaşabilecektir. Kültür endüstrisinde kendisini gösteren katı bütünleşme, siyasette nelerin olabileceğinin bir işaretidir. Değişik dergilerin ya da filmlerin değişik fiyat ve beğeniye hitap eder tarzda sunulması aslında bütünüyle tüketicileri sınıflandırma, organize etme yada etiketleme olayıyla ilgilidir. ?Kimse kaçamasın diye herkes için bir şeyler öngörülmüştür, farklar tesviye edilerek birbirine uydurulmuş ve çekici kılınmıştır. Halkın ihtiyaçları seri niteliği taşıyan bir hiyerarşiyle karşılamak, özelliklerin sırf matematiksel olarak yazıya dökülmesine yaramaktadır.? Bütün tüketicileri kapsayacak çapta bir takım kategorilendirmeler yapılmakta, kimse de bunun neden böyle olduğuna ilişkin bir soru soramamakta, olayı olduğu gibi kabullenmektedir. Halka düşen görev, kendi tipi için seri halde üretilen ürünleri tüketmektir.?Birer istatistik malzemesi olarak tüketiciler, propaganda mekanlarından artık bir farkı kalmayan araştırma mekanlarının haritalarında gelir gruplarına göre ayrılmakta ve kırmızı,yeşil, mavi alanlara dağılmaktadır.? [23]

Adorno ve Horkheimer?den sonra Herbert Marcuse, tüketim toplumu ve tüketim kültürünün, bireyleri tüketime dayalı yaşam biçimlerini ?satın almaya? zorlayan ?yanlış ve sahte ihtiyaçlar? ürettiğini ileri sürmüştür. Marcuse, postendüstriel kapitalizmin beraberinde getirmiş olduğu tüm nimetleri farkı bir gözle ele alarak, diğer arkadaşları gibi oldukça kötümser bir perspektif sunmuştur. Yeni oluşmaya başlayan yapının karşı tarafında bulunan şeylerin tümden farklılaştığına inanmaktadır. Artan cinsel özgürlüğün, daha geniş maddi bolluk ve tüketimin, kültüre daha kolay ulaşmanın, daha iyi barınma koşullarının, artan toplumsal hareketliliğin, düşüncenin kontrol edilmesinde gittikçe artan manipülasyona ve karmaşık biçimlere, entelektüel ve manevi yaşamın gittikçe daha çok alçaltılmasına, varlığın değer yitirmesine ve insanlıktan çıkmasına eşlik eden şeyler bu toplumun temel karakteristikleri arasında yerini almıştır Marcuse göre. Ona göre modern birey ne kadar mutlu ise, farkında olmadan kurulu sosyo-ekonomik sistemin iktidarına o kadar şaşmaz bir biçimde teslim olmaktadır. [24]

Marcuse, tüketim kültürünün yarattığı bireyselliğin, sömürü ve toplumsal kontrolü sağlamak amacıyla geliştirilen yarı bireysellik olduğunu savunan ilk düşünürlerdendir. Marcuse bu görüşlerini özellikle Tek Boyutlu İnsan adlı eserinde temellendirmiştir. Marcuse?ün analizine göre, liberal kapitalizmin devrimci çelişkisi, ileri kapitalizmin gerçek karşıtlıktan yoksun, ?tek boyutlu? toplumlarından uzaklaştırılmıştır. Bu toplumlar hür seçimlerden, özgür basından, tüketici tercihlerinden ve totaliter komünizme aşikar zıtlıklardan dolayı, özgür gibi görünmektedir. Oysaki ileri kapitalizmin özgürlüğü, gerçekte, giderek daha etkili bir biçimde yönetilen bir toplumda, dikkati toplumun manipülasyonu ve konformizminden uzaklaştırmaya ve dolayısıyla da, bu manipülasyon ve konformizmi pekiştirmeye yarayan ?baskıcı hoşgörü?dür. O?nun kasvet verici tasviri, umuda yer bırakmayan, kesintisiz bir manipülasyon ve denetim toplumu ortaya koyar. [25]

Kimi kuramcılara göre tüketim toplumunun bizatihi kendisi, modernliğin sınırlarının dışına çıkmayı gerektirecek kadar modernlik ötesine göndermede bulunmaktadır. Modern dönemlerin Püriten etik çerçevesinde şekillendiğini ifade eden Zgmunt Bauman?a göre postmodern dönemin en ayırıcı unsurunu ve en popüler betimlemesini tüketici toplumu?nda buluruz. [26] Benzer kanaatler bir başka önemli toplum kuramcısı Alain Touraine?de de tanık olunmaktadır: ?Tüketim toplumuna giriş, herhangi bir toplumsal değişmeden çok daha güçlü bir biçimde modernlikten çıkış anlamı taşır, çünkü modernliği en iyi tanımlayan, tutumların edimcilerin modernleşme sürecindeki yerleriyle, yani önde yada arakada altta yada üstte olmasıyla belirlenmesidir. Birdenbire, tutumların bu toplumsal ve iktisadi kaburgası çözülür ve edimci kendisine göre yada ilkel küçük gruplara aidiyetine göre konumlanma durumunda kalır.? [27]

Tüketim toplumu, metaların mübadele ve orijinal kullanım değerlerinin ortadan kaldırılmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştır. Marc Guillaune, tüketimcilik evresinde pazardan alınan malların ?yarar işlevi? gölgelenirken, ?gösterge işlevi?nin başköşeye geçtiğini önesürer. İmrenilen, elde edilmeye çalışılan, alınan ve tüketilen göstegelerdir. Metaların özgün kullanım değerlerinin ortadan kalkması ile metaların ikincil ve yapay yeni değerlerine kavuşmaları eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir. Bu ise metalara geniş bir kültürel çağrışımlar ve yanılsamalar silsilesini üstlenebilecek ölçüde geniş bir özgürleşme getirecektir. Özellikle reklamlar bu durumu sömürmeye muktedir olup, sabun bulaşık makinesi, otomobiller gibi çeşitli sıradan tüketim mallarını romantik sevda, egzotiklik arzusu, güzellik, doyum bilimsel ilerleme, iyi hayat imgeleri ile ilişkilendirilir. [28]

Tüketim toplumu ile ortaya çıkan mallara yönelme geçmişte insanların yalnızca sabit ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olarak yaptıkları harcamalardan temelde farklılaşmıştır. Reklam medya ve malların teşhirine yönelik teknikler yoluyla malların orijinal kullanım değerleri değeri başka bir değişle malların anlamları istikrarsızlaştırılarak bunlara birbirleri ile bağdaştırılan bütün bir duygular ve arzular silsilesine davetiye çıkartılabilen yeni imge ve imajlar iliştirilmiştir. Bu sebepten ötürü postmodern tüketim toplumunda tüketilen mallardan öte bu mallara biçilen sembolik anlamlar öne çıkmaktadır. [29]

c. Postmodern Toplum Kuramı

Modern ile postmodern arasındaki kopuş ya da kırılmada neyin belirleyici olduğu konusu, ayrıca bu iki kavramın gerçekten iki farklı toplum aşamasına tekabül edip ettmediği sosyal bilimciler arasında tartışmalıdır. Fakat sanayi sonrası toplumu postmodern toplum* olarak niteleyenler, diğer nitelemelerden (tüketim toplumu, enformasyon toplumu vs.) epistemolojik açıdan farklılık arzederler. Postmodern toplum teorisyenleri genel olarak sanayi sonrası toplumu, modern sonrası olarak farklı bir paradigma temelinde yeniden şekillendiği yönünde ortak bir kanaati paylaşırlar. Onlara göre postmodern toplum, modernitenin temel referansı olan Aydınlanma düşüncesinden epistemolojik bir kopuş temelinde bir farlılığa tekabül eder.

Lyotard, Baudrillard, Jameson*, Foucault, Touraine ve Bell gibi modernliğin eleştiricileri, gelişmiş ileri Batı toplumlarındaki modernliğin dönüşüm eşiğinde olduğunu, modernlikten bir kopuşun yaşanmakta olduğunu, yeni bir dönemin ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Buna karşın, Habermas, Giddens ve Gellner, iddia edildiği gibi yeni bir dönemden bahsedilemeyeceği, ancak içinde bulunduğumuz dönemin modernliğin ileri bir biçimi olduğu konusunda hemfikirdirler. Habermas modernliğin tamamlanmamış bir proje olarak olarak devam etteğini, fakat modernliğin totalleştirici araçsal akıl yerine eleştirel akıl temelinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunur.

Giddens ise, modernliğin sonu, postmodernizm gibi anlayış ve terimlerle uğraşmak yerine, toplumsal bilimlerde şimdiye kadar belirli ve özgül nedenlerden dolayı yetersiz şekilde anlaşılmış olan modernliğin kendi doğasına bakılmasını önermekte ve postmodernizme karşı radikal bir tavır sergilemektedir. [30]

Büyük ölçüde kültürel alandan kaynaklanıp gelişen postmodernizm kavramı, gittikçe yaygınlaşıp daha birçok alanı kapsar hale geldi. Yalnızca postmodern resim, mimari, edebiyat ve sinemadan değil, aynı zamanda postmodern felsefe, postmodern politika, postmodern ekonomi, postmodern aile hatta postmodern kişiden söz edildiği görülmektedir. Bu durum sanayi toplumlarının yeni bir nitelendirmeyi hak edecek kapsamlı bir dönüşümden geçtiklerini ima etmektedir. Böylece yalnız postmodern bir kültürden değil, gitgide postmodern olan bir toplumda yaşamakta olduğumuz sorusu ortaya çıkıyor. [31]

Endüstriyel toplumların siyasal-kültürel mantığına şekil veren modernite teorilerinin adeta kitle üretimi düşüncesine uygun olarak savundukları homojen toplum tezlerine, postmodern söylemle karşı çıkılmaktadır. Dolayısıyla modernizmin, her yerde geçerli olabileceği yöndeki büyük boy kuramlar (büyük anlatılar) geçerliliklerini kaybetmeye başlamıştır. Öte yandan modern/endüstriyel topmlumlarda homoeconomicusa indirgenen insanın diğer boyutları yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Üretim/yönetim sürecinde insan faktörünün önem kazanması yanısıra toplumsal sorumluluğu da artmıştır. [32]

Postmodernleşme iki düzlemde kendini ortaya koymaktadır. Gücün desantralizasyonu ve çatışmaların ekonomik zeminden kopması. Modernitede politik süreç esas olarak sınıfsal ve ulusal nitelikte iken; postmodernitede sınıfsal farklar çözülmekte; ulusüstü organlar ortaya çıkmakta; global kültürel geçişler önem kazanmaktadır. Bir yandan da üretimin fiziksel araçları birikim süreci içindeki önemlerini yitirmekte; mental aktivitenin göstergesi olan bilgi yeni üretici güç olarak öne çıkmaktadır. [33]

Bauman?a göre, postmodern durum, yanlış bilinçten kurtulmuş modernliktir. Billhassa entelektüeller, evrensel hakikat ve akıl konusundaki her hangi bir anlayıştan hareketle topluma mutlak kurallar ve standartlar biçmekten ibaret bir rol oynamayacaklarını artık kavramaya başlamışlardır. Böylesi ilkeler yoktur. Entelektüeller daha ılımlı bir rol oynamayı, toplulukların birbirini anlamalarına yardımcı olmak üzere bir gelenek ve görenek yorumcusu rolünü kabul etmeliler. Bu modernist yasa koyucuların yüksek konumundan bir düşüş gibi görününebilirse de, daha gerçekçi olmakla kalmayıp aynı zamanda bireylere ahlaki tercih ve sorumluluğu yeniden teslim etme avantajlarına sahiptir. Bireyler ve toplumlar kendi kaderlerine şekil verme bakımından, modernliğe ilişkin klasik toplum kuramının onlara izin verdiğinden çok daha fazla özgür olup çok daha az belerlenmişlerdir. Bu anlamada, bir perspektif olarak postmodernlik, modernliğin gizli kalmış potansiyellerini açığa çıkarır. [34]

Postmodernizm yalnızca yeni bir toplum ya da toplumsal gerçeklik hakkında değil, aynı zamanda bizim gerçekliğin kendisini anlama tarzımız hakkında iddialar ortaya atar. Tarih ve sosyolojiden hareket ederek hakikat ve bilgi konusunda felsefi sorulara uzanır. [35]

SONUÇ

Sanayi sonrası toplumların sosyo-ekonomik, sosyo-politik ve kültürel oluşumlarına ilişkin kuramlar, çağdaş toplumların bir parçalanma, çoğulculuk ve bireycilik sergilediği yönünde bir içeriğe sahiptir. Bu durum kısmen post-fordist kuramcıların iş örgütlenmesi ve teknolojideki değişimlerle ilgili değerlendirmeleriyle paralellik arzeder. Küresel düzeyde yaşanan gelişmeler ise sosyo-kültürel yapılar üzerinde, yerel olanın ve bölgesel kültürlerin önem kazanması yönünde belirleyici bir rol oynamaktadır.

Sanayi sonrası döneme yönelik değerlendirmeler iki farklı tartışma temelinde sürdürülmektedir. İlki, sanayi sonrasında toplumun farklı bir paradigma üzerinde yeniden inşa edildiği, diğeri ise teknolojik değişimlerin hızlı bir şekilde üretim ve tüketim olgusu üzerinde değişimi zorladığı fakat bunun bir paradigma değişimine yol açmadığıdır. Yani yeni enformasyon teknolojisinin toplumsal ve ekonomik hayat için taşıdığı önem konusunda kuşku olmamasına karşın yeni bir toplum inşasına ya da toplumsal evrimin yeni bir evresine yol açmadığına işaret edilmektedir. Örneğin Toffler, yeni enformasyon teknolojileriyle birlikte sanayi toplumunun (ikinci dalga) mekanik nedensellik düşüncesiyle oluşan paradigması yerini, sanayi sonrası toplumda röletivite temelinde yükselen yeni bir paradigmaya bırakmaşıtır. Buna mukabil Habermas ve Giddens gibi sosyal bilimciler yeni gelişmeleri modernitenin ileri bir aşaması olarak değerlendirmektedirler. Habermas söz konusu gelişmeleri modernlik projesinin, hala devam ettiği fakat, madernliğin temeli olan Aydınlanma düşüncesinin yeniden yorumlamak gerektiğini (araçsal aklın yerini eleştirel aklın alması) ileri sürmektedir. Giddens ise mevcut durumu ileri ya da yüksek modernlik kavramlarıyla açıklayarak kanaatini modernliğin devam ettiği yönünde kullanmakatıdır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız kuramlar bağlamında şunları söyleyebiliriz: Sanayi dönemi toplum yapısıyla sonrası arasında ekonomik, politik ve sosyal alanlarda ileri sanayi toplumları önemli sayılabilecek bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bu dönüşümler diğer toplumlar üzerinde küresel etkiler yaratmaktadır. Bu etkilere karşı gösterilen reflekslerle yerel değerler önem kazanmaya başlamıştır ki, bu da çeşitliliğin, farklılığın bir değer olarak dünya gündemine girerek bir yer edinmesiyle sonuçlanmıştır. Söz konusu değişimler eklektik yeni bir kavramla açıklanmakatadır: Küyerelleşme.

Bu bağlamda postmodern toplum kuramını sanayi sonrasının kültürel belirleyeni olarak değerlendirmek mümkündür. Söz konusu toplum kuramları, yaşanan değişimin farklı alanlarına vurgu yapmaları açısından formel bir farklılığa; farklı akıllara, kültürlere, tüketim eğilimlerine vurguları açısından da bir benzerliğe sahip olduklarını söyleyebiliriz.

KAYNAKÇA

Bauman, Zgmunt, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K.Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996.

Bayhan, Vehbi, Goballeşle ve İnernet Örneği, I. Türkiye?de Internet Konferansı, 17-18 kasım 1995, Bilkent Üniversitesi, Ankara.

Belek, İlker, Postkapitalist Gelişmeler, Sorun Yay., İst., 1997.

Bozkurt, Veysel, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, Sistem Yay., İst., 1996.

Callinicos, Alex, Postmodernizme Hayır, (Ç. Ş. Pala), Ayraç yayınları, Ankara, 2001.

Featherstone, Mike, Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, (Ç. M. Küçük), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996.

Horkheımer, Max, Akıl Tutulması, (Ç. O.Koçak), Metis Yayınları, İstanbul, 1990.

Horkheımer, Max ve Adorno, T. W., Aydınlanmanın Diyalektiği, (Ç. O. Koçak), Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1996.

Jameson, Frederic, Marksizm ve Biçim, (Ç. M. H. Doğan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997.

Kızılçelik, Sezgin, Postmodernizm Dedikleri, Saray Kitabevi, İzmir,1996.

Kumar, Krishan, Sanayi Sonras? Toplumdan Postmodern Topluma, (Ç. M. Küçük), Dost Kitabevi Yay., Ankara, 1999.

Toffler, Alvin, Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?, (Ç. M. Çiftkaya), İz Yay., İst. (Tarihsiz).

Tomlinson, John, Kültürel Emperyalizm, ( Ç. E. Zeybekoğlu), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999.

Tourane, Alain, Modernliğin Eleştirisi, (Ç. H. Tufan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994.

Wagner, Peter, Modernliğin Sosyolojisi, (Ç. M. Küçük), Sarmal yayınları, İstanbul, 1996.

West, Davit, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, (Çev. Ahmet Cevizci), Pardigma Yayınları, İstanbul, 1998.

Yılmaz, Aytekin, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Vadi Yay., Ankara, 1996.



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Gülten.Kazgan, ?Üçüncü Dalga Uygarlığı ve Türkiye?, Toffler, Alvin, Üçüncü Dalga, (Ç. A. Seden), Altın Kitaplar Yay., 1981, (içinde), s, I-II.

[2] Alvin Toffler, Üçüncü Dalga, (Ç. A. Seden), Altın Kitaplar Yay., 1981, (içinde), s, 161.

[3] A.g.e., 162.

* ?Bu yeni nedensellik anlayışı, yeni zaman, mekan ve madde anlayışlarıyla birleşerek insanlığı eski birtakım plavrların zulmünden kurtarmıştır. Bilimde, teknolojide büyük başarıların gerçekleşmesini mümkün kılmıştır. Düşünce ve uygulama düzeylerinde harikalar yaratmıştır. Otoriter davranışlara meydan okumuştur ve insan aklını binlerce yıldan beri süren hapis hayatından kurtarmıştır. Ama endüstri-realitebir yandan da kendisi yeni bir hapishane kurmuştur. Miktara dökemediği her şeyi küçümseyen ya da görmemezliğe gelen, çoğunlukla kurallara sıkı sıkı uymayı öven, hayal gücünü kullanmayı cezalandıran, insanları aşırı derece de basit, protoplazma birimlerine indirgeyen, her sorunu mühendis kafasıyla incelemeye çalışan sanayi kafasını yaratmıştır.?(A.g.e., 164)

[4] A.g.e., 163.

** ?Bir sosyal olay kendinden önce gelen bir başka sosyal olayın sonucudur.?

[5] Alvin Toffler, Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?, (Ç. M. Çiftkaya), İz Yay., İst., s, 105-107.

[6] Aytekin Yılmaz, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Vadi Yay., Ankara, 1996, s, 93.

[7] A.g.e., 93.

[8] İlker Belek, Postkapitalist Gelişmeler, Sorun Yay., İst., 1997, s, 154-55.

[9] Alex Cllinicos, Postmodernizme Hayır, (Ç. Ş. Pala), Ayraç Yay., Ankara, 2001, s, 188.

[10] Belek, a.g.e., 174.

[11] Yılmaz, a.g.e., 108-9.

[12] Krishan Kumar, Sanayi Sonras? Toplumdan Postmodern Topluma, (Ç. M. Küçük), Dost Kitabevi Yay., Ankara, 1999, 15-16.

[13] A.g.e., 26.

[14] Vehbi Bayhan, Goballeşle ve İnernet Örneği, I. Türkiye?de Internet Konferansı, 17-18 kasım 1995, Bilkent Üniversitesi, Ankara.

[15] Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, Sistem Yay., İst., 1996, s, 83-84.

[16] Peter Wagner,.Modernliğin Sosyolojisi, (Ç. M. Küçük), Sarmal yayınları, İstanbul, 1996, s, 30.

[17] Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır, (Ç. Ş. Pala), Ayraç yayınları, Ankara, 2001, s, 207.

[18] Zgmunt Bauman, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K.Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996, s, 214.

[19] Alain Tourane, Modernliğin Eleştirisi, (Ç. H. Tufan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, s, 163.

[20] John Tomlinson, Kültürel Emperyalizm, ( Ç. E. Zeybekoğlu), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999, s, 183.

[21] Bauman Zgmunt, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K. Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996, s, 44.

[22] Max Horkheımer, Akıl Tutulması, (Ç. O.Koçak), Metis Yayınları, İstanbul, 1990, s, 166.

[23] Max Horkheımer ve, T. W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, (Ç. O. Koçak), Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1996, s, 11-12.

[24] Frederic Jameson, Marksizm ve Biçim, (Ç. M. H. Doğan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997, s, 104.

[25] Davit West, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, (Çev. Ahmet Cevizci), Pardigma Yayınları, İstanbul, 1998, s, 97.

[26] Zgmunt Bauman, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K. Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996, s, 229.

[27] Alain Tourane, Modernliğin Eleştirisi, (Ç. H. Tufan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, s, 164.

[28] Mike Featherstone, Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, (Ç. M. Küçük), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996, s, 39.

[29] A.g.e., 188.

* Postmodernizm tartışmaları belli başlı üç yaklaşımdan kaynaklanmakatadır; İlki, içinde gelecek kestirimleri de bulunan yeni durum ya da aşama saptamalarıdır. İnsanı ve toplumu belli bir tairihsellik içinde açıklamak iddiasında olan kuramlar bir gelecek kestiriminde bulunurlar. Postmodernizm çözümlemelerine kaynaklık eden ikinci yaklaşım; kültür ve sanat sanatsal estetik alanında ortaya çıkmıştır. Postmodernizm söyleminin üçüncü kaynağı; bilime ve bilgiye yaklaşımın radikal bir kritiği ya da epistemolojinin sorgulanması olmuştur (Nesrin Kale, Modernizmden Postmodernist Söylemlere Doğru, Doğu-Batı Dergisi, yıl: 5, sayı: 19, 2002, sf, 33).

* ?Frederic Jameson ve Scott Lash daha muğlak bir model sunarlar. İkisi de yeni bir toplum, postmodern bir toplum düşüncesini biçimsel olarak reddeder. Kabullendikleri postmodern kültürü geç kapitalist mantığın kültürel eğemeni olarak görürler. İkisi de kültüre ekonomi ve toplumda merkezi bir yer vermekle kalmaz, aynı zamanda geç (ya da örgütsüz) kapitalizm konusunda yaptıkları açıklamaların bütünü, yeni bir durum içersinde olduğumuzu, kendisini geçmişteki toplumlardan belirleyici ölçüde ayıran bir durum içerisinde olduğumuzu önerir (Kumar, a.g.e., 161) .? Jameson, postmodernizmi kapitalizmin belli bir aşamasının, geç kapitalizmin kültürü olarak görür. Yeni sistemin sanayi sonrası toplum kuramında olduğu gibi ?bir kırılma, kopuş ve dönüşüm? oluşturmaktan ziyade kendisinden önce gelen sistem ile arasındaki temel sürekliliği göstermek istediği için sanayi sonrasından değil, geç kapitalizmden söz etmektedir (140-41).

[30] Sezgin Kızılçelik, Postmodernizm Dedikleri, Saray Kitabevi, İzmir,1996,162.

[31] Kumar, a.g.e., 172.

[32] Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, Sistem Yay., İst., 1996, s, 60.

[33] Belek, a.g.e., 175.

[34] Bauman, Intimatınos of modernity?en aktaran Kumar, a.g.e., 169.

[35] Kumar, a.g.e., 149.

2000 Yılına Doğru Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir Değerlendirme ve Bilgi Ekonomisinin Özellikleri














2000 Yılına Doğru
Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir Değerlendirme ve Bilgi Ekonomisinin
Özellikleri

 


 
Miladi ikinci bin yılın
dönemecinde tüm dünyada etkisi gittikçe artan bir dönüşüm kendini bir
çok şekilde hissettirmektedir. Bazı gelecek bilimciler ve düşünürler
içinde bulunduğumuz ortamı tanımlayabilmek için Bilgi Çağı, Sanayi
Sonrası Toplum, Kapitalist Ötesi Toplum, Enformasyon Toplumu vs.
ifadelere başvurmakta, yaşanan dönüşümü teknik ve beşeri açılardan
inceleyerek geleceğe dönük trendleri belirlemeye çalışmaktadırlar.


İçinde bulunduğumuz yüzyılın ikinci yarısında bilgisayar ve iletişim
teknolojilerinin geliştirilip bütünleştirilmesi ile sonuçlarının 
kestirilmesi çok güç etkiler doğuran bir dönem de başlamış oldu.
Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel hemen her alanda hüküm süren bu
dönüşümden  en fazla etkilenen kesim kuşkusuz iş dünyası olmuştur.
Çalışmanın bu bölümünde, süregelen değişim ve dönüşüm değişik açılardan
ele alınarak küresel rekabet ortamında iş dünyası ile teknolojik değişim
ilişkileri incelenmeye çalışılacaktır.


Yeni Dalga: Bilgi Toplumu ve Özellikleri


Sanayi sonrası toplumun özellikleri kırk yıla yakın bir zamandır her
görüşten düşünür ve araştırmacının ilgi alanında yer almaktadır. Bilgi
çağı ve bilgi toplumu ile ilgili çözümlemelerde genellikle tarihsel
süreç içinde belli özellikler taşıyan dönemleri dalgalar halinde
isimlendirmeden yararlanılmıştır. Bu bağlamda, Kontradiev?in iktisadi
genişleme, stagnasyon ve tekrar genişlemeye dayalı Uzun Dalga kuramı
bazı araştırmacılar tarafından kullanılmıştır. Kontradiev?in Uzun Dalga
kuramı sanayi devriminden günümüze kadar olan dönem dikkate alınarak
incelendiğinde, her biri yaklaşık 50 yıldan oluşan dört  dalga bulunduğu
görülecektir. Bunlar, 1770-1830 yılları arasındaki ?Erken Mekanizasyon?,
1830-1880 yılları arasındaki ?Buhar Gücü/ Demiryolları?, 1880-1940
yılları arasındaki ?Elektrik ve Ağır Sanayi? ve 1940-1980 yılları
arasındaki ?Kitle Üretimi? dönemleridir. Günümüzde ise, yeni bir
paradigma olarak ?Beşinci Dalga? hüküm sürmektedir. Yani, daha esnek
üretim modelleri ve dağınık talep türleri kitle üretimi döneminden çok
daha farklı özelliklere sahiptir. Katı örgüt yapıları ve klasik işbölümü
yeni döneme uygun düşmemektedir. Buna göre, ?Beşinci Dalga? 1980?lerde
mikroelektronik alanındaki gelişmelerle yükselmeye başlamış,
biyoteknoloji, yeni malzemeler ve uzay araştırmaları öne çıkmıştır. Bu
dönemin geleceği ise bilişim ve iletişim teknolojilerinde yatmaktadır.
[i]
[ii]


Bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi,Uzun Dalga kuramı, daha ziyade
sanayi devriminin incelenmesinde  ve geleceğe dönük tahminlerde
kullanılmıştır. Farklı şekilde tüm tarihsel süreci dikkate alarak analiz
yapan Barry Jones ve Alvin Toffler gibi düşünürler toplumları tarım,
sanayi ve sanayi sonrası şeklinde daha genel olarak
sınıflandırmaktadırlar. Günümüzde bilgi toplumu ya da sanayi toplumuyla
ilgili olarak dalga kuramından yararlanan ve öngörüleri büyük yankılar
uyandıran gelecek bilimci Alvin Toffler?dir. Bilgi toplumunun analizinde
bir ölüde kabul görmüş bu kuramdan yararlanılacaktır.


Ünlü gelecek bilimci Alvin Toffler, tarih boyunca görülen önemli
dönüm noktalarından bahsederken, ana hatlarıyla iki önemli dönüşümün
gerçekleştiğini ve üçüncü dönemin fiilen yaşanmakta olduğunu 
belirtmektedir. Bu yaklaşıma göre, toplumsal gelişmenin ilk dönüm
noktası tarımın ortaya çıkması, ikincisi ise sanayi devrimidir. Bunları
tarihin belli bir anında olup bitmiş iki ayrı olay olarak değil,
belirli  hıza sahip bir değişiklik dalgası  olarak görmek daha doğrudur.


İlk değişiklik dalgasından önce insanların çoğu küçük göçebe
topluluklar halinde yaşamakta ve avlanma, meyve toplama, hayvancılık
gibi faaliyetlerle geçinmekteydiler. On bin yıl kadar önce, Tarım
devrimi başlamış ve yavaş yavaş tüm yeryüzüne yayılarak köyleri, ekili
toprakları ve yeni bir yaşama biçimini oluşturmuştur. 


17.yüzyılın sonlarından itibaren ise, birinci dalga hızını henüz
kaybetmemişken Avrupa?da ikinci büyük değişiklikler dalgasına yol açan
Sanayi Devrimi başlamıştır. Sanayileşme adı verilen bu süreç ülkeden
ülkeye, kıtadan kıtaya çok daha çabuk yayılmıştır. Böylece, farklı
hızlara sahip iki büyük değişiklik süreci aynı anda dünyayı kuşatmaya
devam etmiştir. Birinci dalga, birkaç küçük topluluk dışında hemen hemen
durulmuştur. Son iki yüzyıldır Avrupa, Kuzey Amerika ve dünyanın birkaç
yerinde daha hayatta köklü değişiklikler yapan ikinci dalga yayılmaya
devam etmektedir. Bir çok tarım ülkesi süratle çelik üretme tesisleri,
otomobil fabrikası, dokuma fabrikaları, demiryolları kurma çabası
içindedirler. Dünyanın bir çok yerinde ikinci dalganın gücü devam
etmektedir.


Bu etki devam ederken, çok daha başka ve önemli bir süreç ortaya
çıkmış ve yayılmaya başlamıştır. Özellikle İkinci Dünya Savaşı
sonrasındaki yıllarda sanayileşme dalgası en üst noktasına vardığında,
tam olarak ne olduğu anlaşılamayan, ancak her şeyi etkisi altına alan
bir Üçüncü Dalga başlamıştır.
[ii]
[iii] Üçüncü Dalga, 1950?li yılların ortalarında ABD?de güç
toplamaya başlamış, daha sonra farklı hızlarda diğer sanayileşmiş
ülkelerin bir çoğuna ulaşmıştır. Bugün, ileri teknoloji ülkeleri, üçüncü
dalga ile İkinci dalganın gereksizleşmiş, kabuk bağlamış ekonomileri ve
kurumları arasındaki çarpışmanın etkisi altında mücadelelerini
sürdürmektedirler. [iii] [iv]


Peter Drucker, İkinci Dünya Savaşından hemen sonra ortaya çıkmaya
başlayan bu gelişme sonucu oluşan toplumu Kapitalist Ötesi Toplum olarak
adlandırmaktadır. Buna göre, yeni toplumun temel ekonomik kaynağı, yani
iktisatçıların deyimiyle üretim araçları sermaye, emek  ya da doğal
kaynaklar değil bilgidir ve bilgi olacaktır.
[iv] [v] 


İkinci Dalga ile Üçüncü Dalga ekonomileri arasındaki farklar çeşitli
dinamikler göz önüne alındığında aşağıdaki tablodaki gibi ifade
edilebilir: [v] [vi]


Tablo-1.İkinci ve Üçüncü Dalga Ekonomilerinin Karşılaştırmalı
Analizi


























































DİNAMİKLER



İKİNCİ DALGA

ÜÇÜNCÜ DALGA

Üretim Unsurları

Toprak,emek, sermaye Özellikle bilgi (
veri, imaj, kültür, ideoloji, değer)
Varlıklar Maddi varlıklara
dayalı
Maddi olmayan
varlıklara dayalı
Üretim ve Ürün
Yapısı
Seri üretim, kitle
üretimi
Esnek teknoloji,
ürün esnekliği sonucunda bireyselleşme
Emek Yapısı Fiziksel (kol gücü)
emeği ile tekrarlanan, mekanik emek, tam zamanlı çalışma,
fabrikada çalışma
Bilgi işçiliği ile
yaratıcı emek, yarı zamanlı çalışma, evden çalışma
Yenilik Seyrek Sürekli
Ölçek Büyük ölçek (Ölçek
ekonomisi)
Küçük ölçek, uygun
ölçek
Organizasyon Dikey, bürokratik,
sert, uzun vadeli
Değişim
mühendisliği: faaliyet bazlı, ağ örgütler, esnek, anti
bürokratik
Altyapı Önem nakliyede.
Otobanlar, yollar, köprüler, liman tesisleri
Önem iletişimde.
Ağlara dayalı elektronik sistemler
Hız Vakit nakittir
kuralı ile sıralı ve adım adım mühendislik
Eşanlı mühendislik
ile gerçek zamana yaklaşım
Sosyopolitik yapıyla
ekonomik yapının ilişkileri
Evdışı iş, büyük ve
güçlü devlet, dev kentler, aşırı kentleşme, ekonomik
çatışmaların önemliliği, çoğunluk egemenliği, yapay demokrasi,
dolaylı demokrasi
Ev içi iş, küçük ve
etkin devlet, kent dışına çıkma ve yayılma, sosyopolitik
düzenlemelerin önemliliği, azınlığın önemsenmesi, koalisyonlar,
doğrudan demokrasi

Kaynak: İ.Melih Baş, ?Dalgalarla Gelen Gelecek Kurgubilimci Guru:
Alvin Tofler?,
AD Business Notebook, Mart 1998,s.28


1960?lı yıllardan itibaren bazı sosyal bilimciler ABD ve Japonya gibi
ileri düzeyde sanayileşmiş ülkelerde toplumun temel niteliklerinde köklü
değişim eğilimi gözlemlemişlerdir. Bir çok yönden sanayi toplumundan
farklılık gösteren bu yeni toplumu tanımlayabilmek için İkinci Dünya
Savaşı sonrasında yaygın olarak kullanılan Sanayi Toplumu yerine çok
sayıda kavram ortaya atılmıştır. Söz konusu dönem, farklı sosyal
bilimciler tarafından ?Postmodern Dönem?, ?Sanayi Sonrası Toplum?,
?Bilgi Toplumu?, ?Kapitalist Ötesi Toplum?, ?Teknokratik Çağ? veya
?Bilişim Toplumu? gibi oldukça fazla isimle anılmıştır. Bu kavramlardan
Daniel Bell tarafından 1970?lerde gelmekte olan toplumu tanımlamak için
kullanılan ?Sanayi Sonrası Toplum? ve Japon araştırmacılar ve özellikle
Y.Masuda tarafından kullanılan ?Enformasyon Toplumu? yeni oluşan
toplumun tanımlanmasında son zamanlarda daha fazla kabul görmüştür.
Kavramların çeşitliliğine karşın, içeriklerinin daha çok ayrıntıya dönük
olması, özde bu yaklaşımların büyük benzerliklere sahip olduklarını
göstermektedir. [vi] [vii]
Son yıllarda ise, özellikle bilişim ve iletişim teknolojilerindeki
çarpıcı ilerlemeler ve süratli yayılma eğilimi sonucunda günümüz
ekonomisi ?dijital ekonomi? olarak adlandırılmıştır.
[vii]
[viii] 


1941 yılında yapılan bir ekonomik analizde, herhangi bir ekonominin
üç ana bileşenden oluştuğu ifade edilmiştir. Buna göre birincil sektör
tarım, ikincil sektör imalat ve sanayi, üçüncül sektör ise hizmetlerdir.
Bir ekonomi, bu üç sektörün farklı oranlarda bileşiminden oluşmaktadır.
Eğer bir ülke sanayileşiyorsa, işgücünün büyük bölümünün imalatla ilgili
yerlerde istihdamı söz konusudur. Verimlilikteki sektörel farklılıklar
sebebiyle milli gelir artacağından hizmet ve bilgi ihtiyacı da
yükselecektir. Buradan hareketle, bir çok Avrupalı teorisyen bir
toplumun sanayi yapısının dönüşümünde bilim ve teknolojinin önemli bir
rol oynadığını vurgulamışlardır. Buna göre üstün nitelikli  çalışan
sınıf ile bilim ve teknoloji arasında önemli bir bütünleşme söz
konusudur.


Sanayi sonrası toplum üzerine çalışmalarıyla tanınan D.Bell ve Alain
Touraine, gelişmiş ülkelerde artık sanayi toplumunun yer almadığını
düşünmektedirler. Bell?e göre, sanayi sonrası toplum, profesyoneller,
mühendisler, teknisyenler ve bilim adamlarının oluşturduğu hakim bir
sınıf eşliğinde teorik bilginin merkezileşmesi ve ekonomide hizmetlerin
payının artması ile tanımlanmaktadır. Touraine ise yeni bürokratik ve
uzman sınıfların ortaya çıkması, bilgi ve organizasyona dayalı yeni iş
trendleri ve boş zaman faaliyetleri ile tanımlanan programlı bir
toplumdan söz etmektedir. [viii]
[ix]


Detaydaki farklılıklarına rağmen bu tanımlar hızlı bir sosyoekonomik
dönüşüm sürecinin yaşandığını ortaya koymaktadır. Bu süreç, daha önceki
tarım ve sanayi toplumlarından çok farklı özelliklere sahip bilgi
toplumunun ortaya çıkmasıdır. Bilgi toplumu, işgücünün önemli bölümünün
bilişimle ilgili işlerde çalıştığı ve ekonomide en etkili faktörün
bilginin kullanılması ve uygulanması olduğu toplumdur. Bir toplum içinde
söz konusu her üç toplum farklı ölçülerde bulunabilir. Ancak,
gelişmişlik düzeyi arttıkça toplumların yüzdeleri de belirgin ölçülerde
değişmektedir. Mesela, 1980 yılında ABD?de işgücünün sadece yüzde 3?ü
tarım kesiminde çalışırken, yüzde 76?sı hizmet ve bilişim
faaliyetleriyle meşguldü. Yine, yeni kurulan işlerin yüzde 80?den
fazlası bilişim ve hizmet sektörüyle ilgilidir. Bir çok Batı Avrupa
ülkesi, Kanada ve Japonya ABD gibi bilgi toplumu trendini
izlemektedirler.


Bilgi toplumu sosyoekonomik gelişme için bir çok değişikliğe neden
olmaktadır:


1.Mal üretiminden hizmet üretimine değişim. Profesyonel, teknik,
eğitim, sağlık ve fast-food gibi hizmet sektörlerindeki hızlı artış.


2.İş niteliklerinin ve karakterlerinin değişimi.


3.İşgücünde teknik eleman ve profesyonellerin, yani bilgi sınıfının
artması


4.Yüksek teknolojilere doğru teknolojik değişim. Mikroelektronik ve
yarı iletkenler aracılığıyla bilginin toplanıp yönetilmesine yarayan
küçük ve yetenekli makinaların yayılması.


5.Yeni bilişim teknolojilerinin yayılması ve bilgisayarların
gelişmesine  paralel olarak uzak noktalarla koordinasyon amacıyla
telekomünikasyonun ileri ölçülerde kullanılması.


Bilgi Çağının başlangıcı, genel olarak İkinci Dünya Savaşı
sonrasındaki yıllarda gösterilmektedir. Bu konuda kesin bir tarih vermek
mümkün olmamakla birlikte, 1957 yılında ABD?de ilk defa beyaz yakalı
işçilerin sayısının mavi yakalıları geçmiş olması bazı yazarlarca bu
tarihin bilgi çağı başlangıcı olarak kabulüne neden olmuştur.
[ix]
[x] Söz konusu bilgi toplumunu belirleyen temel
karakteristikleri şu şekilde sıralamak mümkündür:
[x]
[xi]


1.Ekonomik Yapıdaki dönüşüm: Bilgi toplumundaki en büyük
özellik mal üretiminden hizmet üretimine doğru bir kaymanın
görülmesidir. Aslında hizmet sektörü zaten tüm ekonomilerde her zaman
mevcuttur, ancak sanayi toplumunda hizmetlerin niteliği daha yerel ve
mal üretimine yardımcı konumdadır. Sanayi sonrası toplumda ise eğitim,
sağlık, sosyal hizmetler gibi insani hizmetler ve bilgisayar, sistem
analizi, bilimsel AR-GE gibi mesleki hizmetler yoğunluk kazanmaktadır.
Bilgi toplumunun oluşmasında belli sektörlerin yükselişi önemli rol
oynamıştır. Bunlar: [xi]
[xii]


1.Televizyon yapımcıları, yayıncılar vb. bilgi sağlayan kişi ve
kurumlar,


2.Telefon ve kablolu yayın gibi elektronik bilgi iletişim kurumları


3.Mikroelektronik sanayi, yani televizyon, bilgisayar ve telefon gibi
elektronik bilgilerin insanlara iletilmesine imkan sağlayacak
platformların üreticileri


4.Bilgilerin toplanması, saklanması, iletilmesi ve kullanılması
amacıyla yazılım geliştiren sektörler.


2.Yükselen Yeni Sınıflar: Yeni toplumda insanların
çalıştıkları yer değil aynı zamanda yaptıkları işlerin türü de
değişmektedir. Sanayi toplumunda yarı vasıflı işçiler çalışan sınıf
içinde en kalabalık grubu oluşturmaktaydılar. Bilgi toplumunda ise,
teknik ve profesyonel sınıf, yani P.Drucker tarafından ?bilgi işçisi?
olarak nitelenen [xii]
[xiii] bilim adamları, teknisyenler, mühendisler, öğretmenler sayıca
artmış ve toplumun kalbi konumuna yerleşmişlerdir. Buna bağlı olarak
toplumda gücün yapısı da değişecektir. Tarım toplumunda toprak
sahipleri, sanayi toplumunda ise sermaye sahibi işverenler gücü
ellerinde bulundurmaktaydılar. Oluşan yeni toplumda ise güç bilgi
sınıfına ait olacaktır.


3.Bilginin Artan Rolü: Sanayi toplumu, malların üretimi için
makine ve insanların koordinasyonuna dayanmaktaydı. Yeni toplum ise
bilgi etrafında örgütlenmektedir. Sanayi uygarlığının öncü isimlerinden
Bacon?ın yüzyıllar önce söylediği gibi ?bilgi güçtür?, ancak, bilgi
toplumunda bilgi aynı zamanda toplumun temel eksenini de
oluşturmaktadır. Buna göre, tarım toplumunda toprak ve işgücü, sanayi
toplumunda sermaye merkezi bir öneme sahip iken, bilgi toplumunda bilgi
stratejik bir kaynak haline gelmiştir. Çünkü, yeni toplumda teorik
bilgiyi piyasada yeni ürün ve hizmetlere başarılı şekilde dönüştürenler
ile eğitim ve AR-GE harcamalarına en çok yatırım yapan işletmeler ve
toplumlar başarılı olacaktır. Eğer bir toplum bilgiyi üretir hale
gelemezse, büyük harcamalarla ürettiği mal ve hizmetler kısa sürede
demode olma riskiyle karşı karşıya kalacaktır.


4.Bilişim Teknolojisi. Sanayi toplumunun ortaya çıkmasında en
önemli etkenin buhar makinası, elektrik, içten yanmalı motor gibi enerji
teknolojilerinin bulunmasıdır. Bilişim teknolojilerinin ortaya çıkıp
hızla gelişmesi de benzer bir etkiyi yeni oluşan toplumda oluşturmuştur.
İletişim ve bilgisayar teknolojileri daha yetenekli işgücüne gereksinim
doğurduğundan ve ulusal verimliliği arttırma ve rekabetçi üstünlük elde
etme yolunda daha yüksek değerlere sahip ürünler ortaya koyma yeteneğine
sahip olduklarından iktisadi gelişme açısından en fazla önem verilmesi
gereken alan bilişim teknolojileri olarak görülmektedir.
[xiii]
[xiv] Nitekim, ünlü strateji uzmanı M.Porter günümüzde bir
işletmenin yönetilmesinde en temel faktör olarak bilişim teknolojisine
işaret etmektedir. [xiv]
[xv] Zaten, bilgi toplumu kavramı da yeni teknolojilerin sebep olduğu
iktisadi ve sosyal değişimler anlamına gelmektedir.
[xv]
[xvi]


Bilgi Çağında işletmeler işlerini görebilmek için büyük ölçüde
bilişim teknolojisine muhtaçtırlar. Yani bilgi toplumunda bilgisayar
kullanımı son derece yaygındır. Bilgi Çağında, bir çok mal ve hizmet
bilişim teknolojisiyle iç içe geçmiş durumdadır. Mesela, Lexus marka bir
otomobil, klasik otomobil tanımının ötesindedir. Bilişim teknolojisi ile
bütünleşen bu otomobilde gelişmiş yol bulma ve navigasyon sistemleri ile
elektronik kameralar gibi yenilikler mevcuttur. Bunun yanında havayolu
rezervasyon sistemleri gibi hizmet alanları da artık bilişim teknolojisi
olmaksızın düşünülememektedir.
[xvi]
[xvii]


Geçen yüzyılda etkisini gösteren Sanayi
Devriminin arkasındaki itici güç üretim ve nakliye ekonomisindeki
gelişmelerdi. Bilişim teknolojileri bu süreçleri önemli ölçüde
etkilemekle birlikte, günümüzde gerçekleşmekte olan devrimin sürükleyici
gücü üretimdeki değişim değil koordinasyondaki değişimdir. Günümüzde
örgütlerde herhangi bir işle uğraşan herkes sürekli olarak birbiriyle
iletişim içinde olma zorunluluğundadır. Bu tür yoğun bilişim temelli
işlerde bilişim teknolojileri asıl önemlerini göstermekte, klasik  hesap
yapan makine anlamındaki bilgisayar yerine birbirlerine bağlanmış
koordinasyon amaçlı sistemler ağırlık kazanmaktadırlar. Koordinasyon
teknolojilerindeki  ilerlemeler, bir çok sektörde Sanayi Devrimi
öncesindeki küçük işletmeler dönemine dönüş anlamı taşıyabilecektir.
Sanayi toplumunda işletmeler kitle üretimi ve taşımacılık
teknolojilerinden avantaj sağlamak için örgütlenirken, bilgi toplumunda
işletmeler hem kendi içlerinde hem de dış çevreleriyle entegrasyon
amaçlı koordinasyon teknolojilerine göre yeniden yapılanmaktadırlar.

[xvii]
[xviii]


Bilgi Toplumu Üzerine Çeşitli Düşünceler


Sanayi toplumu ve sanayi sonrası toplum üzerine yapılan tartışmaların
oldukça eski bir tarihi vardır. Bu tartışmaların çalışmanın konusuyla
ilgili olan bölümüne kısmen değinilmesinde yarar bulunmaktadır.


Günümüzde bilgi toplumu kavramı tartışılırken hemen hemen tüm
kaynaklarda atıfta bulunulan bir eser George Orwell?in meşhur 1984
isimli kitabıdır. Bunun yanında Aldous Huxley?in ?Cesur Yeni Dünya? ve
Yevgeni Zamyatin?in ?Biz? adlı kitapları da 50-60 yıl önce geleceğe
dönük tahminleri içermeleri açısından değerlendirilmeye alınmaktadır.
Erich Fromm, George Orwell?in meşhur kitabına yazdığı sonsözde şunları
belirtmektedir:1984 ve Biz, Cesur Yeni Dünya?dan daha fazla ortak
noktaya sahiptir. Her iki eserde insanın kişiliğinden uzaklaştırıldığı
tamamen bürokratikleşmiş bir toplum ele alınmaktadır. Bu toplumlarda yer
yer fiziki baskıya da varan ideolojik ve psikolojik bir yönlendirme söz
konusudur. Huxley?in çalışmasında ise insanın bir tür makinaya
dönüştürülmeye çalışılması ele alınır. Genel kabule göre, Zamyatin ve
Orwell?in örnekleri daha ziyade Stalinist ve Nazist diktatörlükleri,
Huxley?in Cesur Yeni Dünyası ise sanayileşen Batı dünyasındaki
gelişmelerin sonucunu temsil etmektedir. Zamyatin, Biz?de insanların
insan doğası gereği olan taleplerini yok etmek için uygulanan beyin
operasyonlarından bahsederken, Cesur Yeni Dünya?da çeşitli ilaçlar ve
yapay biyolojik seçim yöntemleri uygulanmaktadır. Orwell ise 1984?te
sınırsız baskı ve beyin yıkamayı öne çıkarır.
[xviii]
[xix]


Söz konusu kitaplara yapılan atıfların çokluğu, bilgi toplumuna
yönelik iyimser tahminlerin yanında aslında hiç de küçümsenmemesi
gereken bazı endişelerin de bulunduğunu ortaya koymaktadır. Kitle
iletişim araçları ve teknoloji aracılığıyla yönlendirme olgusu,
özellikle bilgi çağının temelini oluşturan bilişim teknolojileri göz
önüne alındığında çeşitli düşünürler tarafından ihtiyatla
karşılanmıştır. [xix] [xx]
Orwell, devletin her şeyi denetim altında tuttuğu, en  küçük bir
aykırılığa ve bireyselliğe  izin vermediği, resmi ideolojinin bütün
tarih ve dili kendine göre kurguladığı bir toplum ütopyasından bahseder.
Romanda, insanları sürekli gözetleyip baskı ve denetim altında tutan
?Ağabey? adında bir merkezi güç bulunmaktadır.


Bu romanın günümüze yansıması, bilgisayarlar aracılığıyla toplumu
daha sıkı bir denetim altına almak isteyenler olabileceği endişesidir.
Nitekim, bilişim teknolojilerinin ve bilginin dev çokuluslu işletmeler
gibi kurumların kârlarını arttırmada ve bireyler üzerinde daha sıkı bir
kontrol sağlamada kullanılacağı endişesine sahip olanlar bulunmaktadır.
Bilişim teknolojisindeki gelişmeler özerk, özgün ve farklı kültürel
oluşumlara imkan vermemekte, aksine dünya çapında egemen, başat ve tek
bir kültürün  oluşumuna katkıda bulunmaktadır. Bunun tipik örnekleri,
dünyanın hemen her ülkesinde görülebilecek olan televizyon ve video
setleri, standartlaştırılmış film ve programlar ile evrensel bir dil
kullanan bilgisayarlardır. Bilişim teknolojileri, kültür hizmetlerinin
niteliğini tanımlayan ve üreten tekelleşmiş ?tek merkezden
yönlendirilen- bir kültür ve eğlence pazarının doğmasına yol açmaktadır.
Bu olgu, insanların özgün kültürel çevreleriyle bağlantılarını sağlayan
ve kültürel gelişmelerin özünü teşkil eden mekanizmaların hızla yok
olması anlamına gelmektedir. Bu görüşe göre, bilgi toplumu ?efsanesi?
bilişim devrimini başlatan ve yönetenlerin çıkarlarına hizmet
etmektedir. Söz konusu kesimler yönetici elit, askerler ve uluslar arası
endüstri kuruluşlarındaki toplumun en güçlü kesimleridir. Geniş kitleler
için bilişim teknolojilerinin ve bilgi toplumunun önemli bir vaadi
bulunmamaktadır. Bu insanlar bilgi toplumunda ?bilgisayar kontrollü
kaybedenler? olarak kalmaya devam edeceklerdir.
[xx]
[xxi]


Bu tür kötümser yaklaşımlar yanında, çok daha yaygın olarak bilgi
çağıyla ilgili oldukça iyimser, ütopik görüşler de bulunmaktadır.
Geleceğin toplumu işlerini evden halledeceğinden dolayı kirlilik ve
trafik önemli ölçüde azalacaktır. Bilgisayarlar insanları rutin işlerden
kurtaracak ve daha yaratıcı hareket etmelerini sağlayacaktır. Bireylerin
kolaylıkla bol miktardaki bilgiye ulaşabilmesi katılımcı demokrasinin
yayılmasına neden olacak, daha uygun bir piyasa koşulu oluşturacaktır.
Böylece bireyler toplum ve ulusal gruplar arasında uyum kurulacaktır.
[xxi] [xxii]


İki grup arasındaki önemli farklılığa rağmen, günümüzdeki gelişmeler 
bu konuda net bir fikir ileri sürülmesini güçleştirmektedir. Ancak,
fiili durum, bilgi çağının değişik düzeylerde olmak koşuluyla bir çok
alanda hüküm sürdüğünü göstermektedir.  Özellikle küresel ağların
yaygınlaşması hem bireylere hem de kurumlara çok büyük fırsatlar
sunmaktadır. Bugün, dünyayı saran iletişim ağları sayesinde neredeyse
hiçbir bilginin saklanması mümkün değildir. Bireyler ve kurumlar arası
etkileşim günden güne hızla artmaktadır. Kurumlarda bilgi saklama yerine
mümkün olduğunca açık davranarak doğrudan karşı gruplarla iletişim kurma
olgusu yaygınlaşacaktır. [xxii]
[xxiii]


Elbette, yukarıda sözü edilen endişelerin tamamen yersiz olduğu iddia
edilemez, ancak, artık son derece yaygınlaşmış ve vazgeçilmez bir hal
almış olan bilişim teknolojilerinin ve özellikle internet gibi iletişim
ağlarının fiili gerçeklikler olduğu ortadadır. Bilinçli olarak yapılacak
düzenlemeler bilişim ve iletişim ağlarının sebep olabileceği olumsuz
durumları en aza çekebilecektir. Kaldı ki, bu konuda en fazla eleştiri
getiren Marksist görüş sahibi düşünürler dahi, yeni teknolojilerin
getirdiklerine gözlerini kapayamamaktadırlar.
[xxiii]
[xxiv]


Meşhur İktisatçı Lester Thurow da Orwell ve Huxley?de olduğu gibi
modern haberleşme teknolojilerinin düşünce üzerinde bir baskı uygulamaya
yol açacağı endişelerinin tam tersinin gerçekleştiğini vurgulamaktadır.
Modern elektronik teknolojileri radikal bir bireyciliği özendirirken,
ulusal liderler kitle kültürünü kontrol edeceğine, kitle kültürü ulusal
liderleri kontrol etmektedir. Elektronik medya değerleri değiştirirken,
değerler de toplumun doğasını değiştirmektedirler. Kablolu köyde, dünya
kaçınılmaz bir şekilde temsili demokrasiler yerine daha doğrudan bir
biçimde yönetilecektir. [xxiv]
[xxv]


Bu kısa tartışmadan sonra, bilgi çağında geçerli olan ekonomi
üzerinde durulacaktır.


Bilgi Ekonomisi ve Özellikleri


Bilgi toplumunun içinde bulunduğu ekonomik koşullar günümüzde bilgi
ekonomisi adıyla anılmaktadır. Emek yoğun işlerin düşük gelir grubundaki
ülkelere kaydırılmasıyla sanayileşmiş ülkelerde emek yoğun işlerden
ürünlere know-how ve yaratıcılık temeline dayalı değer ekleyen bilgi
yoğun faaliyetlere geçmişlerdir. Bunun sonucunda oluşan, bilgi ve
iletişim tabanlı  bilgi ekonomisi şu karakteristik özelliklere sahiptir:
[xxv]
[xxvi]


1.Sürekli hızlanan teknolojik gelişmeler


2.Artan bilişim ve bilgi yoğun faaliyetler


3.Kısalan pazara girme ve ürün/hizmet hayat dönüşüm süreleri


4.Pazarların küreselleşmesi


5.Sanayi kolları arasındaki farkların belirsizleşmesi


Buna göre, bilişim teknolojisi arz ve talep spiralinin doğurduğu
hızla artan teknolojik ilerlemeler bilgi ve bilişim yoğun işlerin
çoğalmasına, pazara girme sürecinin kısalmasına, ürün ve hizmet hayat
dönüşüm sürelerinin azalmasına neden olacaktır. İşletmeler bilişim
teknolojileri aracılığıyla rakiplerinden farklılaşabilecekleri fırsatlar
yakalama şansına sahip olacaklardır.


Bugün Batı dünyasında bilişim sanayileri refahın ana kaynağı haline
gelmiş durumdadır. Günden güne, yoğun rekabet ortamında başarılı olmak 
için bilişim teknolojilerini adapte eden  işletmeler in sayısı hızla
artmaktadır. Örgütler bir bütün olarak başarı için bilişime bel
bağlamaktadırlar. 1997 yılı itibariyle İngiltere?de dijital bilgi ve
iletişim teknolojileri piyasası değerinin 48 Milyar Sterlin düzeyinde
olduğu sanılmaktadır. [xxvi]
[xxvii]


Bilgi ekonomisinde, işletmeler sürekli devam eden bir verimlilik
arttırma, çevresel talebe tepki verebilme, örgütsel değişimi
gerçekleştirme mücadelesi içinde olacaklardır. Bilgi ekonomisinde
kuruluşların en önemli kaynakları klasik üretim faktörleri değil beyin
gücü olacaktır. Bilginin yaratılması ve paylaşılması görünmeyen
faaliyetlerdir. Bu sebeple insanlar zorlanarak ya da onlara talimatlar
verilerek bilgi yönetilemez. Bilgi ekonomisinde başarı ancak
çalışanların istekli katılımlarının sağlanmasıyla mümkündür. Bu şekilde 
insanlar güven ve katılım ortamında yaratıcı güçlerini kullanacak,
bilgilerini diğerleriyle paylaşacak ve dinamik bir örgüt ortaya
çıkacaktır. [xxvii]
[xxviii]


Öte yandan, küreselleşen pazarlarda artan rekabet ortamında
işletmeler giderek artan ölçülerde know-how?ın bulunduğu yerlerde ürün
geliştirme, en ucuz yerlerden malzeme ve hammadde satın alma, dağıtım ve
işgücü maliyetinin düşük olduğu yerlerde üretim yapma ve ürünleri
uluslararası arenada satabilme çabasına girmektedirler. Yine, küresel
işletmeler çok büyük yatırımlara ihtiyaç duydukları için dev boyutlarda
olsalar da,aynı zamanda  yerel piyasalara hızla cevap verebilecek ölçüde
küçülmek zorundadırlar.
[xxviii]
[xxix]


?Dijital Ekonomi? veya ?Tekonomi?
[xxix]
[xxx] olarak adlandırılan yeni ekonominin özellikleri Don
Tapscott tarafından 12 madde halinde sıralanmaktadır:
[xxx]
[xxxi]


1.Yeni ekonomi bilgi ekonomisidir.


Bilişim teknolojileri bir ekonominin bilgi temelli olmasına imkan
sağlamaktadır. Bilgi ekonomisinde bilginin yaratılması hem bilgi
işçilerine hem de bilgi tüketicilerine yani insanlara aittir. Mal ve
hizmetlerin içeriği müşteri fikirleri tarafından belirlenirken, bilişim
teknolojisi mal ve hizmetlerin bir parçası haline gelecektir. Bilgi
ekonomisinde kuruluşların en önemli kaynakları klasik üretim faktörleri
değil beyin gücü olacaktır. Mesela, bilgi çağının işletmelerinden olan
Microsoft ele alındığında, maddi kaynaklarının (arazi, bina , stoklar,
hammadde vs.) neredeyse yok denecek kadar olduğu ancak, kayda değer tek
varlığının işletme içindeki elemanlar olduğu görülecektir. Burada,
sermayenin önemsiz olduğu söylenmemektedir. Ancak, unutulmaması gerekir
ki, 15 yıl önce kayda değer bir sermayesi olmayan Microsoft?un  bugün
piyasa değeri General Motors ve IBM?den daha fazladır. Yeni ekonomide
sermaye ancak bilginin bir fonksiyonu haline gelmiştir.


Günümüz iş dünyasında kesin olan tek şey ?hiçbir şeyin kesin
olmadığıdır.? Belirsizliklerle dolu iş dünyasında rekabet avantajı
kazanmanın temel anahtarı bilgidir. Bugün zirvede bulunan işletmelerin
bilgiye yaklaşımları onların başarıları hakkında önemli ipuçları
vermektedir. Honda, Canon gibi Uzakdoğu?nun dev işletmeleri yeni
pazarlar oluşturma, yeni ürünler ve teknoloji  geliştirme gibi alanlarda
bilgiyi kullanmaktan öte, ?bilgi yaratma? sayesinde lider konumlarını
sürdürmektedirler. Bilgiyi yaratmak, varolan bilgiyi yorumlamaktan daha
öte bir anlayıştır. Varolan bilgiyi yorumlamak teknik bir boyut iken,
bilgiyi yaratmak için hayal gücü, sezgi ve içgüdüden yararlanmak
gerekmektedir. Bilgi yaratan işletmede bilgiyi keşfetme ve yenilik yapma
görevi belli bir departmana değil, yaşayan bir organizma olarak görülen
tüm işletmeye aittir. Yeni bilginin kaynağı ise bireydir. Bilgi yaratan
işletmenin temel yaklaşımı, bireysel bilgiyi örgütün tümüne mal
edebilecek bir sistem geliştirmektir.
[xxxi]
[xxxii]


2.Yeni ekonomi dijital bir ekonomidir.


Yeni ekonomide bilgiler tamamen 1 ve 0?dan oluşan veri formlarında
iletilmektedir. Günümüzde her tür bilgi, ses, yazı, görüntü, hareketli
obje vs. bilgisayar ağları tarafından iletilmektedir. Dolayısıyla, büyük
miktarlarda bilgi son derece hızlı, ucuz ve güvenilir bir şekilde
alıcılarına ulaşmaktadır. Seyahatlerde taşınabilir bilgisayarlar
aracılığıyla elektronik posta kullanımı ve postayla mesaj yanısıra video
dahil her türlü bilginin iletilebilmesi dijital ekonominin çarpıcı bir
örneğidir.


3.Yeni Ekonomide Sanallaşma Önemli Rol Oynamaktadır


Bilginin analogdan dijitale dönüşmesi, fiziki varlıkların sanal hale
gelmesine imkan vermektedir. Sanal, ingilizce ?virtual? kelimesinin
karşılığı olarak bir şeyin gerçeğe çok yakın olması ya da bir şeyin
fiilen olması anlamını taşımaktadır. Bir şeyin sanal olabilmesi için
başka bir şeyin gücünü ve yeteneğini içermesi gerekmektedir. 1950?lerin
sonunda bilim adamları sanal bilgisayar adını verdikleri, birkaç kişinin
aynı anda kullanabildiği ancak, kullanıcıların bilgisayarı tek başlarına
kullandıkları izlenimini verecek şekilde hızlı makineler
geliştirmişlerdir. Bu sırada, sanal terimine, etkileşim ve adapte
olabilme anlamları da eklenmiştir.
[xxxii]
[xxxiii] Söz konusu sanallaşma ekonominin metabolizmasını,
kurumların türlerini ve aralarındaki ilişkileri, dolayısıyla ekonomik
faaliyetin bizzat kendisini değiştirmektedir. Günümüzde bir çok kurumun
sanal olanı ortaya çıkmıştır. Mesela, Sanal Piyasa, internette
insanların alışveriş yaptığı herhangi bir yer anlamına gelmektedir.
Yine, sanal gerçeklik yazılım ve donanımı sayesinde ilaç şirketleri
araştırmalarında molekül yapıları ve atomlar arasındaki ilişkileri son
derece kolay ve gerçekçi bir şekilde inceleyebilmektedirler.
[xxxiii]
[xxxiv]


Sanallaşma bir gerçeklik olarak yükselmekle birlikte, bu konuda bir
çok pürüzün henüz aşılamamış olduğu ve yakın gelecekte bir takım
sorunların da ortaya çıkacağı gözardı edilmemelidir. Sanallaşma ilk
olarak büroların ortadan kalkması olarak kendini göstermiştir. Ancak,
yapılan araştırmalar, yüz yüze iletişim ile ağ üzerinden iletişimin bir
çok açıdan farklılıklar taşıdığını ve sanal ortamlarda iletişim
etkinliğinin istenen ölçüde başarılı olmadığını göstermektedir. Bu
nedenle, sanal gerçekliğin bir çok alanda yayılmaya devam edeceği, ancak
bunun beraberinde çözüm gerektiren bazı sorunlar bulunduracağı
söylenebilir. [xxxiv]
[xxxv]


4.Yeni ekonomi moleküler bir ekonomidir.


Eski büyük işletme yapıları ayrışmakta ve dinamik birey ve kurumların
oluşturduğu ekonomik faaliyet temelli gruplar halinde yeniden teşekkül
etmektedir. Örgütün ortadan kalkması, yani kaybolması  değil dönüşmesi
söz konusudur. Sosyal ve iktisadi hayatın tüm yönlerinde ?kitlesel?
yerini ?moleküler?e bırakmaktadır.


Sanayi ekonomisinde temel iktisadi birim işletmeydi. Komuta ve
kontrol hiyerarşisinin kökleri tarım toplumundaki kilise ve orduya ait
olmakla birlikte sanayi toplumunda genişletilerek sanayi işletmelerinde
yaygın uygulama alanları bulmuşlardır. Bu dönemde, üst düzey
yöneticilerin birincil görevi işletmenin hacim olarak büyüklüğünü,
hasılatını ve kârlarını arttırmaktı. Bilgi çağında işe şartlar önemli
ölçüde değişmiştir. Bilginin işletme içinde etkin bir şekilde iletimine
ve işletme dışıyla etkileşim halinde olmasına imkan sağlayan
teknolojiler örgütlerde yapısal dönüşümlere neden olmaktadır.


Yeni ekonominin moleküler bir ekonomi olması, fizikten ödünç alınan
?molekülerleşme? kavramının kısaca incelenmesiyle net bir şekilde
anlaşılabilir. Fizikte, molekül bir maddeyi oluşturan en temel
elemanlardan biridir. Molekül, bir cisim parçalandığında hâlâ aynı
kimyasal özelliklerini gösterebilen en küçük parçasıdır. Bir madde
içindeki moleküller elektrik gücü sayesinde birbirlerine yapışık halde
kalabilmektedirler. Katı maddelerde molekülleri bir arada tutan itme ve
çekme gücü dengelidir. Moleküllerin madde içinde bir başka yere hareket
etme imkanları yoktur. Sıvılarda ise, moleküller yine aralarında bir
çekme gücü olmakla birlikte kolayca hareket etme kabiliyetine
sahiptirler. Likit kristal adı verilen organik bileşenler hem katı hem
de sıvı madde özelliği taşımaktadırlar. Bu maddelerde moleküller gruplar
halinde hareket etmektedirler. Herhangi bir çevre koşulu değiştiğinde
moleküllerin tepkisi de değişmektedir.
[xxxv]
[xxxvi]


Bu analoji, yeni ekonominin anlaşılmasında yardımcı olabilecektir.
Yeni işletmeler de moleküler yapıdadırlar ve birey temeli üzerinde
kurulmuşlardır. Bilgi işçisi (molekül insan) kendi başına bir iş birimi
olarak faaliyet göstermektedir. Motive olmuş, kendi kendine öğrenebilen
girişimci çalışanlar yeni araçlar yardımıyla değer yaratmak üzere bilgi
ve yaratıcılıklarını kullanabilecekleri şekilde yetkilendirilmişlerdir.
Yine, bu işçilerin oluşturacağı dinamik ekipler likit kristal içindeki
hareketli moleküllerin hareketleri gibi serbest ve esnek bir yapıda
olacaklardır. Söz konusu ekipler arasındaki ilişkiler ve etkileşim yeni
bilişim altyapısı aracılığıyla arttırılabilecektir.


5.Yeni ekonomi bir ağ ekonomisidir.


Yeni ekonomi iletişim ağlarıyla bütünleşen bir ekonomidir. Analog
hatlar yerine dijital iletişim ağlarının oluşması ve klasik ana
bilgisayar sisteminden web tabanlı sisteme doğru gerçekleşen kayma iş
dünyasında önemli dönüşümler neden olmaktadır. İletişim ağlarının band
genişliğinin artması veri, metin, ses, görüntü ve video şeklindeki
multimedya kaynaklarına kolayca ulaşıma imkan vermekte ve buna bağlı
olarak yeni kurumsal yapıların hızla ortaya çıkmasına imkan vermektedir.


Yeni teknoloji iletişim ağları küçük ölçekli işletmelere büyük
ölçekli işletmelerin sahip olduğu ölçek ekonomileri ve kaynağa ulaşma
gibi ana avantajlara sahip olma imkanı sunmaktadır. Öte yandan, büyük
ölçekli işletmelerin belli dezavantajları (katı bürokrasi, hiyerarşik
yapı, ve değişim güçlüğü küçük işletmelerde bulunmamaktadır. Büyük
ölçekli işletmeler ancak küçük akışkan gruplar halinde örgütlenirlerse
çeviklik, özerklik ve esneklik kazanabileceklerdir.


Bilişim teknolojileri ancak kendisi ile mümkün olan bir çok yeni
sektörün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Mesela, internet ve benzeri
iletişim ağları üzerinde elektronik ticaret yapabilmek ancak bilişim
teknolojisinin mevcudiyetiyle mümkündür. Nitekim, önümüzdeki 2-3 yıl
içerisinde 8 Milyar Dolar civarında gerçekleşeği tahmin edilen
[xxxvi]
[xxxvii] elektronik ticaretin yayılması ve belki de
gelecekteki ticaretin önemli bir bölümünü  oluşturacak olmasının mümkün
kılan koşulları bilişim teknolojilerine bağlıdır.


21.Yüzyılın bir gereği olarak bütün ülkeler ulusal bilişim
altyapılarını oluşturmak zorundadırlar. Tüm işletmeler de kendi içinde
bir bilişim altyapısı kurmalıdırlar. Yeni altyapı ekonomik faaliyetler
üzerinde elektrik ölçüsünde önemli bir etkide bulunacaktır. Yeni
ekonominin bilişim gücü olmaksızın işlemesi imkansızdır. Nitekim, ABD?de
teknoloji politikaları oluşturulurken ilk olarak desteklenecek 
teknoloji alanı bilişim olarak belirlenmiştir. Bu amaçla, federal
fonlardan desteklenecek AR-GE programları; daha güçlü bilgisayarlar,
daha hızlı bilgisayar ağları, daha sofistike yazılım geliştirme ve
ulusal bilişim otobanını gerçekleştirmeyi kapsamaktadır. Böylece,
19.Yüzyılda demiryollarının oluşturduğu toplumsal ve ekonomik etkiye
eşdeğer bir etki ülke çapındaki bilişim otobanıyla sağlanmaya
çalışılacaktır. [xxxvii]
[xxxviii]


6.Yeni ekonomide aracılar büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.


Üretici ve tüketici arasındaki aracılar dijital iletişim ağları
sebebiyle ortadan kalkacaktır. Aracı işletmeler, fonksiyonları ve
kişiler yeni değerler yaratamazlarsa ortadan kaybolacaklardır. Özel ve
kamu sektöründe bir çok kurum tüketicileriyle ağlar aracılığıyla
doğrudan temas kuracaklar ve aracılarını büyük ölçüde elimine
edeceklerdir. Mesela, oteller, havayolları gibi kurumlar rezervasyonlar
için acentalarla iş yapmak yerine doğrudan müşterilerine ulaşacaklardır.
Dolayısıyla, aracı kurumlar gelecekte yok olmak istemiyorlarsa yaratıcı
yenilikler düşünmek zorundadırlar.


Nitekim, Intel şirketi başkanı Andy S.Grove, bir açıklamasında ?
İnternet işlerin yapılması ve yürütülmesinde ara noktalarda bulunan bir
çok kişiyi bir deniz dalgası gibi silip süpürecek. Ben bu kişilerin
yerinde olsam şimdiden yaptığım işi internet kullanarak nasıl yapacağımı
düşünmeye başlardım? diyerek yukarıdaki yargıyı teyit etmektedir.
[xxxviii]
[xxxix]


7.Yeni ekonominin hakim sektörü üçlü bir oluşumdur


Sanayi ekonomisinde otomotiv anahtar sektör konumundayken, yeni
ekonomide hakim ekonomik sektör diğer tüm sektörlerin refah yaratmasına
giden yolu teşkil eden bilgisayar, iletişim ve eğlence sanayilerinin
bütünleşmesiyle oluşan yeni medya sektörüdür. Bu bütünleşme tüm
sektörlerin temeli haline gelmeye başlamaktadır. Yeni medya tüm sanat
etkinliklerini, bilimsel araştırmaları, eğitimi ve işletmeleri
dönüştürmektedir. İnsanların iş yapma, çalışma, eğlenme, yaşama ve
düşünme yöntemleri değişmekte, en önemlisi bu yeni sektör tüketim ve
üretim faaliyetlerine ilişkin değerler üzerinde büyük bir etki
yapmaktadır. [xxxix] [xl]


8.Yeni ekonomi yenilik temelli bir ekonomidir.


Yeni ekonominin ilkesi ?kendi ürününün modasını kendin geçir?
olacaktır. Eğer yeni ve başarılı bir ürün geliştirilmiş ve piyasaya
sürülmüşse, hedefin bu ürünün daha gelişmişinin ortaya çıkarılması ve
ilk ürünün modasının geçirilmesi olması gerekir. Çünkü, eğer bu ürünü
üretici geliştirmezse, bir başkası, muhtemelen rakipler onu modası
geçmiş hale getireceklerdir. Mesela, Microsoft firmasında çalışan
teknoloji uzmanlarından birine göre, Microsoft Windows 95?i piyasaya
sürmekle gene kendi ürünü olan tüm zamanların en çok satan yazılımı olan
DOS?un modasının geçmesine neden olmuştur. Microsoft?un ürün ve
standartlarla rekabet içinde belirlediği ilkelerden biri şudur:
?Sürekli yeni ürün geliştir ve periyodik olarak eski ürünleri modası
geçmiş hale getir? [xl]
[xli]


Yenilik yapma günümüz rekabetinde başarılı olmanın belki de en önemli
faktörüdür. Aşağıdaki örnekler bu konuda çarpıcı gerçekler olarak
görülmektedir:


1.1960?ların başında fotoğraf makinası üreticisi Canon, Xerox?un tam
bir hakimiyet sağladığı fotokopi makinası piyasasına girdi. 1980?lerin
başlarında IBM ve Kodak aynı piyasaya girmek için başarısız bir çaba
içindeyken, Canon satış miktarında piyasa lideri olmuştu. 1997 yılı
itibariyle de Xerox?un hemen arkasından çok az bir farkla sektör
ikincisidir.


2.1972 yılında yarı iletken üreticisi Texas Instruments hesap
makinası piyasasına girmişti. O sıralarda piyasa Hewlett-Packard, Casio,
Commodore, Sanyo, Toshiba ve Rockwell  arasında paylaşılmış durumdaydı.
5 yıl içinde TI pazarda liderliği eline geçirmişti.


3.1982 yılında Gannet Inc. 1700 günlük gazetenin bulunduğu kalabalık
bir alana yeni bir günlük gazeteyle girdi. 1993 yılı itibariyle, USA
Today yaklaşık 5 milyon okuruyla en çok satan gazetelerden biri
olmuştur.


Aslında, bu örneklerde görüldüğü şekliyle sanayi liderine yapılan
hücumlar büyük ölçüde başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Başarılı olanlar
ise, piyasa paylarını önemli miktarlarda arttırmaktadırlar. Yapılan
incelemelerde bu işletmelerin başarılarının ardında sanayi kolunda
geçerli olan kuralı değiştirmiş olmaları görülmektedir. Başarılı
hücumların en temel faktörü ise stratejik yeniliktir. Yine, aynı
araştırmalara göre oturmuş bir sektörde lider yapılan hücumun başarılı
olmasında radikal teknolojik  yeniliğin rolü sanılandan daha düşüktür.
[xli] [xlii]


Yenilik yapmanın sağladığı başarıya verilebilecek örneklerden biri de
Hewlett-Packard firmasının kişisel kullanım için lazer ve daha sonra
ink-jet yazıcıları geliştirmesidir. 1984 yılında HP ilk LazerJet
yazıcısını piyasaya çıkardığında daha önce olmayan yeni bir piyasanın
oluşmasına sebep olmuştur. HP daha sonra sürekli olarak daha kullanışlı
ve daha ucuz yazıları piyasaya sürmeye devam etmiştir. LazerJet bugün
evrensel olarak tanınmış bir standart markadır ve HP?de yenilik
faaliyeti kesintisiz devam etmektedir.
[xlii]
[xliii]


9.Yeni ekonomide üretici ve tüketici  farkı belirsizleşmektedir


Kitle üretiminin yerini büyük miktarlarda müşteri isteklerine göre
üretimin almasıyla birlikte, üreticiler bireysel tüketicilerin zevk  ve
ihtiyaçlarına uygun özel mal ve hizmetler oluşturmak zorunda
kalmışlardır. Yeni ekonomide tüketiciler fiilen üretim sürecine katkıda
bulunabilmektedirler. Chrysler, özel müşteri siparişine bağlı olan bir
arabayı 16 günde imal edebilmektedir. Yeni bilişim teknolojileri
müşterilerin üreticiler ile daha fazla etkileşim içinde olmalarına imkan
sağlamaktadır.


10.Yeni ekonomi bir hız ekonomisidir. 


Dijital veriler üzerine kurulmuş bir ekonomide, işletme başarısı ve
iktisadi faaliyetler açısından hız anahtar bir değişkendir. Ürün hayat
çevrimleri süratle kısalmaktadır. 1990 yılında otomobillerin kavramdan
üretime dönüşmesi 6 yıl almaktaydı. Şu anda bu süre iki yıl
düzeyindedir. Hewlett-Packard?ın Bilgisayar Sistemleri Organizasyon
yöneticisi şu anda HP?ın gelirlerinin büyük bölümünün bir yıl önce var
olmayan ürünlerden elde edildiğini belirtmektedir. Eski ekonomide bir
ürünün belirli bir gelir düzeyine ulaşması onyıllar alabilmekteyken,
günümüzde tüketici elektroniği alanında tipik hayat çevrim süresi iki ay
kadardır.


Bugünün işletmesi çevresel bilişim akımına anında tepki verebilen
gerçek zamanlı bir işletmedir. Müşteri siparişleri elektronik yoldan
alınmakta ve eş zamanlı olarak işlenmekte ve ilgili fatura ve belgeler
elektronik yoldan geri yollanmakta ve veri tabanları sürekli
güncellenmektedir.


Elektronik veri değişimi (EDI) işletmenin dış çevresiyle eş zamanlı
bilgi alışverişinde bulunmasını sağlayan güçlü bir sistemdir. Ancak,
günümüzde web tabanlı etkileşimli ortamlar hızla EDI?nin yerini
almaktadır. Web teknolojisi yardımıyla işletmenin müşterileri ve yan
sanayisi ile eş zamanlı iletişim kurması extranet olarak
adlandırılmaktadır. Extranetlerin EDI?ye göre daha kullanıcı dostu ara
birimlere sahip olmaları ve daha fazla sorgulama imkanı vermeleri
gelecekte kullanımlarının artacağını göstermektedir.
[xliii]
[xliv]


11.Yeni ekonomi küresel bir ekonomidir


İki kutuplu dünyanın ayrışmasından sonra, iktisadi duvarların önemli
ölçüde ortadan kalktığı, dinamik, yeni ve değişken küresel bir çevre
ortaya çıkmıştır. Bu durum, yeni ekonominin yükselişiyle ilgilidir.
Peter Drucker?ın belirttiği gibi ?Bilgi sınır tanımaz?. Artık yerel veya
uluslararası bilgi diye bir şey bulunmamaktadır. Bilgi anahtar role
sahip olduğuna göre, bireysel örgütler ister ulusal, ister bölgesel
isterse yerel alanda faaliyet göstersin sadece bir tek dünya ekonomisi
bulunmaktadır.


12.Yeni ekonomi sosyal problemleri beraberinde getirmiştir


Yeni bir ekonominin eşiğinde, güç, güvenlik, eşitlik, kalite, iş
hayatı kalitesi ve demokratik sürecin geleceği gibi bir takım sorunları
beraberinde getiren yeni bir politik ekonominin başladığı da
görülmektedir. Çalışma hayatında bilgi işçilerinin gerektiği şekilde
yönetilememeleri, veya gereken bilgi, yetenek ya da motivasyona sahip
olmayan insanların hayat standartlarındaki azalmalar önemli problemler
olarak ortaya çıkacaktır. Hemen her sektörde teknolojinin hızlı bir
dönüşüm başlatması bir çok kurumda ciddi dirençlerin gösterilmesine
neden olacaktır. Gelişen teknolojilerin diktatör rejimler tarafından
kötüye kullanılması ve nükleer teknolojinin teröristlerce elde edilme
ihtimali, iletişim ağları ve bilişim teknolojisinin küçük devletlerce
yerel savaşlarda kullanılması ve benzeri bir çok sorun  yeni
ekonomilerde dikkate alınması gereken konulardır. 




 


[i] [ii] John Bessant,Managing
Advanced Manufacturing Technology,
Blackwell,
Manchester,1991,s.9-12


[ii] [iii] Alvin Toffler,Üçüncü
Dalga,
Çeviren:Ali Seden,Altın Kitaplar, İstanbul,1981,s.32-33


[iii] [iv] Alvin Toffler,
Heidi Toffler, Yeni Bir Uygarlık Yaratmak, Çeviren.Zülfü
Dicleli, İnkılap Kitabevi, İstanbul,1996,s.23


[iv] [v] Peter Drucker,Kapitalist
Ötesi Toplum,
Çeviren:Belkıs Çorakçı, İnkılap
Kitabevi,İstanbul,1994,s.16


[v] [vi] İ.Melih Baş,
?Dalgalarla Gelen Gelecek Kurgubilimci Guru: Alvin Tofler?,AD
Business Notebook, Mart 1998,s.28


[vi] [vii] Veysel
Bozkurt,Enformasyon Toplumu ve Türkiye,Sistem Yayıncılık,
İstanbul,1996, s.31-32


[vii] [viii] Don
Tapscott,The Digital Economy,Mc Graw Hill, New York,1996,s.43
vd.


[viii] [ix] Tarik
A.Fathy,Telecity:Information Technology and Its Impact on City
Form
,Praeger, New York,1991,s.25


[ix] [x] James A.Senn,Information
Technology in Business,
Prentice Hall Int, New Jersey,1995,s.9


[x] [xi] Veysel
Bozkurt,a.g.e,s.34-38


[xi] [xii] Stuart
Carruthers, Simon Smith, ?Challenge of The Information Society?Information
Services and Use,Vol.17,No.4,1997,s.226


[xii] [xiii] P.Drucker,
Kapitalist Ötesi Toplum,s.18


[xiii] [xiv] Herbert
S.Dordick, G. Wang,The Information Society, Sage
Publications, Newbury Park, 1993, s.28


[xiv] [xv] Richard
Pastore, ?Competing Interests? Interview with M.E.Porter, CIO
Magazine, October 1995,www.cio.com


[xv] [xvi] Stuart
Carruthers, Simon Smith, a.g.e,s.226


[xvi] [xvii] J.A.Senn,a.g.e,s.12


[xvii] [xviii]
T.W.Malone,J.F.Rockart, ?How Will Information Techology Reshape
Organizations? Computers As Coordination Technology?
S.P.Bradley
vd,a.g.e,s.37


[xviii] [xix] George
Orwell,1984,the New American Library,27.baskı,New
York,1962,s.260-261


[xix] [xx] Nabi Avcı,Enformatik
Cehalet,
Rehber Yayınları,İstanbul,1990,s.132-133


[xx] [xxi] Cees
J.Hamelink, ?Enformasyon Devriminden Sonra Yaşam Sürecek mi??Der.Yusuf
Kaplan, Enformasyon Devrimi Efsanesi,Rey Yayınları,
İstanbul,1991,s.21


[xxi] [xxii]
H.S.Dordick,G.Wang,a.g.e,s.15


[xxii] [xxiii] Esther
Dyson,? Looking Ahead:Implications Of The Present Mirror, Mirror
On The Wall?
, Harvard Business Review,September-October
1997,s.24


[xxiii] [xxiv] Boris
Frankel,Sanayi Sonrası Ütopyalar,Çev.Kamil Durand,Ayrıntı
Yayınları,İstanbul,s.16


[xxiv] [xxv] Lester C.Thurow,Kapitalizmin
Geleceği,
Çev.Serpil Demirtaş,Nebil İlseven,Sabah Kitapları,
İstanbul,1997,s.73


[xxv] [xxvi] Djoen
S.Tan, Aad A.Uijttenbroek, ?Information Infrastructure Management:
A new Role For IS Managers?
Information Systems Management, Fall
1997, s.34


[xxvi] [xxvii] Stuart
Carruthers, Simon Smith,a.g.e, s.225


[xxvii] [xxviii] W.Chan
Kim,Renee Mauborgne, ?Fair Process:Managing in The Knowledge
Economy?
Harvard Business Review, July-August 1997,s.71


[xxviii] [xxix]
D.S.Tan,A.A.Uijttenbroek,a.g.m,s.34


[xxix] [xxx] Doug
Aldrich,Patrick Mc Hugh, ?Content Crisis? Information
Strategy, September 1997,s.18


[xxx] [xxxi] Don
Tapscott,The Digital Economy,s.44 vd


[xxxi] [xxxii] Ikujiro
Nonaka, ?The Knowledge Creating Company? Harvard Business
Review,November-December 1991, s.96-97


[xxxii] [xxxiii] Halime
İnceler,Teknoloji Yönetimi,Alcatel,Desnet
Yayınları,İstanbul,1998,s.252


[xxxiii] [xxxiv] Tom
Peters,Liberation Management,Pan Books,London,1993,s.116


[xxxiv] [xxxv] Tom
Davenport, ?The Virtual and The Physical?CIO Magazine,
November 1995,www.cio.com


[xxxv] [xxxvi] Don
Tapscott,a.g.e,s.53


[xxxvi] [xxxvii] Luc
Van Aelst, ?Taxing Cyberspace?, Information Strategy, June
1997,s.53


[xxxvii] [xxxviii]
Aykut Göker,Bilim,Teknoloji,Sanayi Üçlemesi,Sarmal
Yayınları,İstanbul,1995,s.150-151


[xxxviii] [xxxix]
Yurdakul Ceyhun, M.Ufuk Çağlayan,Bilgi Teknolojileri Türkiye İçin
Nasıl Bir Gelecek Hazırlamakta,
Türkiye İş Bankası Kültür
Yayınları, Ankara, 1997,s.35


[xxxix] [xl] L.Thurow,a.g.e,s.73


[xl] [xli] Michael
A.Cusumano,Richard W.Selby,Microsoft Secrets,Free Press,New
York,1995,s.145


[xli] [xlii]
Constantinos Markides, ?Strategic Innovation? Sloan
Management Review, Spring 1997,s.9


[xlii] [xliii] David
Packard,The HP Way,Harper Business,New York,1995,s.115-118


[xliii] [xliv] Tom
Walgium, ?What are Extranets?? CIO Magazine,March
1998,www.cio.com

Not: (Bu yazı Verimlilik Dergisi,1999/I
sayısında yayınlanmıştır)




Bilgi Toplumuna Geçiş Ve Bilgi Toplumunun Ekonomik Yönü

Bilgi Toplumuna Geçiş Ve Bilgi Toplumunun Ekonomik Yönü



Mustafa Kurt

Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensitüsü
mustafa.kurt@bilgiyonetimi.org
http://www.aku.edu.tr




GİRİŞ

Dünya tarihi boyunca sosyal ve ekonomik hayattaki gelişmeler her alanda devam etmiştir. Yerleşik hayata geçilmesiyle bir dönüm noktası yaşayan insanlık, bu aşamadan sonra ekonomide de dinamik bir yapı sergilemiş ve uğraş alanları günümüze kadar değişikliğe uğramıştır.

Sanayi devrimiyle beraber ekonomi sektörler açısından çeşitlilik kazanmıştır. Zamanla sanayileşmesini tamamlayan ülkeler bilgi toplumu karakteristiklerine yönelmişlerdir. Günümüzde, sanayileşen ülkelerin gelişmiş ülkeler kategorisine girdiği bir süreçten, yine aynı ülkelerin geri kalmış ülkeler haline geldiğini ve bilgi üreten ülkelerin gelişmiş ülke sınıfına dahil olduğu anı yaşıyoruz.

I. BİLGİ SEKTÖRÜ

1.1. Ekonomi Tarihinde Sektörler
Uygarlık tarihine bakıldığında toplumların kendilerini topyekün değiştirdikleri, yepyeni ve beklenmedik bir biçime girdikleri dönemlere rastlanmaktadır. Bu dönemlerden insanlık tarihinde en önemli iz bırakanlardan birincisi toprağa ve yerleşik hayata bağlayan tarım toplumuna geçiştir. İkincisi, tarım toplumundan kitle üretiminin, tüketiminin ve eğitiminin önemli olduğu sanayi toplumuna geçiştir. İnsanlık bugünlerde yeni ve köklü bir değişimin eşiğindedir. Uygarlık tarihindeki bu üçüncü köklü değişimin ?Bilgi Toplumuna? doğru olduğu/olacağı ifade edilmektedir. [1]

Baş döndürücü hızla ilerleyen teknoloji, bilim dünyasındaki son gelişmeler, dünyamızın yaşı göz önüne alındığında açıklanması hiç de kolay olmayan bir durumdur. İnsanın kendini keşfetmesi, bilgisinin değerini anlaması ve bunu kullanabilmesi yirminci yüzyılın sonlarına doğru gerçekleşebilmiştir. [2]

1.2. Sanayi Sektörünün Değer Yitirmesi

Tarım sektörünün hakim olduğu 18. yy. ekonomilerinde sanayini payı giderek artmaya başlamıştır. Başlangıçta sanayi toplumlarında, tarım sektöründe çalışanların toplam istihdamdaki ağırlığı % 80 dolaylarında iken bu oran günümüzde % 3?e kadar düşmüştür. Sanayi üretiminin payı ise en fazla % 50?lere kadar çıkmışken son dönemlerde bu oran tekrar % 30-40?lara kadar düşmüştür. Buna karşılık hizmet sektörünün payı % 60?ların üzerine çıkmış ve sanayi toplumuna doğru bir kayma gözlenmiştir.

Sanayi toplumunda 1970?li yıllarda petrol krizleriyle beraber sancılar başlamış, dünyanın hammadde kaynaklarının biteceği, sanayinin getirdiği çevre kirliliğinin insanlığın geleceğini nasıl tehdit ettiği sorgulanmaya başlanmıştır.

1.3.Ekonomide Yeni Yönelimler

Sanayi toplumlarında yaşanan sıkıntılar insanları yeni bilgi ve teknolojilere yönlendirmiş, bu durum yeni gelişmelerin insanlığa getireceği değişim ve dönüşümün sanayi toplumundan daha derin ve köklü olacağının habercisidir.

Mavi yakalı işçiler, bu yüzyılın ilk yarısında şaşılacak derecede hızlı büyüdü. Fabrika imalat işçileri, madenlerde, ulaşımda çalışanlar 1950?lerin ortalarına kadar, İngiltere, Batı Almanya, Japonya ve toplamının üçte ikisi ile Birleşik Devletler?de çalışan nüfusun gerçek çoğunluğunu teşkil ediyorlardı. Son kırk yıl içerisinde bu oran hızla düştü ve 1980?den sonra düşüş gözle görülebilir duruma geldi. Bugün Birleşik Devletler?de bu gruplar, I. Dünya Savaşı öncesine göre kıyasladığında küçük gruplar durumuna düşmüştür ve gelecekte de beşte bire kadar düşeceklerdir.

Bunlar sosyal yapıyı, toplumu, devleti, ekonomi ve siyaseti derinden etkileyen benzersiz gelişmelerdir. Daha şaşırtıcı ve benzersiz gelişme ise, bilgi işçileri grubunun hızla yükselişidir. Bu grup tarihin geleneksel gruplarının yerlerini hızla tersyüz ediyor. Aynı hızla, çalışan nüfusun çekim merkezi oluyor ve her gelişmiş ülkede ve sanayi sonrası toplumlarda en büyük grup halini alıyor. [3]

XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bilime dayalı teknoloji üretimi ve bilime dayalı endüstriler yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Bilişim teknolojilerinin yaygınlaşması ve bilişim teknolojileri kanalıyla sürekli üretilebilen, tekrarlanabilen ve paylaşılabilen bilgiye dayalı bilgi ekonomisine geçiş söz konusudur. Sanayi toplumunda mamül üretimi ön plandayken bilgi toplumunda bilgi üretimi ön plana geçmiştir. [4]

Yaşadığım bu bilgi toplumunda endüstri toplumunun ürünü olan temel kurumlar, son derece ciddi bir sarsıntı geçirmekte, zaman ve mekan kavramları değişmektedir. Fabrika üretiminin egemenliğindeki endüstri toplumunun sosyo-kültürel ve sosyo-politik yapısın oluşturan ulus-devlet, kitle örgütleri, modernite, akıl ve pozitivist bilim gibi kavram ve kurumlar yeniden sorgulanmakta, ya da son derece ciddi bir kriz yaşamaktadırlar. Endüstri toplumunda stratejik kaynağı oluşturan ?sermaye? yerini enformasyon toplumuna geçiş sürecinde ?bilgi? ye bırakmakta ve bilgiyi üreten kurumlar toplumun temel eksenini oluşturmaya başlamaktadırlar. [5]

Örgütlerin sosyal yapısında sosyal ağırlık merkezi bilgi işçisine doğru kaymıştır. Bütün gelişmiş ülkeler bilgi toplumları haline gelmektedirler. Karl Marx?ın kavramış olduğu şeylerden biri sermayenin yer değiştirebilme gücüydü. Sermaye, bu yönüyle toprak ve emek gibi diğer üretim faktörlerinden ayrılır. Kendine en çok paranın ödendiği yere gidebilir. Bilgi de artık gelişmiş bir ekonominin gerçek sermayesi haline gelmiş durumdadır.Bu değişimin altında yatan yalnızca bilgisayarların ve finansal oyunların yaygınlaşması değil asıl toplumun bilgi tabanındaki günümüzdeki muazzam kabarmasıdır. [6]

Ulus devletleri sanayi üzeri topluma geçişten kaynaklanan temel sorunları çözmekten acizdir. Ekonomik açıdan ulus devletler, sanayi devriminin ürünüdürler ve bu açıdan işlevlerini tamamlamış bulunmaktadırlar. Gelecekte belki tamamen bu kavram ortadan kalkmayacaktır ama gücünden çok şeyler kaybedecektir. [7]

Bugün artık iletişim teknolojisinin baş döndürücü bir hızla geliştiği bir çağda yaşıyoruz. Dünyanın evrensel bir köy haline geldiği, Gutenberg Galaksisi?nin yeni baskı tekniğinin yerine, görüntünün egemenliğini ilan ettiği bir ortamda; kitap kültürünün yerini görüntü kültürü almıştır. [8]

Bütün bu gelişmeler çağımızın ?bilgi çağı? olarak adlandırılmasını haklı kılmaktadır. Posta ve telgraf hizmetlerinden başlayarak artık her konuya ve tüm yerleşim birimlerine uzanabilen bilgisayar ağları bir ?bilgi toplumunu? yaratmıştır. [9]

1.4. Sanayi Toplumundan Bilgi Toplumuna

Geleneksel toplumda tarımsal üretim, sanayi toplumunda sanayi malları üretimi önemli olmuştur. Son dönem sanayi toplumunda hizmetler sektörü egemen sektör olurken, bilgi toplumunda bilgi sektörü önceliği olacaktır.

ABD?de 1870?de çalışanların yarısına yakının tarımda çalışırken 1990?da bu oran %2.4 olmuştur. Çalışan nüfus önce tarım sektöründen imalat sektörüne, daha sonra sanayi sektöründen hizmetler sektörüne kaymıştır. Ekonomik anlamda bilgi sektöründe çalışanların ulaşabileceği oran %50 civarında olacaktır. İngiltere ve ABD sanayileşmeye diğer ülkelerden daha önce başlamış olduklarından bu ülkelerde bilgi sektörünün genişlemesi tepe noktasına ulaşmıştır. Bilgi toplumunda bu hareketlilik devam ederek hizmet ve sanayi sektöründen bilgi sektörüne kaymalar olacaktır. Bu o kadar hızlıdır ki ileriki dönemlerde sanayi sektörünün üretimdeki payının %10?un altına düşmesi beklenmektedir. ABD?de imalat sanayinin istihdamdaki payı 1960?da % 34.8, 1980?de % 22,5 iken 2000 yılında %12?ye 2010 yılında da % 5?e düşeceği tahmin edilmektedir. [10]

Bu durum bilgi sektöründe meslek çoğalması ve farklılaştırmasına yol açacak ve bu sektörde hızlı bir gelişme olacaktır. Sanayi toplumunda işletmeler sosyo-ekonomik sürecin en önemli öznesi iken; bilgi toplumunda gönüllü topluluklar sosyo-ekonomik sürecin öznesidirler. Sanayi toplumunda özel mülkiyet, rekabet ve kar maksimizasyonu ön plana çıkarken, bilgi toplumunda müşterek katılım ve sosyal yarar belirleyici olmaktadır. [11]

2.BİLGİ TOPLUMU VE BİLGİ SEKTÖRÜ

2.1. Bilgi Toplumunun Temel Özellikleri

2.1.1. Bilginin Önem Kazanması

Yirminci yüzyıl sona ererken dünyada değişim hızlanmıştır. Değişim sonucu bilgi toplumu denilen bir toplum ortaya çıkmıştır. Bilgi toplumunda, en güncel bilgiye, en güncel teknolojiye ulaşan, başarıya daha kolay ulaşabiliyor. Ancak değişim ve bilgide sınır bulunmamaktadır. Her gün yukarıya doğru tırmanma sürüyor. Bunun için değişimi ve bilgi birikimini devamlı izlemek şart. Çağdaş iletişim tekniklerini bilmeye ve kullanmaya mecbursunuz. Bugün artık bir çok şey şeffaflaştı. Bilgiye ulaşmayı bilen, oturduğu yerden zaman ve para harcamadan istediği bilgiyi elde edebiliyor. [12]

Gelecekteki bir ofis çeşmesinin başında anlamsız bir konuşma düşünebiliyorum: ?Ne kadar bilginiz var ?? , ?İşviçre bulundurduğu bilgiler yüzünden büyük bir ülke!?, ?Bilgi Fiyat Endeksinin yükseldiğini duydum.? [13]

Yukarıdaki ifadeler şu an anlamsız görünse de 10 yıl önce dahi bugünkü gelişmelere inanamayacağımız gibi bugün de bu ifadeleri anlamsız bulmamız doğaldır. Bilgi toplumunun sürükleyici gücü ve en başta gelen kaynağı bilişim teknolojisinin ürünü olan bilgidir. Bilişim bilgisi bilgisayar sistemleri içerisinde bilimsel usüllerle işlenip elde edildiği için, ferdi keyfilik ve saptırmalardan uzak olması nedeniyle daha objektif bir özelliğe sahip olacaktır.

2.1.2. Globalleşme

Globalleşme günümüzde bir yandan milli ekonomilerin birbirleriyle karmaşık ilişkilere girmeleri, öte yandan artan bilgi ve enformasyon talebi, bilişim pazarının alabildiğine genişlemesine yol açmaktadır. Böylece bilişim sektörü hem milli hem de uluslar arası ölçekte lokomotif sektör haline gelerek globalleşme eğilimine girmektedir.

2.1.3. Bilgi Sektörünün Doğuşu

Bilgi toplumunda, bilişim bağlantılı sanayiler sonucu bilgi sektörü toplumsal yapıda önemli bir yer almaktadır. Bilgi toplumu haline gelen ülkelerde bilgi giderek hammaddenin, emeğin ve diğer kaynakların yerini almaktadır. Bu sebeple bilgi toplumunun en önemli sosyal grupları bilgi işçileri olacaktır. Bilgi sektörünün altyapısının devlet sektörü tarafından kurulmasıyla bilgiye dayalı insani sermaye ön plana çıkacaktır. Sanayi toplumunda tarım, sanayi ve hizmetler sektörü gündemde iken bilgi toplumunda buna bir de bilgi sektörü eklenmektedir. ABD gibi gelişmiş ülkelerde toplam işgücünün %50? sinden fazlasının artık bilgi sektörüyle ilgili iş dallarında çalıştığı bilinmektedir.

2.1.4. Çevre Koruma Şuurunun Gelişmesi

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçerken, kirlilik, çevre tahribatı ve doğal kayakların tükenmesi gibi problemler ortadan kalkarak, kirlilikten arıma, doğa ile uyum ve kaynak tasarrufu anlayışı devreye girmektedir.

Çevre sorunlarının ortaya çıkması,işletmelerde yeni bir bakışı zorunlu kılmıştır. Kararları alınmasında çevre önemli bir faktör olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Ancak,buradaki yaklaşım,sosyal ve ahlaki olmaktan çok,ekonomik bir harekettir. İşletmeler karlılıklarını arttırabilmek içi çevreyi göz önüne almaya başlamıştır. [14]

2.1.5. Gönüllü Kuruluşların Etkinleşmesi

Bilgi toplumunda gönüllü kuruluşlar ön plana çıkmaktadır. Bilgi toplumu aynı zamanda kuruluşlar toplumudur. Bu kuruluşlar birbirine bağımlı ama kavramları, görüşleri, değerleri açısından farklı şeylerdir. Gönüllü kuruluşlar daha bugünden toplumun ayrılmaz birer parçasıdırlar. Bu kuruluşlar halen Amerika?nın en büyük işvereni durumundadırlar. Her yetişkin Amerikalı?dan biri, (yaklaşık 90 milyon insan) haftanın en az üç saatinde ücretsiz memur olarak yani gönüllü olarak bu kuruluşlarda çalışmaktadırlar. Ne özel sektöre ne de devlete ait olan ?insanı değiştirmeye yönelik? kar amacı gütmeyen bu kuruluşlar, üçüncü sektör olarak bilgi sektöründe yerlerini alacaklardır [15]

2.1.6. Bilgisayarlaşma

Bilgi toplumunun en önemli özelliklerinden birisi bilgisayarın yoğun olarak kullanılacak olmasıdır. Konu ile ilgili uzmanlara göre, .bilgisayarın sanal ticaret aracı haline geldiği internetsiz bir ülkenin geleceği olamaz. Bilişim sistemlerinin insan hayatındaki rolü giderek büyümektedir. [16] Yani toplumun şekli bilgisayar ve iletişim teknolojisiyle çizilecektir. Bilgi toplumunda örgütlerin bilgiye dayalı hale gelmeleri, bilgisayarların ve haberleşme araçlarının gelişmesi ve entegre olması, robot teknolojisinin üretime girmesi örgütsel yapıları da değiştirecektir. Bu gelişmeler bir yandan işletmelerde niteliksiz iş gücünü ortaya çıkarmakta, bir yandan da bilgi uzmanlarının sayısının artmasına neden olmaktadır. [17]

2.1.7. Örgütlü Toplumun Güçlenmesi

Bilgi toplumunda, ortak özellikler, değerler ve amaçlar ile ortak mekan ve çıkarlara sahip kişilerin oluşturduğu sosyal gruplar teşkilatlanmış olarak sivil hayatta ağırlıklarını ve etkinliklerini göstereceklerdir. Bu gruplar çıkar çatışmasından çok çıkar uzlaşması ile şu andaki ve gelecekteki ortak amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik dayanışmacı gruplar olacaktır. [18]

3. EKONOMİK AÇIDAN BİLGİ TOPLUMU

Bilgi toplumu yeni meslek yapıları, yeni üretim ilişkileri ve yeni sosyal yapıları ile yoğun olarak bilginin üretildiği bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkacaktır. Bilgi çağı?bilgiye dayalı sanayi, ihtisas emeği yoğun, bilgi yoğun? üretim biçimlerinin üstünlüğü dönemi olacaktır. Bilgi toplumunda bireyleri ve girişimcileri bilgi üretmeye yönelten temel motivasyon, kendini gerçekleştirmeye yönelik başarı olacaktır. Söz konusu başarı yarışı, başarı rekabeti şeklinde olacak ve yalnız yerel seviyede değil global seviyede gerçekleşecektir.

Sanayi toplumunda ekonomik yapı pazara yönelik mal üretimi, sermaye birikimi, iş bölümü. Üretim ve tüketimin fabrika ve konut olarak ayrılması, üretimde uzmanlaşma, arz talep ilkesi ve rekabet gibi unsurlarca belirlenmekteydi. Bilgi toplumunda maddi malların üretimi yerine bilgiye dayalı üretimin ön plana çıkacağı, insani sermayenin esas kaynak olacağı, birlikte üretim ve kullanımda paylaşımın olacağı, toplumsal yararı gözetmenin önemli olacağı gibi temel özellikler ekonomik yapıyı oluşturacaktır.

Ekonomik yapı, sanayi toplumunun mübadele ekonomisinden, bilgi toplumunun sinerjik ekonomisine dönüşecektir. Bu durumda sanayi toplumunun arz-talep dengesine dayalı üretim ve fiyatların değişmesi ilkesi, yerini gerçekleştirilecek amaçlar ilkesine bırakacaktır. Amaç-araç ilkesi,. Ortak amaçların başarılması şeklinde toplumsal düzenin korunmasını sağlayacaktır.

Bilgi toplumu insanın, gelecekteki amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik çabaları bilişim teknolojisinin imkanları ile sürekli bilgi üretirken, sistemin temel özelliği yenilikler olacaktır. İnsanların amaçlarını ve kişiliklerini gerçekleştirmelerinde yeniliklerin kaynağı olan rekabet varlığını koruyacaktır.

Bilgi sektöründeki gelişmelere paralel olarak tarım, sanayi ve hizmet endüstrilerindeki üretimlerde de gelişmeler olacaktır. Bilişim bilgisinin tarım alanında kullanılmasıyla, bilgi toplumunda tarımsal üretimde büyük artışlar olacaktır. Getirilecek yeniliklerle ve genetik müdahalelerle her türlü iklim şartlarına uyum sağlayan bitki ve besin maddelerinin üretimi sağlanırken, beslenme ve açlık meselesine de kalıcı bir çözüm bulunabilecektir. Bilgi tabanlı endüstriler dört ana gruba ayrılacaktır. Bunlar bilgi endüstrileri, bilimsel bilgi endüstrileri, sanat endüstrileri ve etik endüstrileridir. [19]

Dört gelişmiş ülkedeki işgücünün sektörel dağılımına yıllar itibariyle bakarsak;

Tablo 1:Dört Gelişmiş Ülkede İşgücünün Sektörel Dağılımı

Sektör/Ülke
1890
1910
1930
1950
1970
1990

Tarım Sektörü
İngiltere
10.2
7.6
6.4
5.2
3.0
----

A.B.D.
37.2
31.1
20.4
11.9
3.1
2.4

Almanya
22.5
8.5
4.0

Japonya
19.3
6.3

Sanayi Sektörü

İngiltere
47.5
43.4
45.2
39.9
33.7
----

A.B.D.
28.1
36.3
35.3
38.3
28.6
18.5

Almanya
38.3
36.0
33.7

Japonya
32.0
36.6

Hizmet Sektörü

İngiltere
32.3
35.7
27.5
27.1
26.7
----

A.B.D.
22.3
17.7
19.8
19.0
21.9
32.3

Almanya
20.9
25.0
20.9

Japonya
24.1
22.0

Bilgi Sektörü

İngiltere
10.2
13.3
20.9
27.8
36.6
----

A.B.D.
12.4
14.9
24.5
30.8
46.4
46.8

Almanya
18.3
30.7
41.4

Japonya
24.6
35.0


Kaynak: ÇOBAN, Hasan, Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş, İnkilap Kitabevi, İstanbul, 1997, s. 43

ekonomi içinde sektörlerin işgücü dağılımı sürekli değişmiş ve bilgi sektörü istihdam yönünden gelişmiş ülkelerde hakim hale gelmiştir. Buda bilgi sektörünü vazgeçilmez bir konuma sokmuştur.

Gelişmekte olan ülkeler kalkınma stratejilerinde değişiklik yaparak bilgi toplumuna geçişi başlatabilirler. Bunun için gelişmiş ülkelerin terk ettikleri eski teknolojileri almaya dayalı sanayileşme stratejileri yerine, bilgi toplumu ve bilgi teknolojilerinin dinamizmini canlandırıcı ?yenilikçi strateji?ye geçmeleri ve bu amaçla politikalar geliştirmeye yönelmeleri gerekmektedir. Eğer böyle yapılırsa önümüzdeki on ya da yirmi yıl içinde şaşırtıcı ekonomik mucizelerin yer alması, üçüncü dünyanın yoksul ve geri ülkelerinin bile kendilerini değiştirmesi, göz açıp kapayıncaya kadar hızla büyüyen ekonomik güçler haline gelmeleri de mümkündür. [20]

SONUÇ

Sırasıyla tarımın ve sanayinin egemen olduğu ekonomilerde maddi unsurlar önem kazanmışken günümüzde bilginin egemenliği görülmektedir. Artık büyük fabrikaları, büyük alanları, büyük üretimleri olan işletmeler değil en iyi stratejiyi takip edenler, pazarlama, tedarik vb. sistemlerini en iyi kuranlar ve entelektüel sermayeden en iyi yararlananlar rekabette öndedirler. İnsanların kas gücü değil beyin gücü işletmeler için önemli konuma gelmiştir. Maddi sermayeden daha çok entellektüel sermayeye sahip olan işletmeler söz sahibi olmaya başlamışlardır. Ekonomik yönden güçlü olan ülkelerin bilgi sektörlerinin toplam istihdamda yer aldıkları paylara baktığımızda bilgi sektörünün ve bilgi işçilerinin dünya platformunda ne kadar önemli bir konuma geldiği açıkça görülmektedir. Bu cümleden olarak gerek işletmelerin gerekse ülkelerin güçlü olabilmesi için yapması gereken iş hiç şüphesiz bilgi çağının gerektirdiği şekilde beyinleri yönetebilmek olacaktır.

KAYNAKLAR

AYDIN, Emin, Değişen Bilgi Toplumu, Beta, İstanbul, 1996.

GATES, Bill, Önümüzdeki Yol, Arkadaş Yayınları,

Ankara, 1999.

ÇOBAN, Hasan, Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş, İnkılap

Kitabevi, İstanbul, 1997.

DRUCKER, Peter F., Yeni Gerçekler, Türkiye İşbankası

Yayınları, Ankara, 1992

DRUCKER, Peter F.,Bilgi İşi ve Bilgi Toplumu, İpek Yolu Dergisi (KTO), Sayı:134, Nisan 1999, s.41

İTO, Bilgi Ekonomisinde Elektronik Ticaret, İTO
Yayınları, İstanbul, 1998.

ÖZTÜRK, Azim, Küreselleşen Dünyada Yöneticilik,

Adana Nobel Kitabevi, Adana, 1998.

SABANCI, Sakıp, Başarı Şimdi Aslanın Ağzında, Mart

Yayınları, İstanbul, 1998.

SARIHAN, HALİME İ., Teknoloji Yönetimi, Desnet

Yayınları, İstanbul, 1998.

TOFFLER, Alvin-Heidi, Yeni Bir Uygarlık Yaratmak,

İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1994.

TOFFLER Alvin, Ekonominin Çöküşü, İnsan Yayınları,

İstanbul, 1991.

YOZGAT, Uğur, ?Bilgi Toplumu?, Öneri, Cilt: 1, Sayı:6, Ocak-1997



--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hasan, ÇOBAN, Bilgi Toplumuna Planlı Geçiş, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1997, s.5

[2] Uğur, Yozgat, Bilgi Toplumu, Öneri Yayınları, İstanbul, 1997, s.26

[3] Peter, DRUCKER, Bilgi İşi ve Bilgi Toplumu, İpek Yolu(KTO Dergisi), sayı:134, Nisan 1999, s.169

[4] H. İnceler, SARIHAN, Teknoloji Yönetimi, Desnet Yayınları, 1998, s.169

[5] İTO, Bilgi Ekonomisinde Elektronik Ticaret, İTO Yayınları, İstanbul, 1998, s.41

[6] Alvin-Heidi, TOFFLER, Yeni Bir Uygarlık Yaratmak, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1994, s.36

[7] Alvin TOFFLER, Ekonominin Çöküşü, İnsan Yayınları, İstanbul, 1991, s. 90

[8] Rıdvan, KARLUK, Küreselleşen Dünyada Uluslar arası Ekonomik Kuruluşlar ve Entegrasyonlar, Eskişehir, 1995, s.2-3

[9] Emin, AYDIN, Değişen Bilgi Toplumu, Beta, İstanbul, 1996

[10] ÇOBAN, s.49-50

[11] Azim, ÖZTÜRK, Küreselleşen Dünyada Yöneticilik, Adana Nobel Kitabevi, Adana, 1998, s.23

[12] Sakıp, SABANCI, Başarı Şimdi Aslanın Ağzında, Mart Yayınları, İstanbul, 1998, s, 86-89

[13] Bill, GATES, Önümüzdeki Yol, Arkadaş Yayınları, Ankara, 1999, s.22

[14] ÇOBAN, s.41

[15] Peter, DRUCKER, Yeni Gerçekler, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1992, s.201

[16] İTO, s.52

[17] ÖZTÜRK, s.7

[18] ÇOBAN, s.47

[19] ÇOBAN, s. 58-60

[20] Peter, DRUCKER, Bilgi İşi ve Bilgi Toplumu, İpek Yolu (KTO Dergisi), sayı: 134, Nisan 1999, s.41

2006-2007 Güz Dönemi Ders İçeriği

GüzModern toplumsal refahın ve iktisadi gelişmenin en önemli faktörlerinden birisinin teknolojik yenilikler olduğunda kuşku yoktur. Yenilikler devlet yönetiminden şirket yönetimine değin her düzeyde önem kazanmış, sadece kendine özgü bilim ve teknoloji politikaları alanında değil, yeniliğin veya teknolojik değişmenin ortaya çıktığı, insanları ve toplumları etkilediği her yerde, yüzlerce sorunun sorulmasına neden olmaktadır. Yenilik nedir? İcat nedir? Her icat yenilik midir? Modern yenilikler nasıl doğar? Eski icat ve yeniliklerden farkı nedir? Araştırma ve geliştirme faaliyetlerinin rolü ve etkisi nasıl ölçülebilir? Firma düzeyindeki A&G faaliyetleri ile devletlerin bilim ve teknoloji politikaları nasıl olmalıdır? vb. soruların cevapları, bu alanın en büyük otoritelerinden Chris Freeman ile Luc Soete tarafından, yaklaşık 30 yılda geliştirilmiş bu baş kitapta bulunabilir. Bu eser sadece meraklıların değil, konuya profesyonelce yaklaşmak isteyenlerin de yanlarından ayırmayacakları bir referans kitabı niteliğindedir. (Arka Kapak)
Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce) 526 s. -- 2. Hamur -- Ciltli -- 19 x 24 cm İstanbul, Temmuz 2003, 1. Basım
TÜBİTAK Yayınları, Temmuz 2003, 2. Hamur, Ciltli ISBN: 9754032912


TÜBİTAK Yayınlarını satan Kitapçılardan Temin edebilirsiniz.
İnternet Üzerinden alışveriş için
http://www.ideefixe.com/

1 . HAFTA: Dersin amacı kapsamı tanıtımı ve içeriğin dağıtılması

2.HAFTA : BİLİM TEKNOLOJİ VE POLİTİKALARININ ÖNEMİ Bilim-Teknoloji / Bilim ve Teknolojinin Önemi / Bilim-Teknoloji Politikaları ve Önemi / Politika Araçları / Yeni Yaklaşım http://ekutup.dpt.gov.tr/bilim/yucelih/biltek02.pdf

Türk Bilim Teknoloji Politikası
www.tubitak.gov.tr/btpd/btyk/BTYK1993-2003.pdf
3. HAFTA : 21. YÜZYILDA BİLGİ TOPLUMU Bilginin Önemi / Bilginin Üretilmesi / Bilgiye Erişme / Bilginin Derlenmesi / Bilginin Kullanılması / Üretim Tarzında Değişme / Bilgi Toplumuna Uygun Eğitim / Sosyo-Ekonomik Etkileşim / Bilginin Küreselleşmesi http://ekutup.dpt.gov.tr/bilim/yucelih/biltek03.pdf
4.HAFTA: BİLGİ OPLUMU VE EKONOMİK YANSIMALARI
Bilgi Toplumu ve Bilgi Toplumunun Ekonomik Yönü http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=186
2000 Yılına Doğru Bilgi Toplumu Üzerine Genel Bir Değerlendirme ve Bilgi Ekonomisinin Özellikleri Bahadır Akın http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=259
Sanayi Sonrası Toplum Kuramları, Mustafa Kemal Şan, İsmail Hira http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=269
Bilgi Çağında Bilgi Toplumu Ve Bilgi Ekonomisi , Prof.Dr. Mahmut Tekin, Arş.Gör.Ercan Çiçek http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=149
5. HAFTA : BİLGİ TOPLUMU VE TEKNOLOJİK DEĞİŞİM ve EKONOMİYE ETKİLERİ
Alkan Soyak, ?Teknolojik Gelişme: Neo-klasik ve Evrimci Kuramlar Açısından Bir Değerlendirme?, Ekonomik Yaklaşım, Cilt 6, Sayı 15, 1995 http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=149
TÜBİTAK, İnovasyonun Değişen Ortam ve Şartları, Hükümetlerin /Devletin Yeni Rolü, TÜBİTAK-BTP, Nisan 1999 (Full Text)
http://www.inovasyon.org/pdf/AYK.ODTUsem.99.pdf

İsmail Güneş, Dışsallıklar Teorisi ve Ağ Dışsallıkları
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=240

Oğuz Kara , Bilgi Ekonomisi?nin Olası Mikro Ekonomik Etkilerinin Teorik Analizi
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=460

Yrd.Doç.Dr.H.Naci Bayraç , Yeni Ekonomi?nin Toplumsal, Ekonomik Ve Teknolojik Boyutları
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=443

6. HAFTA : E-TİCARET

Nihal Mızrak Yıldırım, Uluslararası Hizmet Ticaretinin Gelişmesinde İnternet İle Elektronik Ticaretin Rolü Ve Türkiye
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=235

Murat Çetinkaya , Serdar Altınok , İbrahim Halil Sugözü , Elektronik Ticaret Ve Türkiye Ekonomisi Üzerine Olası Etkileri
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=244

Hüseyin Yılmaz, Elektronik Ticaretin Yeni Aracıları
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=529

İsmail Güneş Elektronik Ticaret Ve Kobiler İçin Yeni Fırsatlar
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=242

İsmail Güneş, Elektronik Ticaretin Vergilendirilmesinin Uluslararası Boyutu
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=241

Neslihan Coşkun , Elektronik Ticarette Vergilendirme Sorunları ve Uluslar Arası Düzeyde Çözüm Arayışlarının Türkiye Açısından Değerlendirilmesi
http://sosyalbilimler.cukurova.edu.tr/dergi.asp?dosya=203


7. HAFTA E-DEVLET

Oğuz Kara , Dış Ticaret'te E-Gümrük Ve Türkiye Uygulaması
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=622

Levent Uysal, İnternet ve E-Devletin Çıkış Yolları
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=540

Mete Yıldız, Elektronik (E)-Devlet Kuram Ve Uygulamasına Genel Bir Bakış Ve Değerlendirme,
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=536

Hakan Altıntaş, Sanal Bürokrasiden E-Devlete Teorik Yaklaşımlar
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=237

Esra Çayhan , Avrupa Birliği?nde E-Devlet
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=216

8. 9. HAFTA: Yenilik İktisadı Adlı Kitabın okunması ve Kitap Üzerine Tartışmalar

10. Hafta Yenilikçi/Yaratıcı Proje teslimi 23 Kasım 2006?dır.

11-12-13. Hafta: Seçilen Öğrenci Projelerinin Sunumları: Her öğrenci hazırladığı konuda sunumunu sınıfta yapacaktır. Projeler 30 Kasım 2006 Tarihinde MS-Word formatında elektronik ortamda teslim etmek zorundadır. Sunumların sırası daha sonra belirlenecektir.


*****************************************************

1. YENİLİKÇİ PROJELERİNİZ: (% 30)

Yenilikçi/Yaratıcı Projeler: Her öğrenci bilgi teknolojileri konusuna giren alanlarda yenilikçi ve yaşamı kolaylaştırıcı proje hazırlayacaklardır. Projeler tek kişilik olup grup çalışması yapılmayacaktır. Projenin hazırlanmasında göz önüne alınacak temel konu başlıkları şunlardır.
Konunun Tespiti
Projenin Amacı
Benzer hizmet/ürünler
Yenilikçi projenin Ekonomik Maliyetleri
Yenilikçi Projenin Katma değer yaratıcı özelliği ve beklenen Faydaları
Sonuç
Kaynaklar

Yaratıcı Projelerin son Teslim Tarihi 23 Kasım 2006?dır . Bu açıklama 26 Eylül 2006 Tarihinde yapılmıştır. 2 aylık Süreniz bulunmaktadır. Bu süre herhangi bir nedenden ötürü uzatılmayacaktır.

2. DÖNEM PROJENİZ: (%30)

Dönem Projesi: Her öğrenci aşağıda Belirtilen konularda yapılacak olan dönem projeleri hazırlayacak ve sınıfta sunumunu yapacaktır. Dönem Projesi hazırlanırken http://sosyalbilimler.cu.edu.tr/ adresinden erişebileceğiniz
Dönem Projesi Yazım Kuralları ve Lisansüstü Tezler Yazım ve Basım Yönergesine uygun yazmak zorunluluğu vardır. Bu esaslara göre yazılmayan projeler şekil koşullarını sağlamadığından ötürü değerlendirmeye alınmayacaktır ve BAŞARISIZ kabul edilecektir. Dönem Proje konularınızı 1 hafta içerisinde belirleyerek çalışmaya başlayınız. Aşağıda verilen 21 konudan dilediğinizi seçebilirsiniz. Projeler Microsoft Word ile yazılacaktır ve sayfa sınırlaması yoktur. Ödevler Elektronik ortamda ve 1 adet yazıcı çıktısı alınarak teslim edilecektir.
Ödevlerin son Teslim tarihi 30 Kasım 2006 ?dır. Sunumlar bu tarihten önce yapılabilir.

Proje Konuları :
Türkiye?de E-Devlet Uygulamaları
Elektronik Oylama
Uzaktan Eğitim Teknikleri ve Uygulamaları
Elektronik Ticaretin Ekonomi açısından yarattığı değişimler
Elektronik Ticarette Vergileme Sorunları
Bilgi Edinme Hakkı Uygulaması ve Test Edilmesi
Bilgi Teknolojilerinin Medya Yayıncılığında Yarattığı Değişimler
Bilgi Teknolojilerinin yarattığı pozitif ve Negatif Dışsallıklar
Ağ Ekonomisi
10. İnternet Arama Motorları ve Çalışma Prensipleri
11. Belediyelerde İnternet Uygulamaları
12. Sosyal Güvenlik Kurumlarında İnternet Uygulamaları
13. Maliye Bakanlığının Bilgi Teknolojisine Dayalı Uygulamaları
14. Özgür yazılım Uygulamalarının kamu kurumlarında kullanımı ve Avantajları
15. Bilgi Teknolojileri ve güvenlik
16. Türkiye?de Online Bankacılık
17. Sanal Suç Kavramı ve Tehditler yasal düzenlemeler
18. Bilgi ve iletişim Teknolojilerinin Finansal Piyasalar Üzerine Etkisi
19. Bilgi ve iletişim Teknolojilerinin İnsan Kaynakları Hizmetlerine Etkisi
20. Sayısal( Digital ) İmza Türkiye?de ve Dünyada Uygulanması
21. E-Ticaret ve Kobilerin Geleceği

********************************************************
3. FİNAL SINAVI (%40)

Final Sınavında Dönem içinde işlenen konular ve Yenilik İktisadı Kitabından sorumlusunuz. Final Sınavının Ağırlığı %40 dır.

Dersle İlgili Tüm yazışmalar, tartışmalar 1. eğitim öğrencileri için http://groups.yahoo.com/group/maliyeyukseklisans/ 2. eğitim öğrencileri için http://groups.yahoo.com/group/maliyemaster/ adresi üzerinden yapılacaktır. Maliye bilişim grubuna tüm öğrencilerimizin gruptaki tüm hizmetlerden ve dosyalardan faydalanabilmeleri için yahoo e-posta adresiyle üye olması önerilir. Başka bir e-posta adresiyle üye olanlar sadece mesaj alıp gönderebileceğinden önerilmemektedir.


Kişisel Duyurularım ve Dersin Sınav Sonuçlarını kişisel web sitemden takip edebilirsiniz.
http://www.sanalderslik.com/
http://www.ismailgunes.com/

Çarşamba, Aralık 15, 2004

Uzun Süreçte Küreselleşme

UZUN SÜREÇTE KÜRESELLEŞME: BİR SİHİRLİ KAVRAMI TARİHTEKİ YERİNE KOYMA DENEMESİ
Burak ÜLMAN*
Rastlantı mıdır, değil midir tartışmasını -şimdilik- bir yana bırakacak olursak, 90?lı yıllardan bu yana ?küreselleşme? kavramının popülaritesinin ve kullanımının arttığını söylemek yanlış olmaz. Sihirli kavram yaklaşık olarak son on yıldır toplumların karar alma mekanizmalarında yetki ya da etki sahibi olan bütün gruplar, yani siyaset adamları, bürokratlar, iş adamları, askerler, yazılı ve görsel medya çalışanları, meslek kuruluşları, akademisyenler vs., tarafından sık sık kullanılmaya başlanmış ve hem günlük/pratik hayatta hem de akademik çalışmalarda temel bir referans noktası olma özelliğini kazanmıştır.
Küreselleşme kavramının pratik alanlardaki kullanımlarında ?küreselleşmenin neyi ifade ettiği?ne dair tartışmalı bir durum olduğu söylenemez. Kavramın bu alanlardaki kullanımı, ki buna ?popüler küreselleşme söylemi? demek yanlış olmaz, kavrama yönelik kuramsal düzeyde herhangi bir analiz gerektirmeksizin, küreselleşme adı altında yeni bir sürecin varlığından şüphe duymamakta ve bunun göstergesi olarak da yeni bir çok olguyu işaret etmektedir. Bu olgulara örnek olarak başlıca şu gelişmelerin sayıldığı gözlenmektedir: Yeni enformasyon ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi; Sovyetler Birliği?nin dağılmasıyla tescillenen neo-liberal görüşün zaferi; uluslararası bir finans ağının oluşması; kültür, sanat, eğlence ve tüketim alanlarında yeknesak formların oluşması; başta ticaret ve finans konularında olmak üzere uluslararası kuruluşlar tarafından yürütülen ve etkinliği giderek artan uluslararası uygulamalar; işletme, odit ve danışmanlık gibi hizmetlerin dünya çapında yaygınlaşması; çokuluslu şirketlerin hem sayıca artmaları hem de faaliyet alanlarını genişletmeleri; kamu politikalarında teknik/faydacı akılcılığa artarak verilen önem ve devletin yeniden sorgulanan rolleri.
Sermaye-medya-siyaset üçgeni başta olmak üzere belirli çevrelerce pompalanan ve yukarıda sayılan gelişmeleri yeni olarak nitelendiren popüler küreselleşme söyleminin epistemolojik ve ontolojik temelleri çok açıktır. Bu söylemin epistemolojik temeline göre söz konusu gelişmelerin geçmişle bir bağlantısı yoktur: Ne bunlara benzer gelişmeler daha önce görülmüştür, ne de bu olgular herhangi bir tarihsel gelişimin sonucunda ortaya çıkmışlardır. Bunlar, toplumsal ilişkilerden bağımsız bir şekilde, birdenbire ve kendiliklerinden oluşa gelmişlerdir. Söylemin ontolojik yapısı ise -epistemolojik temelinin doğal bir sonucu olarak- küreselleşmeyi ?yeni gelişmelerin tümünü kapsayan bir süreç? olarak algılamaktadır. Özetle, bu söyleme göre ?küreselleşme sürecinde bir takım olaylar insanoğlunun kontrolü ve istemi dışında kendiliğinden meydana gelmektedir?.
Tarihsel perspektiften yoksun bu popüler küreselleşme söylemin kurulu olduğu epistemolojik ve ontolojik temellerin ne kadar sağduyulu olduklarını sınamak çok zor değildir. Örneğin Marx ve Engels?in 150 küsur yıl önce kaleme aldıkları ?Komünist Manifesto?da feodal toplum yapısından kapitalist toplum yapısına geçiş sürecini tasvirleri bu konuda anlamlı ipuçları vermektedir[1]:
?Burjuvazi, üretim araçlarının, ve böylelikle üretim ilişkilerinin ve, onlarla birlikte, toplumsal ilişkilerin tümünü sürekli devrimcileştirmeksizin varolamaz. (...) Üretimin sürekli altüst oluşu, bütün toplumsal koşullardaki kesintisiz sarsıntı, sonu gelmez belirsizlik ve hareketlilik, burjuva çağının bütün daha öncekilerden ayırt eder. (...) Ürünleri için sürekli genişleyen bir pazar gereksiniminin itmesiyle, burjuvazi, yeryüzünün dört bir yanına yayılıyor. Her yerde tutunmak, her yerde yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır.
Burjuvazi, dünya pazarını sömürüsüyle, her ülkedeki üretime ve tüketime kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından, üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hala da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir olum-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bilgelerden getirilen hammaddeleri isleyen ve ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. Ülkenin üretimiyle karşılanan eski gereksinimlerin yerini, karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinimler alıyor. Eski yerel ve ulusal yalıtımın ve kendine-yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü karşılıklı-ilişkileri, evrensel karşılıklı-bağımlılığı alıyor. (...)
Burjuvazi, bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile, son derece kolaylaşmış iletişim araçları ile, bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Metalarının ucuz fiyatları, bütün Çin Seddini yerle bir eden, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorlayan, ağır toplar oluyor. Bütün ulusları, yok etme tehdidiyle, burjuva üretim tarzını benimsemeye zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsetmeye yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi imgesinden bir dünya yaratıyor.?
Marx ve Engels?in 1847-8 yıllarında tasvir ettikleri gelişmeler bugün de büyük bir oranda geçerlidir, ve yaşadığımız dönemin çok özel, çok farklı olduğu ve birden bire oluşageldiği düşüncesi ekseninde şekillenen popüler küreselleşme söylemini yanlışlamaktadır.
Bu çalışmanın asıl odak noktası küreselleşmenin popüler söylemi üzerine değil, akademik boyutu üzerine olacaktır. Bu çerçevede çalışmada ulaşılmak istenen başlıca üç hedef vardır. Birinci hedef küreselleşme kavramının sosyal bilimler kapsamanda nasıl ele alındığının ana hatlarıyla tespit edilmesidir. İkincisi, bu tespitler sonucunda geliştirilen eleştiriler çerçevesinde, kavramı daha sağlıklı analiz etmek imkanını tanıyan yöntemin tanımlanmasıdır. Üçüncü ve son hedef ise, tanımlanan yöntem ışığında, küreselleşmenin analiz edilmesidir.
SOSYAL BİLİMLER VE KÜRESELLEŞME
Kronolojik olarak bakıldığında, akademik çevrelerde küreselleşme kavramını ilk olarak 80?lerde ?işletme? ve ?finans? dallarının kullanmaya başladıkları, 90?lardan sonra ise ?sosyoloji?, ?kültür ve medya çalışmaları?, ?uluslararası ilişkiler?, ?siyaset bilimi? gibi sosyal bilimlere ait birçok disiplinin de bu kervana katıldıkları gözlenmiştir.[2] Söz konusu disiplinlerin kavramı kendi perspektifleri çerçevesinde ele almaları sonucunda birbirinden çok farklı küreselleşme analizleri ortaya çıkmıştır. Taylor ve Flint?e göre bu küreselleşme analizleri sekiz farklı boyutu dile getirmektedirler[3] :
1. Ekonomik küreselleşme: Çokuluslu firmaların dünyanın her yerinden sermaye ve emek kullanan yeni ?küresel üretim sistemleri?ne geçmesi;
2. Siyasal küreselleşme: ?Serbest pazar ekonomisi?, kamu harcamalarının kısılması, özelleştirmeyi, vs. öngören ?neo-liberal? politikaların tüm dünyaya yayılması;
3. Sosyal küreselleşme: ?Dünya toplumu? fikirlerinin yaygınlaşması, uluslaraşırı sivil toplum hareketlerinin yaygınlaştığının düşünülmesi;
4. Teknolojik küreselleşme: Başta İnternet olmak üzere ?bilişim teknolojileri?nin yaygınlaşması;
5. Finansal küreselleşme: ?Dünya sermaye piyasaları?nın artan karşılıklı bağımlılıkları ve ortaklıklar kurmaları;
6. Coğrafi küreselleşme: Artan iletişim ve ulaşım imkanlarıyla oluşan ?sınırsız dünya? fikri;
7. Kültürel küreselleşme: Başta Amerikan olmak üzere Batılı Kültürel değerlerin egemenliğinde tek boyutlu bir ?dünya kültürü?nün oluşması ve ?küresel ürünler?in tüketilmesi;
8. Ekolojik küreselleşme: Sınır tanımayan ?küresel ekolojik sorunlar?ın ortaya çıkışı ve ortak eylem planı gerektirmeleri.
Yukarıdaki tasniften de anlaşılacağı üzere sosyal bilimler kapsamındaki hemen hemen her disiplin, kendi uzmanlık alanı içerisinde, küreselleşmenin farklı bir boyutunu ele almaktadır. Ancak sosyal bilimler geleneğinde ?normal? olan çok parçalı / çok disiplinli yapının küreselleşmeye yönelik bütünselci bir bakış açısı üretmek yolunda yetersiz olduğu ortadadır. Bu parçalı yapı, bütünselci bir analize ulaşılabilmesini engelleyen kuramsal ve yöntemsel sorunları beraberinde getirmektedir.
Kuram aşamasındaki temel sorun incelenen konunun -küreselleşmenin- nasıl ele alındığı ile ilgilidir: Denilebilir ki akademik çevreler küreselleşme olarak adlandırılan olgunun neden ve nasıl oluştuğu gibi temel soruları cevaplandırmaya çalışan tutarlı kuramlar üretmek yerine, tıpkı popüler küreselleşme söylemi gibi, kavramı salt sonuçları/etkileri çerçevesinde ele almaktadırlar. Bu sebeple de küreselleşmeyi ?dünyanın bir ucundaki gelişmelerin dünyanın öteki ucundaki toplumları etkileyecek türden bir toplumlar arası bağlantının kurulma süreci?[4] olarak nitelendiren analizlerle sık sık karşılaşılmaktadır. Küreselleşmeye tarih dışı bir nitelik kazandıran bu yaklaşımlar, ?neden? ve ?nasıl? sorularına gereken önemi atfetmemektedirler.
Yöntem aşamasındaki temel sorun ise, her disiplininin analitik olarak bölünebilen ancak birbirinden bağımsız olmayan parçalardan oluşan bir bütünün tek bir parçası üzerine odaklanması yüzünden küreselleşme hakkında bütünselci bir analize ulaşmanın mümkün olmamasıdır. Söz konusu analizler küreselleşmenin Taylor ve Flint?in yukarıda sınıflandırdığı ekonomik, ekolojik, kültürel, teknolojik, vs. gibi boyutlarından salt bir tanesi üzerinde yoğunlaşmakta, tüm boyutların birbirleriyle olan ilişki ve etkileşimlerini değerlendirmeye katmamaktadır. Bu yöntem, küreselleşmeyi ister istemez parçalamakta, ayrı ayrı fenomenlere indirgemekte ve sanki bütün bu fenomenlerin kendilerine özgü (ve birbirlerinden bağımsız) bir varlık sebebi ve geçmişi olduğu düşüncesini desteklemektedir[5].
Parçalanmış küreselleşme analizlerini aşmak isteyen yaklaşımlar da yok değildir. Küreselleşmeyi ?zaman-mekan sıkışması?[6] sonucunda ?dünyanın küçülmesi?[7] olarak nitelendiren ve disiplinler-üstü bir görüntü çizen bu analizlerin temel referansı teknolojik yeniliklerdir. Kapitalist sistemin özünde var olan verimlilik, rekabet, araçsal akılcılık gibi temel motivasyonların doğal bir sonucu olarak gelişen teknolojik yeniliklere endeksli bu analizler küreselleşmenin özünü yansıtamamaktadır. Telgraf, demiryolu, buharlı gemi, telefon, radyo, hava taşımacılığı, televizyon, İnternet, uydu haberleşme sistemleri, vs. gibi teknolojik yeniliklerin hepsi -kendi dönemlerinde- ?zaman-mekan sıkıştırması? yapan, ?dünyayı küçülten? yenilikler olarak algılanmışlardır. Özellikle İnternet ve görsel medyanın ?bilgi akışını? çok geniş kitlelere ve çok hızlı bir şekilde ulaştırdıkları doğrudur, ancak, küreselleşme bu tanımlamanın ötesinde bir şey olsa gerekir.
Sermaye-medya-siyaset üçgeni başta olmak üzere belirli çevrelerce pompalanan popüler küreselleşme söylemi, daha önce de belirtildiği gibi, ?küreselleşme adı altında bir takım olayların insanoğlunun kontrolü ve istemi dışında kendiliğinden meydana geldiği? fikri üzerine yapılanmaktadır. Akademi ise, yukarıda kısaca özetlenen kuram ve yöntem aşamasında yapılan temelli hatalar sonucunda bu popüler küreselleşme söylemine bilimsel destek ve inanırlık sağlamaktadır.[8] Bu açıdan, her şeyden önce, sosyal bilimlerin birçok disiplinin ilgi alanına giren küreselleşme, yoksulluk, açlık, doğanın geri dönülmez bir şekilde tahribatı, aşırılık taşıyan siyasal akımların yükselişi, vs. gibi temelli sorunsallara yönelik açıklayıcı / sağlıklı analizler yapmaya imkan verdiği düşünülen yöntemin temel özellikleri tespit edilmelidir. Bir sonraki bölümün amacı budur.
KÜRESELLEŞME İÇİN BİR YÖNTEM ÖNERİSİ
Başta siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlardaki birçok değişimin sorumlusu olarak tanıtılan, dolayısıyla günlük hayatımızın her safhasına nüfuz etmiş küreselleşme gibi bir kavramın, akademik çevrelerce nasıl ve ne ölçüde ele alındığının incelenmesi, sosyal bilimlerin akademik yapılanmasında bazı sorunlar olduğu hakkında şüpheler yaratmaktadır. Küreselleşme örneğinde karşılaşılan akademik basiretsizliğin nedenlerinin anlaşılabilmesi, ancak bugünkü şekliyle sosyal bilimler yapısının tarihsel olarak nasıl oluştuğunun incelenmesiyle mümkündür. Ayrıca bu inceleme, söz konusu tıkanıklıkları aşacak türden alternatif bir yöntem tespit edilmesi yolunda da anlamlı ipuçları verecektir.
Günümüz bilim dünyasının akademik yapılanması kökenleri Aydınlanmaya kadar geri giden Avrupa merkezli bir toplumsal gelişimin sonucudur.[9] Batıda Aydınlanma ile birlikte toplumun, geçmiştekinin aksine doğaüstü güçlere değil, gelişimini belirleyen yasalardan başka bir şeye bağımlı olmadığı fikri önem kazanmaya başlamıştı. Bu fikirsel dönüşüm doğa bilimlerindeki ilerlemenin sonucunda gerçekleşmişti. Doğa bilimlerindeki hızlı ilerlemeler sayesinde öyle bir aşamaya varılmıştı ki, dünyanın o döneme kadar karanlıkta kalmış pek çok cephesi artık aydınlanmış bulunuyordu; kimyasal maddelerin bileşimi, atom, molekül, canlı hücresi ve türlerin evrimine ilişkin keşifler, o döneme kadar ancak mekanikte uygulama alanı bulan bilgiyi kat kat zenginleştirmişti. Doğa bilimlerindeki bu ilerlemeler sosyal bilimlerin yapılanmasında etkili oldu ve 19. yüzyılın ortalarında, toplumsal bir bilimin hedefini doğa bilimlerine göre tanımlamak eğilimi ağırlık kazanmaya başladı. İnsanoğlu ve toplum canlı varlıklar olarak görülüyor, dolayısıyla doğa bilimlerinin yeni dallarında geliştirilen yöntemlerle çözümlenebilecekleri düşünülüyordu.[10]
?Bu durumda 19. yüzyıla egemen olan zihniyetin, insan ve toplum bilimlerinin de zamanla en az doğa bilimleri kadar ?sağın? (yetkin) olabileceklerine, çünkü nasıl doğanın bağlı olduğu doğa yasaları varsa, insan ve toplumun da bağlı olduğu benzer yasaların bulunduğuna inanması şaşırtıcı değildi?[11]. Bu pozitivist düşünsel gelişmenin doğal bir sonucu olarak da sosyal bilimlerde, doğa bilimlerininkine benzer bir yapılanmanın temelleri atılmış ve iktisat, siyaset, sosyoloji, antropoloji, vs. gibi alt disiplinler belirginleşerek aralarındaki sınırlar çizilmiştir. Ancak doğa bilimleri disiplinlerinin -aralarındaki sınırlar çok iyi belirlenmiş olmalarına rağmen- geliştirdikleri disiplinlerarası yardımlaşma ve dayanışma geleneği, sosyal bilimler yapılanmasında gerçekleştirilememiş, ?rekabet? olgusu daha ön plana çıkmıştır.
Bu arada sosyal bilimlerdeki kopukluğun kapitalizmin gelişimiyle olan diyalektik ilişkisi de unutulmamalıdır: Sosyal bilimlerde akademik yapılanma kapitalizmin iç dinamiklerine ve kapitalist gelişmenin gereklerine uygun bir şekilde oluşmuştur. Aydınlanma sonrası Avrupa?sında, kapitalizmin itici gücü olan ?işlevsellik?, ?verimlilik?, ?kârlılık? ve ?araçsal akılcılık? gibi temel prensipler en ön plana çıkmışlardı[12]. Toplumsal ilişkiler ve yapılar bu prensiplere göre yeniden şekillendi; siyasal alanda modern devlet ve ekonomik alanda özel teşebbüs gibi kurumlar yaygınlaştı. Eğitim de bu prensipler ve kapitalist gelişmenin sonucunda ortaya çıkan yeni kurumların ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırıldı. Sosyal bilimler kapsamında yer alan disiplinler bu dönüşümden -doğal olarak- nasibini aldılar ve uzmanlaşma adı altında birbirleri arasındaki sınırları kalınlaştırdılar.
Uzmanlaşmış akademinin bölünmüş yapısı, Robert Cox?un da belirttiği gibi, kendisine büyük bir avantaj sağlar: Bölümler (yani disiplinler) sınırlı değişkenleri değerlendirmeye alarak ceteris paribus prensibiyle hareket ettikleri için çözüm üretebiliyor gözükmektedirler[13]. Ancak bu yanıltıcıdır, çünkü çözüm önerileri tek boyutludur: Ekonomik sorunlara yönelik çözümler sosyal sonuçları, sosyal sorunlara yönelik çözümler siyasal sonuçları, siyasal sorunlara yönelik çözümler kültürel sonuçları, vs. göz önüne alınmadan formülize edilmektedir. Bu tek boyutlu yaklaşımların amacı toplumsal ilişkiler düzenini tehdit eden sorunların, düzenin yapısını değiştirmeksizin, en az zararla atlatılmasını sağlayacak türden çözüm yollarını bulmaktır.
Sonuç olarak -bugünkü haliyle- sosyal bilimler toplumsal gelişmeleri ve gerçeklikleri açıklayabilen ?bütünselci? analizler yapılmasının önünde büyük bir engel teşkil etmektedir ve ?yoksulluğun yaygınlaşması?, ?açlık?, ?küresel ekolojik sorunlar?, ?etnik çatışmalar?, ?organize suç?, ?uluslararası terörizm?, gibi insanlığı birinci dereceden ilgilendiren temelli sorunlar hakkında ne açıklayıcı olabilmek ne de alternatif çözüm yolları üretebilmek aşamasında başarılı olmaktadır. Ancak bu noktada bu yapılanmanın tamamen terk edilmesini, yerine yeni bir yapının kurulmasını önermek safdillilikten öteye geçmez. Bu yapılanma -her ne kadar zafiyetlerle dolu da olsa- tarihi temelleri olan toplumsal bir gelişmenin sonucunda oluşmuş bir gerçekliktir. Temelli toplumsal sorunlara çözüm yine bu akademik yapılanmanın içerisinden çıkmak durumundadır. Yukarıda sadece birkaç örneği verilen sorunlara yönelik daha açıklayıcı / sağlıklı analizler yapmaya imkan verdiği düşünülen yöntemin temel özelliği ?disiplinlerarası? olmasıdır.
Disiplinlerarası yaklaşım, doğası gereği, karşılaşılan sorunlara teknik bir aksaklık gözüyle bakmaz. Bu yaklaşım toplumsal ilişkilerin ekonomik, siyasal, kültürel boyutlarıyla bir bütün olduğunu kabul eder ve bu çerçevede karşılaşılan sorunları bütün boyutlarını göz önüne almaya çalışır. Uzmanlaşmaya karşı değildir; rekabete ve rekabet sonucu oluşan kopukluğa karşıdır. Ancak ve ancak disiplinlerarası bir yöntem, her disiplinin kendi içerisinde ürettiği atomistik analizlerin ötesine geçerek incelenen gerçekliğin ?bütünselci? bir portresini sağlayabilir. Bunun içindir ki, sosyal bilimlerde disiplinler arası yardımlaşma ve dayanışma tesis edilmeli ve ?ortak yöntem?, ?ortak dil? oluşturulmalıdır[14].
Sosyal bilimler arasındaki kopukluk, karşı karşıya bulunulan sorunsalların ele alınmasını kolaylaştıracak ortak bir dilin yaratılmasını engellemektedir. Örneğin küreselleşme vakasında sosyal bilimler disiplinlerinin birbirlerinden kopuk olmaları ve yardımlaşmamaları sadece bütünsel bir analiz yapılamamasına sebep olmamakta, aynı zamanda sağlıklı bir analize ulaşılmasını sağlayacak tartışma ortamına ulaşılmasını engelleyecek türden korkunç bir kavram kargaşasını da doğurmaktadır[15]. Ancak, bilimsel faaliyet açısından ortak bir dilin bulunması, en azından kavramların ne bağlamda ve ne için kullanıldığının açık olması gerekmektedir. Bu ortak dil ?tarihselcilik? boyutu ile kurulabilir.
Fransız tarihçi Fernand Braudel geniş perspektifli bir tarihselciliği sosyal bilimler arasındaki kopukluğu ortadan kaldıracak ortak dilin oluşması yolunda bir çıkış noktası olarak görmektedir. Sosyal bilimler geleneğinde çeşitli sebeplerden dolayı tarihsel açıklamalardan uzak durma eğilimi olduğunu vurgulayan Braudel?e göre zaman kavramın üç boyutu vardır[16]. Birinci boyut birey olarak bizleri direkt etkileyen gün be gün yaşanan değişimleri kapsayan olaylar dünyasını kapsayan ?güncel zaman?dır. İkincisi on, yirmi veya en fazla elli yıla yayılan ?konjonktürel değişimleri? kapsayan ?kısa vade?li süreçlerdir. Üçüncü boyut ise, ilk ikisinden çok daha gerilere giden, birkaç yüzyıla yayılabilen ve toplumsal dönüşümlerin ve yeni yapılanmaların oluşumunu ve gelişimini kapsayan uzun dönem, Braudel?in deyimiyle ?uzun sureç?dir.
Braudel?e göre sosyal bilimcilerin ve -çoğu- tarihçilerin odak noktası yukarıda tanımlanan zamanın ilk iki boyutu üzerine olmuştur. Ancak güncel olaylara ya da kısa vadeli konjonktürel gelişmelere odaklanan tarihselcilik anlayışı ?yanıltıcıdır?[17]. ?Uzun süreç? sosyal olguları anlamak yolunda yeni bir bakış açısı getirmektedir. Olguları anlık ya da kısa vadeli zaman perspektiflerinin ötesinde ele alan bu yöntem, bir süreci hazırlayan temel sosyal, ekonomik, siyasal, vs. yapıların oluşum ve gelişmelerini tespit etmeye çalışarak, ?şimdiki duruma nasıl gelindiği? hakkında tutarlı bir analiz yapılmasına olanak sağlamaktadır. Bu anlayışa göre hızlı hareket eden ?güncel olaylar? ve ?konjonktürel olaylar? çok daha yavaş hareket eden köklü gelişmelerin uzantısıdır. Olayların anlık ya da kısa vadeli algılanmalarının yanıltıcılığı, ancak ve ancak bu yavaş hareket eden gelişmelerin tespit edilmesiyle, Braudel?in deyimiyle ?uzun süreç? içerisinde ele alınmalarıyla aşılabilir. Sonuç olarak Braudel?in ?uzun süreç? kavramı çerçevesinde yapılanan bir tarihselcilik anlayışının disiplinler arasındaki kopukluğu ortadan kaldıracak ortak bir dilin oluşması açısından yararlı bir yöntemsel araç olabileceği ve bu ortak dilin insanlığı ilgilendiren temelli sorunlara yönelik daha açıklayıcı / sağlıklı analizler yapmaya imkan verebileceği düşünülmektedir.
Temelli sorunların ele alınmasında kullanılacak yöntem sadece geniş perspektifli tarihselcilik ve disiplinler arası dayanışma ve yardımlaşmanın getirdiği bütünselcilik anlayışları ile sınırlı kalmamalı, ayni zamanda ?eleştirel? olma yönünde de adım atmalıdır. Eleştirel yöntem tarihsel oluşumları ve yapıları olduğu gibi kabul ederek onlara tarihüstü nitelikler atfeden muhafazakar bir çizginin aksine, söz konusu oluşum ve yapıların nasıl oluşageldiklerini sorgular.[18] Bu eleştirel sorgulama, Antonio Gramsci?nin de belirttiği gibi ?daha önceki düşünüşü aşma şeklinde? yeni çözüm yolları üretebilecek açılımları sağlayabilecektir[19] . Eleştirellik, insanların sadece ?dünyayı anlamak?la kalmayıp, onu ?değiştirecek? duruma gelecekleri bir fikir dünyası oluşturabilme yolunda temel bir ilke olarak düşünülmektedir[20].
Bundan sonraki bölümde yukarıda çok temel hatlarıyla özetlenmeye çalışılan bütünselcilik, tarihselcilik ve eleştirellik ilkeleri ışığında küreselleşme üzerine kısa bir analiz yapılmaya çalışılacaktır. Kanımızca bu analiz için başlangıç noktası küreselleşmenin ?uzun süreç? içerisindeki anlamının sorgulanmasıdır.
UZUN SÜREÇ?TE KÜRESELLEŞME
Küreselleşme denen olgu -her ne ise- birden bire mi karşımıza çıkmıştır? Çoğu küreselleşme analizi uluslararası bir finans ağının oluşması, çokuluslu şirketlerin yaygınlaşması, yeni iletişim teknolojilerinin gelişmesi, neo-liberal ekonomik politikaların dünyanın dört bir yanına yayılması, vs. gibi birçok gelişmeye bakarak küreselleşmeyi sanki 90?lı yıllarda birden bire karşımıza çıkan bir olgu olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşım tarihsel perspektiften yoksun olduğu için totoloji ile sonuçlanmaktadır: Analiz edilmeye çalışılan olgu kendisiyle bağlantılı olan gelişmelerle açıklanmaktadır. Birden bire ortaya çıktığı düşünülen gelişmeler küreselleşmenin hem sebebi hem de sonucudur. Bu yaklaşım ne küreselleşmeyi, ne de yeni olduğu iddia edilen gelişmelerin nasıl oluştuğunu açıklayabilmektedir.
Tarihsel bir analize başlayabilmek için sınırları net bir şekilde belirlenmiş bir odak noktasının belirlenmesi gereği ortadadır. Küreselleşmeye yönelik bir çalışmada bu odak noktası kapitalist sistemin kendisi olabilir, ancak şüphesiz ki kapitalizmin tarihsel gelişimi bu çalışmanın sınırlarını aşan hem çok iddialı hem de çok detaylı bir çalışmanın konusudur. Bu açıdan takibi daha kolay olan ve kapitalist sistemin geçirdiği evreleri tespit etmeyi sağlayabilecek başka bir odak noktası bulunmalıdır. Bu odak noktası, kanımızca kapitalist sistem içerisinde oluşan dönüşümlerle diyalektik bir ilişkisi olan üretim sistemleri olabilir.
Üretim sistemlerinden kastedilen üretim sürecinde kullanılan yöntem ve tekniklerin tümüdür. Salt üretim sürecine ait mikro-ekonomik bir kavram gibi gözükmekle birlikte, çok daha geniş açılımları olan bir kavramdır. Üretim sistemlerinde yaşanan değişiklikler yoktan var olan gelişmeler değildir: Bunlar içinde yer aldıkları dönemin toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel, uluslararası, vs. şartların ve dinamiklerin karşılıklı etkileşimi sonucunda oluşurlar. Kendileri de, aynı türden bir etkileşim süreciyle, makro-ekonomik politikalara yön vererek siyasal, sosyal, kültürel yapıların yeniden yapılanmasında etkili olmaktadırlar[21]. Üretim sistemlerinin ne olduğu ve toplumsal gelişme üzerindeki etkileri ilerleyen bölümlerde daha netleşecektir.
Bu noktada bir konuya açıklık getirmek gereksinimi vardır: Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değildir; farklı farklı değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türü, vs. olan farklı evreleri vardır. Kapitalist sistemin gelişiminin ve evrelerinin tespiti bu boyutlardan herhangi birinin -diğer boyutlarla diyalektik ilişkide bulunduğunu göz ardı etmeden- ele alınmasıyla mümkün olabilir. Bu boyutlarda herhangi birinin tercih edilmesi, ontolojik olarak birini ötekilerin üstüne koymak anlamı taşımaz; bu seçim sadece sağlıklı bir analize başlamak için gerekli ilk adımdır. Bu çerçevede baştan belirtilmelidir ki üretim sistemlerinin tarihsel analizin odak noktası yapılması ontolojik bir tercih değildir. Amacımız hiçbir şekilde teknolojik bir determinizm yapmak değil, sadece endüstriyel kapitalizmin gelişimini ve evreleri tespit edebilmek için bir araç seçmektir.
Sanayi Devrimi sonrası Kıta Avrupa?sında filizlenen endüstriyel kapitalizmin gelişimi esnasında üretim sistemlerinde iki büyük dönüşüm gözlenmiştir. Bu dönüşümler sonucunda farklı ekonomik, siyasal ve toplumsal konfigürasyonu olan iki dönem ortaya çıkmıştır. Aşağıda kısaca bu iki dönemin gelişimleri, dinamikleri ve ne tür ekonomik, siyasal, sosyal etkiler yarattıkları incelenecektir.
SAVAŞ SONRASI FORDİST DÖNEM
19. Yüzyıl Avrupası?nın analizini yapan Karl Polanyi, bu dönemdeki en temel kurum olarak serbest piyasa ekonomisini işaret etmekte ve döneme hakim olan liberal devlet, altın standardı ve uluslararası güç dengesinin hep bu kurum çerçevesinde şekillendiğini belirtmektedir. Polanyi?ye göre ?liberal devlet serbest piyasa ekonomisinin bir ürünüydü, altın standardı serbest piyasa ekonomisini uluslararası alanda uygulanması içindi, uluslararası güç dengesi de dünyanın dört bir yanında yaygınlaşan serbest piyasa anlayışının korunmasına yönelikti?[22]. Her şeyin serbest piyasa ekonomisi mantığında yürütüldüğü bir dönemde üretim şekli de bu etkileşimden saklı kalamazdı: Liberal devletin sağladığı meşru zeminde ?maksimum karlılık için emeği sömürmek? üretimin temel ilkesiydi.[23] Bu dönemde, maksimum karlılık için, emeği uzun çalışma saatleri ve düşük ücretlerle çalıştırmaktan başka herhangi bir üretim sisteminin kullanıldığını söylemek mümkün değildir.
Bu vahşi kapitalist üretim sistemi 20. Yüzyıla girildiğinde yerini yeni bir sisteme bırakmaya başlamıştır[24]. Bu yeni üretim sisteminin ismi 1914 yılında mekanik montaj bandı ilk defa fabrikasında kullanıma sokan Henry Ford?la özdeşleşti: Fordizm[25]. Bu üretim sistemi salt mikro-ekonomik açıdan ele alındığında, standart malların üretimine yönelik özel bir teknik ve iş bölümünü kapsayan bir üretim konfigürasyonuydu[26]. Yarı kalifiye ve uzman isçi kullanan bu üretim sistemi, -montaj bantları gibi- özel mekanik sistemler ve makineler kullanarak ölçek ekonomisi prensibiyle kitlesel üretim yapmaktaydı. Fordizm?in ilk sistematik kullanımı A.B.D.?nde, II. dünya Savaşı sırasında büyük sıçrama kaydeden silah ve savunma sanayiinde, gerçekleşmiş ve bu üretim sisteminden yüksek verim elde edilmişti.[27]
Yapısı gereği ?ulusalcı? olan Fordizm?in popülaritesi Savaş sonrası şartlarda Avrupa?da da artmıştı. O dönemin uluslararası şartları böyle bir yaygınlaşmaya müsaitti[28]: Sınırsız uluslararası ticaretin dünyaya barış getireceğini savunan sermaye destekli liberal tez savaşlarda ödenen ağır faturalarla çürümüş ve ulusal ekonominin önemi anlaşılmıştı; Savaşlar Avrupa ülkelerinin ekonomik altyapısını çökertmiş ve yeniden yapılanmayı sağlayacak ekonomik kalkınma hamleleri ve korumacı ekonomik politikaları kaçınılmaz kılmıştı; ve bütün bunlara ek olarak sosyal politikalar yönünden alternatif bir bakış açısı sağlayan sosyalist modelin albenisi artıyordu.
Savaş sonrasında hem uluslararası ticaret olanaklarının çok kısıtlı olması, hem de savaşla perişan olmuş ekonomik yapının tekrar kurulması gereği, Avrupa ülkelerini içe dönük, korumacı yeni bir alternatife yönlendirdi. Mikro-ekonomik seviyede bir uygulama olan Fordizm?i merkez alarak yapılanan John Maynard Keynes?in ekonomik modeli Avrupa genelinde uygulanmaya başlandı. Bu model Fordizm?in pozitif döngüsüne dayanmaktaydı: kitlesel üretim sürecinde ölçek ekonomilerine bağlı olarak artan verimlilik, artan verimliliklerle yükselen karlar, karların adilane paylaşılmasıyla artan alış gücü, alış gücünün yükselmesiyle artan talep, talebin daha da artmasıyla daha da artan karlar, daha fazla yatırım, yeniden artan üretkenlik ve bu şekilde sürüp giden bir döngü. Keynesçi modele göre bu pozitif döngüyle yakalanacak kalkınma hamlesi devletin sosyal işlevlerini de yerine getirmesini sağlayacaktı.
İlginçtir ki bir mikro-ekonomik uygulama olarak Fordizm Savaş sonrasında Avrupa?da çok belli başlı sektörler dışında yaygın olmamıştır.[29] Ancak, buna rağmen Fordizm çerçevesinde yapılanan makro-ekonomik politikalar gündeme gelmiş ve Polanyi?nin kitabına adını verdiği ?Büyük Dönüşüm?[30] gerçekleşmiştir: Avrupa?da sosyal politikalara ve devletin ekonomideki yeri ve müdahalesine geçmişe oranla daha fazla önem veren Keynesçi ekonomik politikalar yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu çerçevede ücret artışları verimliliğe endekslenmiş, sendikalarla isletmeler arasında toplu pazarlık yapılması sağlanmış, Fordist olmayan diğer sektörlerde de paralel ücret artışları sağlanmış, vergilendirmeyle sosyal hizmetlere ağırlık verilmiş, tekelci bir rekabet ortamı oluşturulmuş, devlet kitlesel tüketimi sağlayacak istihdam ve destekleme politikalarına gitmiştir[31].
Ancak 1960?li yıllarla birlikte kitlesel üretime yönelik Fordist model bir çok açıdan çok maliyetli olmaya başlamıştı.[32] Üretici açısından bakıldığında, ki bunlar tekelci bir ortamda ön plana çıkmış büyük firmalardı, sendikal hareketlerle güçlenen isçi baskısı, monoton üretim sürecinde düşen kalite, standart malların tüketiminde yaşanan doygunluk (kitlesel talebin azalması), emek maliyetleri çok düşük olan Üçüncü Dünya ülkeleriyle zorlaşan rekabet ortamı gibi faktörler verimliliği daha doğrusu karlılığı düşürmüştü.[33] Kısaca sermaye için, Fordist yoğun üretim sistemleri yenilikçi karakterlerini kaybetmişti.
Bu noktadan sonra ücret artışları ile verimlilik artışları arasında paralellik bozulmaya, verimlilik düşmeye, enflasyon ve işsizlik oranları artmaya başladı. Avrupa genelinde, temel olarak tüketimin düşmesi sonucu ekonomilerin büyüme hızında göreceli olarak düşüş yaşanmaya başladı[34]. Refah döneminde oturtulmuş sosyal hizmetlerin karşılanması bütçelere büyük yük getirmeye ve ekonomiler üzerinde enflasyonist bir baskı yaratmaya başladı. 60?larin ortalarında başlayan bu enflasyonist baskılara, bir de 70?li yıllarda yaşanan petrol krizlerinin etkisi eklendi. Sermaye, karlılık peşinde, yeni bir yönteme baş vurmaya mecburdu.
KÜRESELLEŞMEYE GİDEN YOL: POST-FORDİZM
Bu gelişmeler sonucunda kitlesel üretimden temelinde yapılanan Fordizmden ?esnek üretim?e, yani her an değişebilen talep durumuna göre üretim yapmaya imkan tanıyan yeni bir üretim sistemi olan Post-Fordizm?e geçildi.[35] Post-Fordizm, mikro-elektronik ve bilgisayar teknolojilerinde yaşanan ilerlemelere paralel olarak geliştirilen[36] ve aynı ürün bandında olan ancak farklı nitelik ve niceliklerde üretime imkan tanıyan esnek mekanik sistemleri kullanıyordu. Nitelikli ama Fordizm?e oranla daha az sayıda iş gücü gerektirmekteydi.
Sermayenin karlılık motivasyonu ile gerçekleştirdiği Fordizm?den Post-Fordizm?e geçiş süreci, gelişmiş ülkelerin ekonomik yapılarını da yeniden şekillendirdi. Yerli piyasalarda çeşitlilik arz eden mallara yönelik artan talep sonucunda kendilerine faaliyet alanı açılan orta ve küçük ölçekli firmalar çoğalmaya başladı. Hizmet sektöründe büyük bir patlama yaşandı. Standart malların azalan tüketimi, büyük firmaları söz konusu mallara kitlesel talebin olduğu yeni uluslararası pazarlara yöneltti. ?Çokuluslu Keynescilik?[37] olarak adlandırılan bu strateji sonucunda büyük firmalar faaliyet alanlarını az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin yerel sermaye gruplarıyla kurdukları ortaklıklar vasıtasıyla dünyanın dört bir yanına yaydılar.
İş organizasyonlarının değişime uğraması ve esnek üretim ve yönetim tekniklerinin uygulanmaya başlanması ile işverenlerin üretimdeki inisiyatifleri artarak emek piyasası koşulları isçi aleyhine gelişti. Basta A.B.D., Japonya, İngiltere, Fransa ve Almanya merkezli büyük firmaların az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin piyasalarına girişi, bu ülkelerdeki ?ucuz? emeğe ulaşılması için yeni imkanlar doğurdu. Çokuluslu şirketler (ki daha sonra uluslaraşırı bir karakter kazandılar) sadece pazarlarını genişletmek için değil, ayni zamanda ucuz emek için de yayılmacı bir strateji izlediler.
Yapısı gereği ulusal olan Fordizm çerçevesinde yapılanan Keynesçi iktisat politikalarının başarısız olması sonucunda, uluslararasıcı neo-liberal iktisat kuramı gündeme geldi. Bu kuram ?klasik dönem?de hakim olan ve Adam Smith, Leon Walras ve Alfred Marshall?ın temellerini attıkları klasik iktisat kuramının epistemolojik temelleri üzerine kurulmuştur. Temel varsayımı insanın tarihüstü bir doğası olduğudur: Birey, normal şartlarda, akılcı seçimler yaparak kendi menfaatlerini maksimize eder. Toplumu oluşturan her bireyin doğasında olan bu özelliğini kullanmasıyla rekabetçi piyasa şartlarına ulaşılır. Rekabetçi piyasa şartları, hiçbir kişi ve kurumun müdahalesi olmadan, kişisel faydaların toplamı olarak görülen sosyal fayda için de optimum çözümdür. ?Görünmeyen el? rekabetçi piyasa koşulları içerisinde optimum dengeyi sağlar[38].
İktisadi yapıda yaşanan dönüşüm ve bu dönüşümü destekleyen kuramın popülaritesini arttırması siyasal gelişmelerle de eşgüdümlü gidiyordu. . 80?li yıllarla birlikte neo-liberal görüş siyaset sahnesinde yerini almaya başladı: Amerika?da Ronald Reagan, İngiltere?de Margeret Teacher ve Almanya?da Helmut Kohl?un liderliklerini yaptıkları neo-liberalizm temsilcisi sağcı partiler iş başına geldiler. Bu liderler, ellerinde bulunan güç araçlarını kullanarak neo-liberal iktisat politikalarının ve neo-liberal ideolojinin yerkürenin tüm noktalarına yayılmasını ve gerekirse dayatılmasını kendilerine misyon edindiler.
Neo-liberal stratejistler amaçlarında çok başarılı oldular -nasıl oldukları konusuna ileride değinilecektir- ve bugün küreselleşmeyle özdeş tutulan gelişmeler bir biri ardına oluşmaya başladı. Dünyanın birçok yerinde is başına gelen neo-liberal görüşün temsilcisi hükümetler, yeni oluşan uluslararası rekabet koşullarını bahane ederek, sermaye gruplarının lehine, başta emeğe yönelik politikalar olmak üzere bütün sosyal politikaları gevşetmeye başladılar. Kamu politikalarında teknik/faydacı akılcılık çerçevesinde devletin ekonomik alandaki konumu yeniden yapılandı ve özelleştirme uygulaması -dünya çapında- hızla yayıldı. Çokuluslu şirketler hem sayıca arttılar, hem de faaliyet alanlarını ?Küre?nin her yanına genişlettiler. McDonalds ve Coca-Cola gibi çokuluslu firmalar ve CNN, MTV gibi medya tekelleri vasıtasıyla kültür, sanat, eğlence ve tüketim alanlarında yeknesak ve dolayısıyla küresel formlar oluştu. Artan sınırlar ötesi ticaret hacmi uluslararası bir finans ağının oluşmasını sağladı. Verimliliği arttırma amacıyla geliştirilen işletme, odit ve danışmanlık gibi hizmetlerin dünya çapında yaygınlaşarak uluslararası ticaretin yayılma hızı ve iç uyumu sağlandı... İşte bugün geldiğimiz nokta bu.
Peki yukarıdaki analiz bize küreselleşme hakkında nasıl bir açılım sağlamaktadır? Kanımızca bu analiz küreselleşmeyi daha iyi anlamamızı sağlayacak temel aksiyomları vermektedir:
Kapitalist sistemin içerisinde çeşitli evreler olduğu;
Bir evreden bir evreye temelli toplumsal, siyasal, ekonomik sıkışmalar sonucunda geçildiği;
Her evrenin farklı üretim sistemi, değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türünden oluşan özel konfigürasyonu olduğu;
Her evrenin konfigürasyonunun şekillenmesinde sermaye ve emek sınıflarından birinin ağırlıklı olarak etkili olduğu.
Bu aksiyomlar ışığında bakıldığında:
Küreselleşme sanayi devriminden bu yana süreklilik arz eden kapitalist sistemin 70?li yıllarda başlayan ve halen süren bir iç evresidir;
Küreselleşme olarak adlandırılan bu kapitalist evre yoktan var olmamıştır; kendisinden önce var olan evrede[39] yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sıkışmalar sonucunda yaşanan genel krizi takiben ve o krizin dinamikleriyle oluşmuştur,
Kendisine özel bir konfigürasyonu vardır; Post-Fordizm çerçevesinde küresel üretim sistemleri, Batılı kültürel değerler, ulusal ve uluslararası ölçekte ?serbest pazar ekonomisi?, (neo)liberal devlet anlayışı;
Bu konfigürasyonun şekillenmesinde ?sermaye? birinci dereceden etkili olmuştur.
KÜRESELLEŞME?DE KÜRESEL OLAN NEDİR?
Bu aşamada araştırılması gereken ikinci temel konu kendi içinde bütünlük arz eden bir dönem olarak kabul edilen küreselleşmeyi özel yapan olgu veya olguların tespit edilmesidir. Bir başka deyişle, küreselleşmede neyin bir önceki döneme göre farklı olduğudur. Kanımızca bu sorunun cevaplandırılabilmesi için küreselleşme ile neo-liberal ideolojinin arasındaki ilişkinin tespit edilmesi gerekmektedir.
Küreselleşmeye hakim olan neo-liberal ideolojinin, kısaca neo-liberalizm, yapısını ve hedeflerini söyleminden tespit etmek mümkündür. Neo-liberal söylemde, biri ekonomik biri de siyasal olmak üzere iki boyut vardır. Birinci boyut serbest ticaret, rekabet ortamı, deregulasyon, özelleştirme, vs. gibi kavramlar çerçevesinde yapılanan iktisadi düşünceden oluşmaktadır. İkinci boyut ise ?demokrasi? çerçevesinde yapılanan siyasal düşünceden oluşmaktadır. Neo-liberal söyleme göre ekonomik liberalizm ?demokrasinin tesisi ve sağlamlaştırılması?nı beraberinde getirmektedir.[40]
Yukarıda kısaca özetlenen neo-liberal söylemin ekonomik ve politik boyutları birbirleriyle bağlantılı ancak iki ayrı alanmış gibi tanımlaması ve bu ayırımı yaparak kendisini ?iki boyutlu? göstermesi neo-liberal ideolojinin gerçek yapısını gizlemektedir. Neo-liberal ideoloji çok boyutlu değil tek boyutludur, her ideoloji gibi bir bütündür, belli bir amacı vardır. Bu amaç, kendisini destekleyen grubun, yani ?uluslaraşırı sermaye sınıfı?nın[41] hayat görüşünün yaygınlaşması ve menfaatlerinin gerçekleşmesidir. Neo-liberal ideolojinin, demokrasi söylemiyle, kendisini iki boyutlu göstermesinin temel nedeni de bu ideolojinin toplumun genel menfaati için olduğuna dair bir kanı yaratmaktır. Böylece ideoloji topluma mal edilerek gerçek sahipleri gizlenmektedir.
Bu çerçevede bakıldığında neo-liberalizm ?küresel kapitalizmin gereklerine göre toplumları yeniden yapılandırmaya ve sosyal ilişkileri buna göre düzenlenmeye çalışan bir proje?dir[42]. Bu projenin -rakipsiz- hegemonyası küreselleşmeyi kapitalizmin diğer iç evrelerinden farklı kılmaktadır: Neo-liberalizm ?küresel? boyutta bir hegemonya kurmuştur, bir başka deyişle ?neo-liberalizm küreselleştirmiş? tir.
Samir Amin?e göre ?neo-liberalizmin hegemonyası? 5 temel ?tekel? sayesinde sağlanmaktadır[43]: Dünya finans pazarlarının denetimi, medya ve iletişim tekelleri, teknolojik tekel, gezegenin doğal kaynaklarının tekelci kullanımı, kitlesel yok etme silahları üzerinde tekel. Bu 5 tekel bir bütün olarak alındığında neo-liberal ideolojinin nasıl bu denli güçlü bir hegemonya kurabildiği anlaşılmaktadır. Doğal olarak sorulacak soru bu tekellere kimlerin sahip olduğudur. Bu çerçevede bu tekellerden herhangi birisine göz atmak, tekellerin sahipleri konusunda aydınlatıcı olacaktır.
Amin?in ?dünya finans pazarlarının denetimi? olarak adlandırdığı mekanizmaya ?küresel ekonominin denetimi? demek daha doğru olsa gerekir. Neo-liberal söyleme göre piyasa mekanizması prensibiyle kontrol dışında -ve olumlu yönde- geliştiği iddia edilen küresel ekonomi, gerçekte sıkı bir denetim mekanizmasına sahiptir[44] . Bu mekanizma ?A.B.D. liderliğinde Gelişmiş 7?ler (G7) tarafından? IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü vasıtasıyla yürütülmektedir. Amacı ise ?küresel piyasa disiplinini sağlamak?[45] ve Naom Chomsky?nin ?Washington Konsensüsü?[46] olarak adlandırdığı neo-liberal ekonomik politikaların dünyanın dört bir yanına yayılmasıdır.
Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütünün oluşturduğu ?üç ayaklı denetim mekanizması? ulusal ekonomilerin G7?nin istediği yönde yapılanmasını sağlamaktadır[47]. Dünya Bankası?nın temel işlevi ulusal ekonomilerin küresel ekonomiye entegrasyonunu sağlamaktır. Bu amaçla ihracata yönelik büyümeyi tek alternatifmiş gibi göstermektedir. Ayrıca uluslaraşırı şirketler aracılığıyla sermayenin gelişmekte ve az gelişmiş ülkelere sokulmasını destekleyen bir aktör görevini üslenmiştir[48]. IMF, dış borcu olan 100?den fazla ülkeyi ?Yapısal Uyum Programları? ile ulusal ekonomilerini uluslararası serbest ticarete ve finans aktivitelerine açmaya, kamu harcamalarını ve dolayısıyla sosyal hizmetleri kısmaya, isçi-işveren ilişkilerini piyasa mekanizmasına bırakmak amacıyla devleti hakemlik konumundan çekmeye, devleti ekonomik alandan tamamiyle silmek için özelleştirme yapmaya zorlamaktadır. 1995 yılında kurulan Dünya Ticaret Örgütü ise ulusal ticaret politikalarını yaptırımları sayesinde denetim altına almak ve uluslararası bankalar ve uluslaraşırı şirketler lehine sınırlar ötesi ticareti düzenlemektedir. Bu üç kurum küresel ekonomiyi kontrolü altında tutarak, G7?nin istekleri doğrultusunda şekillendirmektedir.
SONUÇ
Bu çalışmada hakim sosyal bilimler geleneğinin küreselleşmeyi sağlıklı analiz edemediği düşüncesiyle daha gerçekçi bir analiz imkanı sağladığına inanılan yöntem tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu yöntemin temel ilkeleri disiplinlerarası yardımlaşma ve dayanışma ile sağlanan ?bütünselci? bir yaklaşım, toplumsal yapılanmaların ve dönüşümlerin oluşumu ve gelişimini ?uzun süreç?te irdeleyebilen bir ?tarihselcilik? anlayışı ve hakim söylem ve politikaların yapı ve amaçlarını gün ışığına çıkarabilecek ve yeni açılımları sağlayabilecek ?eleştirel? bir perspektif olarak tespit edilmiştir.
Bu ilkeler ışığında bakıldığında ?küreselleşme? ile kapitalizm arasındaki bağıntı ortaya çıkmaktadır. Kapitalizm sadece ekonomik bir sistem değildir: farklı farklı değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türü, vs. olan farklı evreleri vardır. Küreselleşme de kapitalist sistemin 70?li yıllarda başlayan ve halen süren bir iç evresidir. Bu evre yoktan var olmamıştır: Kendisinden önceki göreceli olarak sermayeye karşı emeği ön planda tutan kapitalist evrede yaşanan ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel sıkışmalar sonucunda yaşanan genel kriz sonucunda sermaye inisiyatifinde gelişen bir evredir.
Bu evreyi liberal düşüncenin devamı olan neo-liberal ideoloji şekillendirmiş ve halen de şekillendirmektedir. Küreselleşmeye ait değerler sistemi, tüketim tarzı, toplumsal yapılanma, devlet türü, vs. gibi olguların tümü neo-liberal ideoloji ile meşrulaştırılmakta ve kurumsallaştırılmaktadır. Neo-liberalizm ?küresel? boyutta bir hegemonya kurmuştur. Bu hegemonya ?A.B.D. liderliğindeki gelişmiş ülkeler tarafından kontrol edilen ?tekeller? sayesinde ?küreselleştirilmektedir?.
Küreselleşme evresinde ticaretin ve finansın serbestleştirilmesi, fiyatların piyasalarca belirlenmesi, özelleştirilme, devletin ekonomiden çekilmesi ve kamu harcamalarının kısılması gibi ilkeler üzerine kurulmuş neo-liberal ekonomik politikalar aciz içindeki az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere dayatılmaktadır. Uygulanan ?acı reçeteler? sonucunda dünya genelinde gelir dağılımında bozulma, issizlikte hızlı bir yükselme, reel ücretlerde düşme, gıda bağımlılığında artma, çevrede ölümcül kirlenme, sağlık sisteminde bir bozulma, eğitim kurumlarına girmede bir düşme, birçok ulusun üretim kapasitesinde gerileme, dış borçlarda korkunç bir büyüme ve sosyal şiddet ve yolsuzluklarda patlama oluşmaktadır[49].
Neo-liberal ideolojinin liberal ekonomik politikaların demokrasiyi getireceği yönündeki iddialarının da geçersiz olduğu ortadadır. Ekonomik liberalizme zorlanan ülkelerin devlet yapıları, başta yoksulluğun artması ve gelir dağılımındaki dengesizliğin bozulması olmak üzere ortaya çıkan temelli problemler ve alt üst olan sosyal ilişki ve dengeler sonucunda, demokratikleşmek bir yana sadece ?polis? fonksiyonlarını yürüten kurumlar mahiyetine bürünmektedir[50]. Ekonomik liberalizm, savunucularının iddia ettiklerinin aksine, anti-demokratik uygulamaların kurumsallaşması yönünde ters bir etki yaratmaktadır. Etyen Mahçupyan?ın da belirttiği gibi ?epistemolojik temelinin sakat ölçüleri ve pozitivist akıl yürütme biçimiyle liberalizm ve liberaller, günümüz krizlerinin ve hegemonik toplumsal yapılarının destekçiliğini yapmakta; üstelik kendilerini tam aksi misyonun temsilcisi sanmaktadırlar?[51].
Küreselleşme döneminin bu hızda ilerlemesi sonucunda ?küresel? şekilde yayılan büyük sorunlar ve çok ciddi sosyal rahatsızlıklar, ister istemez küreselleşmeyle benzer nitelikler taşıyan ve 2 büyük Dünya Savaşı ile sona eren ?klasik kapitalist dönemin? sonucunda oluşan acı gelişmeleri hatırlatmaktadır. Bu sürece şüpheci bakan birçok kesim ?2. Büyük Dönüşüm? beklentisi içindedir[52]. Kanımızca da bu dönüşüm eninde sonunda gerçekleşecektir. Bu süreçte eleştirel bakışın tek bir temel amacı olmalıdır: Bu dönüşümün korkunç insan ve doğa maliyetleri sonucunda değil, mümkün olduğunca erken ve asgari zararla gerçekleşmesini sağlamak. Bu amaç doğrultusunda yapılması gereken ise, küreselleşme evresinin motorik gücü olan neo-liberal ideolojinin temel felsefesinin, hegemonik yapısının ve amaçlarının gün ışığına çıkarılması ve bu bulguların kitlelere iletilmesidir. Böylece sadece ?dünyayı anlamak?la kalmayıp, onu ?değiştirecek? duruma gelecek bir fikir dünyası da oluşturulabilecektir.


* Yıldız Teknik Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi
[1] K. Marx ve F. Engels, Komünist Parti Manifestosu, Ankara: Sol Yayınları, 1998, s.13-5.
[2] Küreselleşme kavramının sosyal bilimlerde ortaya çıkışı ve gelişimi için bkz: J. MacLean, ?Philosophical Roots of Globalisation and Philosophical Routes to Globalisation? M. Shaw, (der.), Politics and Globalisation, London: Routledge,1999.
[3] P. J. Taylor ve C. Flint, Political Geography: World-economy, Nation-state and Locality, London: Prentice Hall, 4. baskı, 2000, ss.2-4.
[4] Tipik bir örnek için bkz. J. Baylis ve S. Smith (der.), The Globalization of World Politics, Oxford: Oxford University Press, 1997, s.7.
[5] Bu türden çalışmalar örnek olarak, işletme ve finans alanında bkz. J. Dunning, The Globalızation of Business, London: Routledge, 1993; uluslararası ilişkiler alanında bkz. M. Shaw, Global Society and International Relations, London: Sage Publications, 1994; sosyoloji alanında bkz. M. Featherstone, (der), Global Culture: Nationalism, Globalization and Modernity, London: Sage Publications. 1990.
[6] A. Giddens, The Consequences of Modernity, Cambridge: Polity Press, 1990, s.38. Küreselleşmeye ilişkin görüşler için özellikle bkz: ss. 36-54 ve 63-78.
[7] D. Harvey, The Condition of Postmodernity, London: Blackwell, 1990, s.85.
[8] P. Bourdieu, Acts of Resistence: Against the New Myths of Our Time, Cambridge: Polity Press, 1998, ss.29-44
[9] S. Amin, Avrupamerkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1993, ss.8-13.
[10] S. Amin, Avrupamerkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi,..., s.12.
[11] S. Amin, Avrupamerkezcilik: Bir İdeolojinin Eleştirisi,....
[12] C. Taylor, Modernliğin Sıkıntıları, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1995, ss.12-15.
[13] R. Cox, ve T. Sinclair, Approaches to World Order, Cambridge: Cambridge University Press, 1996, R. Cox, ?Social Forces, States, and World Order: Beyond International Relations Theory?, 1981, ss.85-123. Alıntının yapıldığı s. 88.
[14] F. Braudel, On History, Chicago: The University of Chicago Press, 1980, ss.25-6.
[15] Küreselleşme konusundaki kavram kargaşasını ortaya koyan ilginç bir çalışma için bkz. ?Lexicon of Globalization?, www.globalize.org/lexicon.asp.
[16] F. Braudel, On History içinde ?History and the Social Sciences: The Longue Duree? (Tarih ve Sosyal Bilimler: Uzun Sureç) başlıklı bölüm, ss. 25-52. Braudel?in zaman ve tarih anlayışı için ayrıca bkz. E. Helleiner; ?Fernand Braudel and International Political Economy?, International Studies Notes, 1990 vol. 15, no. 3.
[17] F. Braudel, On History,..., s. 28.
[18] R. Cox, Approaches to World Order,..., ss. 87-91.
[19] A. Gramsci, Hapishane Defterleri: Felsefe ve Politika Sorunları, İstanbul: Belge Yayınları, 1997, s. 23.
[20] K. Marx ve F. Engels, The German Ideology, London: Lawrence and Wishart içinde Marx?ın Feurbach'a yönelik geliştirdiği 10. tez, 1970, s. 123.
[21] A. Lipietz, Mirages and Miracles, London: Verso, 1987, ss.14-15.
[22] K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time, Boston: Beacon Press., 1957, ss.3-19.
[23] Klasik kapitalist dönemdeki üretim sistemi ve emek koşulları için bkz. K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time, 1957, ss.163-177; K. Marx, ve F. Engels, Komünist Parti Manifestosu.
[24] Bu değişimin de köklü sebepleri vardı. Çalışma koşullarına yönelik acımasız şartlar emekçi sınıfında tepkiyi ve dayanışmayı arttırdı. (Bkz. P. Baldwin, The Politics of Social Solidarity: Class Bases of the European Welfare State 1875-1975, Cambridge: Cambridge University Press, 1990, ss.1-54.) Altın standardının doğurduğu adaletsizlikler sonucu bozuldu. Uluslararası ticaret hacmi düştü. Bir de buna Avrupa ülkelerinin sömürgeler üzerindeki çatışan çıkarları eklenince I. Dünya Savaşı patlak verdi. (Bu dönemdeki gelişmeler için bkz. K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time, s.20-30.) İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde küresel çapta 'ekonomik depresyon' yaşandı. (Bu dönem için bkz. C. Kindleberger, The World in Depression, 1929-1939, Berkeley: University of California,1986, ss. 19-31, 291-308).
[25] Bu kavramı ilk defa Antonio Gramsci kullanmıştır. A. Gramsci, Hapishane Defterleri: Felsefe ve Politika Sorunları,....
[26] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism: A Critical Reformulation, Lancester: Regionalism Group Working Papers 41, 1991.
[27] R. Cox ve T. Sinclair, Approaches to World Order içinde ?Production and Security?,..., ss.276-95.
[28] F. Block, The Origins of International Economic Disorder, Berkeley: University of California Press, 1977, ss.1-137.
[29] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism,....
[30] K. Polanyi, The Great Transformation: The Political and Economic origins of our Time,....
[31] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism,....
[32] M. Castells, The Rise of the Network Society, Oxford: Blackwell, 1996, ss.154-5.
[33] B. Jessop, Fordism and Post-Fordism,....?
[34] OECD , Historical Statistics: 1960-1983, Paris: 1985, s.44.
[35] M. Piore ve C.Sabel, The Second Industrial Divide, New York: Basic Books. 1986.
[36] Bu gelişmeler de kendi kendine değil dönemin dinamikleriyle oluşmuştur. Özellikle A.B.D.'nin Soğuk Savaş?ta öne geçmek motivasyonu ve enerji krizlerinin etkisi, teknolojik alanda büyük bir atılım için gerekli maddi ve manevi zemini hazırlamıştı. Bu konu hakkında bkz. R. Cox ve T. Sinclair (der.), Approaches to World Order içinde ?Production and Security?, ss.276-95.
[37] M. Castells, The Rise of the Network Society,..., s.156.
[38] A. Smith, The Wealth of Nations, Harmondsworth: Penguin. 1967.
[39] Bu evre hangi açıdan ele alınırsa öyle isimlendirilebilir: Üretim sistemi açısından bakıldığında ?Fordist evre?, ekonomideki inisiyatif açısından bakıldığında 'devlet kapitalizmi evresi' veya devlet türü açısından bakıldığında ?refah devleti evresi?, vs. gibi.
[40] Bu bağlantının klasik örneği için bkz. M. Friedman, Capitalism and Freedom, Chicago: University of Chicago Press.1962.
[41] K. van der Pijl, ?Transnational Class Formation and State Forms?, S. Gill, ve J. Mittelman (der.), Innovation and Transformation in International Studies, Cambridge: Cambridge University Press, 1997, ss.118-133.
[42] P. Bourdieu, On History,....
[43] S. Amin, Küreselleşme Çağında Kapitalizm, İstanbul: Sarmal Yayınevi, 1999, ss.16-8.
[44] P. Hirst ve G. Thompson, Globalisation in Question, Cambridge: Polity Press 1996; L. Weiss, The Myth of the Powerless State, Cambridge: Polity Press, 1998.
[45] S. Gill, ?Globalisation, Market Civilization and Disciplinary Neoliberalism?, Millennium, Vol. 24, no. 3, 1995, ss.399-423.
[46] N. Chomsky, Profit Over People: Neoliberalism and Global Order, New York: Seven Stories Press, 1999, s.20.
[47] M. Chossudovsky, The Globalisation of Poverty: Impacts of IMF and World Bank Reforms, Zed Books, 1997, ss.33-43.
[48] S. Amin, Küreselleşme Çağında Kapitalizm,..., ss.40-4.
[49] S. Amin, Küreselleşme Çağında Kapitalizm,..., s.28; UNDP; Human Development Report, Oxford: Oxford University Press, 1996; M. Chossudovsky, The Globalisation of Poverty: Impacts of IMF and World Bank Reforms,...; J. Saurin, ?Globalisation, Poverty, and the Promises of Modernity?, Millennium, vol. 25, no.3,1996, ss.657-80; M. Pasha, ?Globalisation and Poverty in South Asia?, Millennium vol.25, no.3, 1996, ss.635-56.
[50] P. Bourdieu, On History,....
[51] E. Mahcupyan, ?Devlet, Liberalizm ve Kapitalizm?, Doğu Batı, 1997, sayı 1, ss.21-7.
[52] S. Gill, ?Globalisation, Market Civilization and Disciplinary Neoliberalism?, J. Mittleman (der.), Globalisation: Critical Reflections, Lynne Rienner Publishers; 1996; C. Kay (der.), Globalisation, Competitiveness and Human Security, Frank Cass and Company Limited. 1997.

Bilgi Sosyolojisinde bir Problem Olarak Kimlik

Bilgi Sosyolojisinde bir Problem Olarak Kimlik

peter berger
Tercüme: Mehmet Cüneyt Birkök


Teorik görünümdeki sosyal psikoloji, George Herbert Mead'ın çalışması ve 'Sembolik-yorumcu' okulun Mead'cı geleneği ile kurulmuştur. Gerçekten de denebilir ki bu vakada, Amerika'daki sosyal bilimlere yapılmış en önemli teorik katkı yatmaktadır. Amerikan sosyolojisi içinde kurulmuş olan Mead'cı geleneğin perspektifleri, onu temsil etmeyi amaçlamanın ötesinde bir okul olarak, Amerikan sosyolojisinde kurulmuş oldu. Sosyal psikoloji, Chicago üniversitesinde Mead'ı 'keşfeden' sosyologlar ve bunların da ötesine yayılan Mead'ın fikirleri, bir 'sosyologun psikolojisi' olarak, psikanaliz ve öğrenme teorisi (learning theory) arasında daha sonra ortaya çıkan mücadeleye rağmen, sosyologların tabii bir şekilde teorik yaklaşımlarını oturttukları bir temel olma özelliği üzerine yapılandı.1 Bunun tersine olarak bilgi sosyolojisi bu ülkedeki disiplinlere marjinal olmayı sürdürdü, hâlâ da fikirler tarihine hafif eksantrik bir ilgi duyan çok az sayıdaki meslektaşın Avrupa'dan ithal edildiği halde asimile edilmemiş ilgisi olarak görülmektedir.­2 Bilgi sosyolojisinin bu marjinalitesini bu ülkedeki sosyoloji teorisinin tarihi gelişmesinin terimleriyle açıklamak zor değildir. Göze çarpan şudur ki, bilgi sosyolojisi ve Mead?cı gelenekteki sosyal psikolojinin benzerliği geniş olarak anlaşılmamıştır. Rol teorisi, referans grup teorisi vasıtasıyla, kognitif proses psikolojisiyle, özellikle Robert Merton, Muzaffer Sherif ve Tamotsu Shibutani'nin çalışmalarıyla, sosyal psikoloji bağlantısında görünür bir tanınma olduğu konusunda görüş birliği vardır.3 Bununla birlikte, Sherif ve Shibutani'de bilgi sosyolojisiyle hiç bir şekilde bilinçli bir bağlantı görülmemekteyken, Merton'da sosyal psikolojik prosesin kognitif etkilerinin tartışılması, bilgi sosyolojisi katkısından anlamsız bir şekilde ayrılmakla vuku bulur.

Tarihi olarak bakıldığında bu teorik ayırım müessiftir. Sosyal psikoloji, ferdî bilincin sübjektif realitesinin sosyal olarak nasıl yapılandığını göstermeğe müsaittir. Bilgi sosyolojisi, Alfred Schutz'un vurguladığı gibi, genel olarak realitenin sosyal yapısı ile ilgilenen, bilincin sosyolojik kritiği olarak anlaşılabilir.4 Böyle bir kritik hem 'objektif realiteyi' (yani, toplumda objektifleştirilmiş ve temel alınmış dünya hakkındaki "bilgi") ve hem de bunun sübjektif ilişkilerini (yani, bu objektifleştirilmiş dünyanın ferde göre sübjektif olarak makul veya reel tarzlarda kabul edilebilir) analiz etmeyi gerektirir. Eğer bu iki alt disiplinin kısaltılmış tarifleri kabul edilirse, onlar arasındaki birleşme, bir melezleşme (siyah ve beyazın birbirine karışması) değil, bu ikisini kendi tabiatlarının mantıklarıyla bir araya getirmektir. Bu yazı kesinlikle böyle bir teorik birleşme projesinin detaylarını geliştiremez, fakat bazı genel yönelmeleri ve belirtileri işaret edebilir.

Sosyal psikoloji, psikolojik fenomenler sahasının sürekli olarak sosyal güçler tarafından nüfuz edildiği şeklinde bir tanıtım getirmiştir, hatta daha da ilerisi, sosyal güçler tarafından kararlı bir formda şekillendirilmektedir. "Sosyalleşme" sadece ferdin toplum tarafından belirli bir şekilde şekillendirilmiş şahsi bilinç yapısı (self-consciousness) değil, aynı zamanda bu psikolojik realite sosyal yapıyla sürüp giden bir diyalektik ilişki içindedir. Buradaki psikolojik realite, psikolojik fenomen hakkındaki bilimsel veya felsefi niteliğini işaret etmemekte, ferdin kendini kavradığı bilinç prosesini ve onun diğerleriyle ilişkileri anlamlarını taşımaktadır. Antropolojik-biyolojik kökleri ne olursa olsun, psikolojik realite, ferdin sosyal proses yolundaki biyografisinden meydana çıkmakta ve sosyal prosese dayanılarak (yani bilinçte 'realite' olarak korunmakla) sürdürülmektedir. Sosyalleştirme, sadece ferdin belli bir şekilde kendi kendinde -reel- olmasını sağlamaz; o yaşadığı dünyadaki tecrübelerine bu 'realiteye' uygun bilinç ve duygu unsurları ile sürüp giden bir şekilde cevap verecektir. Meselâ, başarılı bir sosyalleştirmenin şekillendirdiği benlik kendini yalnızca sosyal olarak tarif edilmiş cinsiyetlerden birini veya ötekini esas alarak idrak eder; yani sadece bu şekilde kendini idrak edişin 'reel' olduğunu 'bilir', ve herhangi bir zıt modeli idrak etmeyi veya hissetmeyi 'gerçek dışı olduğundan' reddeder. Benlik (self) ve toplum birlikte ve ayrılamaz bir şekilde yayılan varlıklardır. İlişkileri diyalektiktir, çünkü şahsiyet bir kere formlandıktan sonra onu şekillendirmiş olan topluma geri akdeder (bu diyalektiği Mead -I- ve -me- şeklinde formüle ederek açıklamıştır* ). Benlik (self), toplum vasıtasıyla, toplumdan dolayı vardır, fakat toplumda sadece fertlerin kendilerini ve birbirlerini idrak etmeye devam etmeleri ve toplumu referans göstermeleri halinde mümkündür.5

Her toplum, üyelerinin 'objektif bilgisinin' parçası olan kimlikler dağarcığı taşır. Belirli psikolojik özelliklere sahip ve belli durumlarda buna uygun psikolojik reaksiyonlar gösterilen, son derece 'normal tabiilik' olarak 'bilinen' erkeklik ve kadınlık kimlikleri vardır. Fert sosyalleşirken bu kimlikler de içselleşir. Bunlar daha sonra 'dışarıdaki' bir objektif realitenin temel alınmış unsurları olarak kalmazlar, ferdin bilincinin kaçınılmaz temel yapıları olurlar. Toplum tarafından tarif edilmiş olan objektif realite, sübjektif olarak anlaşılmaktadır. Diğer bir deyişle sosyalleştirme, objektif ve sübjektif realite, objektif ve sübjektif kimlik arasında bir simetri getirmektedir. Bu simetrinin derecesi sosyalleştirmenin başarısının kriterini sağlar. Başarılı bir şekilde sosyalleşmiş ferdin psikolojisi, böylece toplumunun objektif şekilde realite olarak tarif ettiğini sübjektif olarak tasdik eder. Fert artık dışa dönerek erkek ve kadının tabii hassalarıyla ilgili 'bilgi' arama ihtiyacında değildir. Bu sonucu basit bir murakabeyle (introspection) elde eder. Kim olduğunu bilir. Buna uygun hisseder. Kendini 'kendiliğinden' (spontaneously) yönetir, çünkü sıkıca içselleştirilmiş idrak ve duygusal yapı alternatif bir yönetimi gereksiz ve hatta imkansız kılar.6

Sosyal yapı ve psikolojik realite arasındaki bu diyalektik Mead?cı gelenekteki herhangi bir sosyal psikolojinin fandamental niteliği olarak adlandırılabilir. Toplum, psikolojik realiteyi sadece tarif etmez fakat aynı zamanda yaratır da. Fert kendini toplum içinde realize eder, yani fert kendi kimliğini sosyal olarak tarif edilmiş terimlerle anlar ve bu tarifler toplumda yaşadıkça realite olur. Bu fandamental Mead'cı diyalektik, Merton'un 'kendinden mülhemlik' (self-fulfilling prophecy) kavramını ve W. I. Thomas'ın 'durumun tarifi' (definition of the situation) kavramının anlaşılmasını sağlar.7

Bilgi sosyolojisi izafi (yani, ferdi tecrübenin anlamlı belli bir şekilde yorumlandığı geniş bir organizasyon realitesiyle) fakat geniş bir diyalektik (sosyal yapı ile ferdin içinde yaşadığı 'dünya' arasındaki) ile ilgilenir.8 Her toplum belli bir dünya inşa eder. Toplumsal tecrübedeki ferdi sembolizasyonun sonsuz çeşitliliği, bunları kapsayan ve objektifleştiren bir söylem evreni yaratır. Ferdi tecrübe de, diğerleri açısından sosyal çevre anlamı taşıyan ve onlarla iletişimin mümkün olduğu makul bir dünyada yer almak olarak anlaşılır. Ferdi manalar da objektifleştirilmiştir ve böylece söz konusu dünyada yaşayan herkes için kullanışlıdırlar. Gerçekten bu dünya 'objektif realite' olarak idrak edilir, yani başkalarıyla da paylaşılmaktadır ve fertlerin tercihlerinde saygın bir yeri vardır. Böylece bu tür bir dünyanın muteber sosyal tanımları onun hakkında 'bilgi' olarak nazara alınır ve bu 'bilginin' dayanakları olarak alındığı sosyal durumlar tarafından fert için sürekli sınanır. Sosyal olarak meydana getirilmiş dünya, tipik olarak düşünülebilecek tek reel dünya olur. Fert böylece tüm adımlarının manalarını yansıtmak mecburiyetinden kurtulmuştur. Sadece 'sağ duyuyu' tercih etmesi yeterlidir.9

Lisan, realitenin sosyal yapısının hem kaynağı, hem de aracıdır.10 Lisan, ferdi tecrübeyi belli bir noktada toplar, mecraya sevk eder ve objektifleştirir. Lisan, ferdin sosyalleşerek bir unsuru haline geldiği ve başkalarıyla paylaştığı dünyanın en önemli manasıdır ve ayrıca diğerlerinin onunla konuşma ilişkisi kurmasını sağlar, böylece ortak dünya fert için yaşanabilir olmaya devam eder.11 Bu linguistik zemin üzerinde yorum şemaları, kognitif ve moral normlar, değer sistemleri ve nihayet teorik olarak meydana getirilmiş mevcut herhangi bir toplumun (Durkheim'cı ekolün işaret ettiği gibi) "kolektif temsillerinin" dünyasını şekillendiren "dünya görüşleri" formlandırılır.12 Toplum, hayatı düzenler. Sadece bir sosyal düzen dünyasında ferdin sübjektif olarak anlamlı hayata sahip olmasına ve onu aneminin yıkıcı etkilerinden, yani, ferdin sosyal düzenlenme prosesinden mahrum edildiği ve böylece kavramlardan da mahrum edildiği bir ortamdan koruyan "bir kolektif bilinç" geliştirilebilir. Sosyal düzen hakkındaki teorilerde her sosyal düzenin temelini linguistik zeminin teşkil ettiğini hatırlatmakta fayda vardır, çünkü objektif realite dünyasının sosyal yapısıyla ne kastedildiğini lisan netleştirmektedir. Lisan müspet ve vazgeçilmez bir sosyal keşiftir ve bir linguistik sistem onu icat eden toplumun ortaya koyduğu bir ontolojik statüyle temin edilemez. Bununla beraber, fert lisanını (özellikle anadilini) bir objektif realite olarak öğrenir.13 Bunu iradî olarak değiştiremez. Zorlayıcı gücünü tasdik etmek mecburiyetindedir. Tipik olarak, fert ne kendini ne de dünyayı lisanın temin ettiği kavramlar dışında düşünemez. Fakat lisanın bu hakikati, zahiriliği ve mecburiyeti (sosyal fenomenin varlık benzeri karakteri) toplumun tüm objektiflerine uzanır. Sübjektif neticesi, ferdin kendini (-yani kendini ister istemez yerleştirilmiş olarak görerek-) tabii olduğu kadar sosyal bir dünyada da 'bulmasıdır'.

Vurgulamak gerekir ki, realitenin sosyal yapısı bilincin hem teori öncesi (pre-theoretical) ve hem de teorik seviyelerinde yer alır ve bundan dolayı bilgi sosyolojisi her ikisiyle de ilgilenmek zorundadır. Muhtemelen ilk bilgi sosyolojisinin geliştiği Almanya'nın entelektüel durumundan dolayı, bu zamana kadar ağırlıklı olarak bu fenomenin teorik tarafıyla -toplum ve 'fikirler' arasındaki ilişki problemiyle- ilgilenilmiştir.14 Muhakkak bu önemli bir problemdir. Herkes bir çeşit dünyada yaşarken sadece az bir miktar insan fikirler adına endişe etmektedir. Sadece entelektüellerin teoriler, düşünce sistemleri, weltanschaungen ürettikleri bir bölümüne değil, geniş kapsamı içinde bir dünya inşa edici insan aktivitesinde sosyolojik bir boyut vardır,. Böylece burada tartışılan konu, bilgi sosyolojisinin sadece psikolojik fenomen hakkındaki (psikoloji sosyolojisi olarak adlandırılabilecek) çeşitli teorilerle değil, bu fenomenlerin bizzat kendileriyle de (ki bu da sosyolojik psikoloji olarak adlandırılabilir) ilgisi vardır.

Bir toplumla onun dünyası arasındaki ilişki diyalektiktir, çünkü, bir kere daha tekrarlarsak, tek taraflı sebeplendirme terimleriyle uygun olarak anlaşılmaz.15 Dünya, -sosyal olarak yapılanmış olduğunu düşünelim-, sadece içinden kaynaklandığı sosyal yapıların pasif bir yansıması değildir. Bulunduğu yer için 'objektif realite' olmak demek, esas alınan toplumun sadece belli bir otonomi kazanmakla kalmaması, ona daha sonra etki edebilecek bir güç de kazanması demektir. İnsan bir lisan keşfeder ve sonra bakar ki onun mantığı kendisinin üzerine baskı yapıyor. Ve insan çeşitli unsurları birleştirerek teoriler yapar, hatta basit sosyal çıkarlardan yola çıkan teoriler de olabilir, ve görür ki bu teoriler sosyal değişmenin yapıcıları (agencies) olmuşlardır. Böylece görülebilir ki, sosyal psikoloji ve bilgi sosyolojisinin diyalektikleri arasında teorik olarak tatmin edici benzerlikler vardır: toplumun psikolojik realiteyi üretmesi diyalektiği ve bunu bir dünya teşkil etmeye şümullendirmesi diyalektikleri. Her iki diyalektik de objektif ve sübjektif realiteler arasındaki ilişkiyle, -veya daha detaylı ifade edilirse-, sosyal olarak gerçekleştirilen realite ve bunun sübjektif olarak anlaşılmasıyla ilgilenirler. Her iki durumda da fert, kendisinin dışından verilmiş gibi görünen gerçekleri içselleştirir ve bunlar içselleşmekle kendi bilincinin mevcut münderecatı olurlar, toplumda yaşadıkça ve akdettikçe de bunları tekrar dışsallaştırır.16

Bu mütalâalar, özellikle burada sunulmak zorunda olduğu dar formlarında, ilk bakışta olağan üstü soyut olarak gözükebilir. Ancak, kimliğin sosyolojik anlamı hakkında sosyal psikoloji ve bilgi sosyolojisinin bu ana perspektiflerinin tatminkar bir kombinasyonu sorulduğunda, şöyle sade bir ifadeyle cevap verilebilir: Kimlik, psikolojik realiteyle olan uygun bağlılığıyla, daima sosyal olarak yapılanmış belirli bir dünyada kimliktir. Veya, ferdin bakış açısından ise: İnsan kendini, genel bir dünyada bulunmakla, diğer insanlar tarafından tanımlanmış olduğu gibi hüviyetlendirir.

Mead'ın da işaret ettiği gibi, sosyalleşme sadece ferdin diğerlerinin 'davranışlarını aldığında' mümkündür, yani kendisini diğerlerinin daha önceden onu anladıkları gibi anlatmasıdır. Elbette bu proses kimliğin bizzat kendisinin teşkil edilmesine kadar uzatılabilir, böylece sosyal kimlikleşmenin kendini-kimliklendirmeyi (self-identification) hem ürettiği hem de ondan önce geldiği formüle edilebilir. Bu durumda, Mead'cı davranış prosesi -ve rol- yüklenme, ortak bir dünyayı paylaşmayan fertler arasında vuku bulması mümkündür, meselâ Colombus ile 1492 de karşılaştığı ilk Amerikan yerlileri arasında olanlar gibi. Kısa zamanda birlikte yaşadıkları çevre olan bir dünya içinde birbirlerini kimliklendirdiler, daha doğrusu birbirleriyle iştigal ettikçe birlikte böyle bir dünya kurdular. Birbirlerini bu dünyanın terimleriyle sosyalleştirerek, sonra da onun içindeki uygun davranışları ve rolleri yüklenebilirlerdi. Colombus ve İspanyolları, güçlü taraf olarak (bir anlamda ebeveyn gibi), bu 'adlandırma' oyununda avantajlıydılar, muhtemelen İspanyollar onlar tarafından mitolojik yaratıklar olarak kimliklendirilmeye pek az teşebbüs ederken, onlar kendilerini İspanyolların terimleriyle, Indios olarak, adlandırmak zorundaydılar. Başka bir deyişle, Amerikan yerlisi kendini İspanyolların dünyasına yerleştirerek kendini kimliklendirdi, daha emin olarak denebilir ki, onlar bu çevreye yerleştikçe dünya da kendisini bu yönde düzenledi. Halihazırda aynı dünyadaki yerleşik fertler arasında vuku bulan daha normal sosyalleşme vakıalarında, kimliklendirmenin konumunu başlangıçtan itibaren nasıl belirlediğini görmek daha kolaydır. Ebeveyn çocuğa adını verir ve sonra bu kimliklendirmeye uygun terimleri kullanarak onunla meşgul olur. 'İsimlendirmenin' kelime manası bu işlemde bulunmaktadır (bunun belirginliği ait olduğu kültüre bağlıdır, bir John Smith olmak, 'Ivan Ivanıwic'den, 'köyün aptalından' vs. daha az tatmin edicidir). Sosyalleşme mecrasında ismin tüm etkileri ve açık konumuyla çocuk, aynı prosesle kimliğini de bezediği, -ahlak dünyasında kendini 'iyi bebek', cinsiyet dünyasında 'küçük bir oğlan', sınıf dünyasında 'küçük bir centilmen' olarak kimliklendirerek- içinde bulunduğu ve konumlandığı dünyayı bezer. Mead'cı deyim genişletilebilir: fert, başkalarının davranışlarını ve rollerini aldığı gibi onların dünyalarını da alır. Her rol bir dünyayı sergiler. Benlik daima bir dünyada konumlanmıştır. Aynı sosyalleşme prosesi benlik üretir ve dünyayı ait olduğu bu benliğe içselleştirir.

Aynı sebep sonuç ilişkisi genel olarak psikolojik realiteye de uygulanır. Herhangi bir psikolojik realitenin sosyal olarak tanımlanmış kimliğe ilişik, böylece sosyal olarak konumlanmış dünyada yapılanmış olması gibi. Fert kendi toplumunun dünyasında kendini kimliklendirir ve belirli bir noktada konumlandırırken, kendini, hem 'bilinçli' ve hem de 'bilinçsiz' olan, önceden belirlenmiş ve hatta bazı fizikî (gövdesel) etkileriyle bir psikolojik proses montajının sahibi olarak bulur. 'Akıllı bebek' huysuzluk ettikten sonra suçluluk hisseder, 'küçük oğlan' erotik fantezilerini küçük kızlara kanalize eder, 'küçük bey' toplum içinde birisi sümkürdüğünde tiksinti duyar, midesi bulanabilir. Her sosyal olarak yapılanmış dünya böylece bir kimlikler repertuarı ve buna uygun psikolojik sistem taşır. Kimliğin sosyal tarifi, realitenin fazla kavislenmiş parçası olarak bir yer alır. Sosyalleşmede vuku bulan dünyanın içselleştirilmesi, psikolojik bilince olduğu gibi bilinç yapısına da etki eder, ve hatta (henüz bilimsel olarak uygun bir şekilde açığa çıkarılmamış bir dereceye kadar) psikolojik proses alanına genişletilir.17 Pascal bir yandan gerçeği müşahede eder, diğer yandan Pyrenees'in hatasını ortaya çıkarırken, bilgi sosyolojisinin temel problemini ortaya koymaktaydı. Aynı müşahede, mide salgısını neyin azdırdığına veya sakinleştirdiğine uygulanabildiği gibi, iyi ve kötü vicdanlara (kötünün 'bilinçsiz' tezahürü de dahil olmak üzere), nefsani bakımdan ilginç ve farksız olana uygulanabilir. Ve elbette Fransız kimliği İspanyol?unkinden fark edilebilir şekilde değişiktir.18

Şimdi bilincin teorik seviyelerine dönülürse, -psikolojik realite ve psikolojik modeller arasındaki- üçüncü diyalektik analiz edilebilir. İnsan sadece kendini yaşamaz. Kendini açıklar da. Bu açıklamalar kendisinin nitelik seviyelerine bağlı olarak değişmekle birlikte, insanın psikolojik tabiatının bazı teorik açıklamaları olmaksızın bir toplumu düşünmek zor olurdu. Böyle bir açıklamanın hâl, mitoloji, metafizik veya bilimsel genelleştirme formu alıp almadığı, elbette ayrı bir sorudur. Bütün bu formların ortak oldukları şey psikolojik realitenin tecrübelerini belli soyut seviyelerde sistematize etmektir. Ferdî psikolojik prosesin kıyaslanacağı anlamda tiplendirilmiş ve böylece 'iyileştirme için hazırlanmış' psikolojik model inşa ederler. Meselâ, toplumdaki her fert her tür görülebilir tecrübeye sahip olabilir. Hem fertlerin kendileri hem de birlikte yaşadıkları insanlar bu tecrübelerin delalet ettiği sorunlarla yüz yüze gelirler. Bu tür vakıaları 'açıklayan' bir psikolojik model, modelde kodlanmış çeşitli türlerle, belli bir tecrübeyi kıyaslamaya müsaade eder. Tecrübe, daha sonra, bu tipolojinin terimleriyle -şeytanın sahip olması durumu olarak, veya gizli bir statünün işareti olarak yahut da sadece pis bir durum olarak sınıflandırılabilir. Psikolojik modelin bu uygulaması ('teşhis'), vakıa hakkında ne yapmak gerektiğine ('terapi') karar vermeye müsaade eder; dualarla ferdi kurtarmak, iyileştirmek vs. Başka bir deyişle, psikolojik model ferdî tecrübeyi belli bir yere yerleştirir ve ileri bir teorik sistem içinde yönlendirir.19

Her psikolojik modelin, realitenin daha genel teorik formülünde gömülü olduğunu söylemek gerekir. Model toplumun 'dünya hakkındaki genel bilgisinin' parçasıdır ve teorik düşünce seviyesine çıkarılmıştır. Böylece bir değerler tipolojisini taşıyan belli bir psikolojik model, dünyanın dini anlamından, çağdaş psikiyatrinin anladığı gibi bir 'akıl hastalıkları' psikolojisi teorisine kadar, çok geniş bir 'bilimsel' alanda bulunur. Psikolojik 'bilgi' daima 'dünya hakkında genel bilginin' bir parçasıdır- bu deyimde az önce psikoloji sosyolojisi diye adlandırılan şeyin temelleri yatmaktadır. Bu deyimin önemi, 'realite kaynağının' psikiyatrik anlamına referans edilerek ifade edilebilir. Belli bir ferdin uygun bir şekilde 'realiteye bağlantılı' olmadığına bundan dolayı 'akıl hastası' olduğuna, bir psikiyatr karar verebilir. Sosyolog bu tarifi kabul edebilir, fakat derhal sormalıdır: 'Hangi realite?' Freud'cu prensiplerin toplumdan topluma değiştiğini kültürel antropolojinin gösterebildiği gibi, bilgi sosyolojisi de benzeri 'realite prensiplerinin' sosyo-kültürel izafiyeti üzerinde ısrarlı olmalıdır.20

Bu sosyolojik perspektifin, psikolojik teorilerin analizlerinde oldukça uzağa ulaşan etkileri vardır. Belirtildiği gibi, her sosyal olarak yapılanmış dünya bir psikolojik model taşır. Eğer bu model akla uygunluğunu koruyabilecekse, toplumdan kaynaklanan psikolojik realiteyle bazı ampirik ilişkileri olmalıdır. Cin, şeytan itikadını tetkik eden ilim dalı (demonology) model çağdaş toplumda 'reel değildir'. Psikoanalitik olanı ise reeldir. Bir kere daha ampirik sınamanın önemini vurgulamak gerekir. Ferdin kendi sosyal kimliğini iç gözlemle onaylaması gibi, psikolojik teorisyen de modelini 'ampirik araştırmayla' tasdik edebilir. Eğer model, psikolojik realiteyle sosyal olarak tanımlanmış ve üretilmiştir diye mutabık gelirse, bu realitenin ampirik araştırması tarafından son derece tabii olarak tasdik edilecektir. Bu, psikoloji kendi kendini tasdikler demekle aynı değildir. Daha ziyade, belirli bir psikoloji tarafından keşfedilen veriler aynı zamanda bu psikoloji tarafından üretilmiş olan aynı sosyal dünyaya aittir, demektir.

Bir kere daha tekrar edersek, psikolojik realite ve psikolojik model arasındaki ilişki diyalektiktir. Psikolojik realite psikolojik modeli üretir. Model, realitenin ampirik olarak tasdik edilebilir temsilcisidir. Bir kere şekillendiğinde, psikolojik model, geriye, psikolojik realiteye akdedebilir. Modelin reelleştirme potansiyeli vardır, yani 'kendinden kaynaklanır' olarak bir psikolojik realite yaratır. Demonolojinin sosyal olarak kurulmuş olduğu bir toplumda demon değerler ampirik olarak çoğalacaktır. Psikanalizin 'bilim' olarak kurumlaştığı bir toplum, teorik olarak buna uygun niteliklere sahip insanlardan oluşacaktır. Psikolojik modelin kendinden olan bu karakteri, sosyalleşmenin aynı diyalektiğinde de temeldir- ki bunu Mead açık bir deyişle ve şöyle özetlenebilecek şekilde formüle etmiştir: İnsan, hitap edildiği gibi olur.

Bu özet mütalaaların amacı, Mead?cı gelenekteki sosyal psikolojik yaklaşımlarla bilgi sosyolojisinin entegrasyonundan ne tür teorik kazançlar beklenebileceğini değerlendirmektir. Burası böyle bir entegrasyondan kaynaklanabilecek muhtemel ampirik ve metodolojik mevzuların tartışılacağı yer değildir.21 Sonuç olarak denebilir ki, burada ifade edilen teorik görüş açısı sosyoloji ve psikolojinin disiplinleri arasındaki ilişkinin ciddi bir şekilde yeniden değerlendirilmesini ima eder. Bu ilişki, en azından bu ülkede sosyologlar açısından, teorik bakımdan temelsiz ve zayıf olarak karakterize edilmiştir.



Notlar

1. Amerikan sosyologları arasındaki Mead'cı sosyal psikolojinin 'yayılması' hakkında şu eserlere bakınız: Anselm Strauss (ed.), George Herbert Mead on Social Psychology, University of Chicago Press, !964, pp. vii ff. Bu Mead'cı 'kurulmuşluğun' psikoanalitik kaynaklı bakış açısından bir kritiği için: Dennis Wrong, 'The oversocialized conception of man in modern sociology', Psychoanalitic Review, vol. 39 (1962), pp. 53 ff.
2. Amerikan sosyologları arasında, bilgi sosyolojisi daha ziyade dar bir şekilde Karl Mannheim'ın Alman Geisteswissenschaft 'ın konularından İngiliz dilli sosyal bilime çevrilen başlıca kavramları ile birlikte hatırlanır. Max Scheller'in Wissenssoziologie (terim kendisi tarafından ihdas edilmiştir) hakkındaki yazıları henüz tercüme edilmemiştir. Amerikan sosyologları, esasında, Alfred Schutz'un çalışmalarındaki bilgi sosyolojisi gelişiminden uzak kalmışlardır, keza pozitivist (genellikle Almanya'daki sosyologların yazıları) ve Marksist (genellikle Fransa'daki) akımın katkılarından da. Amerika'daki Mannheim kökenli bilgi sosyolojisi kabulleri için: Robert Merton, Social Theory and Social Structure, New York: Collier -Macmillan, 1957, pp. 439 ff., and Talcott Parsons, 'An approach to the sociology of knowledge', Transactions of the Fourth World Congress of Sociology, Louvain: International Sociological Association, 1959. Mannheim'dan ziyade Scheller'in çizgisindeki alt disiplin konuları için (ki buradaki yazar kendisinin her ikisiyle de tamamıyla beraber olmadığı görüşündedir), cf. Werner Stark, The Socıology of Knowledge, London: Routledge & Kegan Paul, 1958.
3. Cf. Merton, op. cit., pp. 225 ff.; Muzaffer Sherif and Carolyn Sherif, An Outline of Social Psychology, New York: Harper, 1956; Tamotsu Shibutani, 'Reference groups and social control' in Arnold Rose (ed.), Human Behaviour and Social Processes, London: Routledge & Kegan Paul, 1962, pp.128 ff.
4. Bilgi sosyolojisi sahası hakkındaki bu anlayış, Mannheim kaynaklı yaklaşımdan çok daha geniş olarak, Alfred Schutz'un çalışmaları tarafından oldukça şiddetli etkilenmiştir. Alfred Schutz, Der sinnhafte Aufbau der sozialen Welt, Vienna: Springer, 1960; The Problem of Social Reality, The Hague: Nijhoff, 1962; Studies in Social Theory, The Hague: Nijhoff, 1964.
5. Benlik ve toplum arasındaki bu diyalektik Marksist terimlerle de formüle edilebilir. Bkz. mesela, Joseph Gabel, La fausse conscience, Paris: Editions de Minuit, 1962; ve Jean-Paul Sartre, Search for a Method (trans. H. E. Barnes), New York: Knopf , 1963. Bazı Marksist kategorileri Marksist olmayan bir bilgi sosyolojisinde birleştirme teşebbüsü için bkz. Peter Berger and Stanley Pullberg, 'Reification and the sociological critique of consciousness', History and Theory, vol. 4 (1965).
6. Tavırların sosyal yapılanması hakkında, bkz. Arnold Gehlen, Urmensch und Spätkultur, Bonn: Athenaeum, 1956, burada Gehlen, biyolojik temelli bir sosyal kurumlar teorisi amaçlamaktadır. Bugüne kadar Amerikan sosyologları tarafından bilinmeyen hakikaten anlamlı bu teori hakkında ayrıca bkz. Arnold Gehlen, Anthropologische Forschung, Hamburg: Rowoholt, 1961, ve Studien zur Anthropologie und Soziologie, Neuwied/Rhein: Luchterland, 1963.
7. Thomas'ın sosyal tarifin 'gerçek sonuç'u hakkındaki iyi bilinen hükmü kastedilmişti, ve genellikle de kastedildiği gibi da anlaşılmaktadır, realite bir kere tanımlandıktan sonra insanlar bu tarif sanki hakikatmiş gibi hareket edeceklerdir. Bu önemli unsur sosyal tarifin güçlü gerçeklik (realizing, yani realite - üretme) anlayışına katılmalıdır. Thomas'ın sosyal psikolojiden alınan bu 'temel teoremi' Merton tarafından geliştirildi, op. cit., pp. 421 ff. Bilgi sosyolojisi, bu makalenin gösterdiği gibi, 'realitenin' sosyal yapılanmasının bu özelliğini daha da genişletebilecektir.
8. bkz. Schutz, The Problem of Social Reality, pp. 207 ff.
9. Cf. ibid., pp. 3 ff.
10. Cf. ibid., pp. 287 ff. Also, cf. Ernst Cassirer, An Essay on Man, New Haven: Yale University Press, 1962, pp. 109 ff. Amerikan sosyologlarınca ihmal edilen lisan ve 'realite' problemi Amerikan kültürel antropolojisinde genişçe tartışılmıştır; Edward Sapir'in ve ona zıt olan 'Whorf hipotezi' nin etkilerine bakınız. Bu, Durkheim'cı ekolden beri Fransa'da sosyologlar ve kültürel antropologlar için esas problem olagelmiştir. Cf. Claude Lévi-Strauss, The Savage Mind, London: Weidenfeld & Nicholson, 1966.
11. 'Realitenin', 'iletişim araçları' anlamındaki kullanımı hakkında, cf. Peter Berger and Hansfried Kellner, 'Marriage and the construction of reality', first published in Diogenes, vol. 46 (1964), pp. 1-25.
12. Durkheim?cı 'kolektif bilinç' teorisinin, anemi teorisinin pozitif tarafı olduğu söylenebilir. Elbette bunun yeri Durkheim'ın Dini Hayatın temel formlarıdır. Bunun önemli gelişmeleri için (bilgi sosyolojisiyle ilgili olarak), cf. Marcel Granet, La Pensée chinoise, Paris: Albin Michel, 1950; Maurice Halbwachs, Les Cadres sociaux de la mémoire, Paris: Presses Universitaires de France, 1952; Marcel Mauss, Sociologie et anthropologie, Paris: Presses Universitaires de France, 1960.
13. Çocuğun lisan öğreniminin 'objektivitesi' hakkında tam bir bilgi Jean Piaget'in çalışmasında bulunabilir.
14. Bilincin teorik seviyeleri noktasında bilgi sosyolojisinin yoğunlaşması daha önce zikredilen Stark'ın (An Essay in Aid of a Deeper Understanding of the History of Ideas) alt başlıklarında gayet güzel açıklanmaktadır. Bu yazar Schutz'un çalışmalarını bu alt disiplinin geniş konularına varmak için elzem olduğunu düşünmektedir. Marksist yargılara dayalı geniş bir yaklaşım için, cf. Henri Lefebvre, Critique de la vie quotidienne, Paris: L'Arche, 1958-61. Toplumda ön-teorik bilincin kritiği için Pareto kullanımının ihtimalinin tartışması için, cf. Brigitte Berger, 'Vilfredo Pareto's Sociology as a Contribution to the Sociology of Knowledge', (unpublished doctoral dissertation, Graduate Faculty, New School for Social Research, New York, 1964).
15. Bu problem Marx tarafından onun iyi bilinen üst ve alt yapı kavramlarında tartışılmıştır. Bu yazar, Mars?ın ilk yazılarında (1844 Ekonomik ve Felsefi Manifestosunda olduğu gibi), ikisi arasındaki ilişkinin açıkça diyalektik olduğu görüşündedir. Daha sonraki dönemlerin Marxizm'inde alt ve üst yapının, ikincisinin, ilkinin sadece bir yansıması olduğu, mekanistik anlayışında diyalektik kaybolur. Komünist ideolojideki Marxizm'in bu 'somutlaştırılması' hakkında (muhtemelen düşünce tarihindeki en büyük çelişkilerden biri), cf., örnek olarak, Joseph Gabel, Formen der Entfremdung, Frankfurt: Fischer, 1964, pp. 53 ff. Marxist gelenek içinde bu problemle meşgul olan orijinal diyalektiği yeniden yakalamayı deneyen muhtemelen en önemli çalışma Georg Lukacs'ın Geschichte und Klassenbewusstsein (1923) dir, bu kitabın mükemmel bir Fransızca tercümesi - Histoire et conscience de classe, Paris: Editions de Minuit, 1960.
16. Burada vurgulanan sosyalleşmenin diyalektik bağı üç 'anın' terimleriyle analiz edilebilir - dışsallaştırmak, objektifleştirmek ve içselleştirmek. Bu 'an'lardan herhangi biri sosyal teoriden dışlanırsa diyalektik kaybolmaktadır. Cf., Berger and Pullberg, op. cit.
17. Böylesi bir 'sosyo-vücut (socio-somatics)' ilginç etkileri için, cf. Georg Simmel's discussion of the 'sociology of senses', in his Sociology, New York: Collier-Macmillan, 1964, pp. 483 ff. Ayrıca, cf. Mauss'un essay on the 'techniques of the body', in his op. cit., pp365 ff.
18. Burada 'sosyolojistik' realite görüşünün sadece sosyal yapı olduğu amaçlanmamıştır. Bununla birlikte bilgi sosyolojisi içinde nihai epistemolojik sorunları parantez içine almak mümkündür.
19. Bilgi sosyolojisindeki tespit edilmiş tipolojilerin etkileri hakkında, cf. Eliot Freidson, The Sociology of Medicine, Oxford: Blackwell, 1963, pp. 124 ff.
20. Psikiyatrinin kendisinden gelen çağdaş 'zihni hastalıklar' kavramı hakkında, cf. Thomas Szasz, The Myth of Mental Illness, New York, Hosber-Harper,1961.
21. Cf. Peter L. Bergerand Thomas Luckmann, The Social Construction of Reality, London: Allen Lane, Penguin Press, 1967.


KAYNAK:
Peter L. Berger, "Identity as a Problem in the Sociology of Knowledge", Towards the Sociology of Knowledge: Origin and Development of a Sociological Thought Style, (ed. by) G. W. Remmling, Routledge & Kegan, London, 1973, s.273-285.

* İnsan varlığı refleksiftir (tepkici veya yansıtmacı). İnsan benliği bir çeşit içsel diyalogu yönetir. Başka deyişle kelimelerle ve şekillerle kendimizle söyleşiriz. Mead, I ve me'yi birbirinden ayırmıştır. Bunlar aslında birer yapı olmaktan ziyade birer süreçtirler(processes), ve her ikisi de onun analiz ettiği benliğin (self) bir parçasıdırlar. (I), kendiliğinden, yaratıcı, akdeden benliktir. (me) ise devamlı seyirciler olan diğer benlikler gurubudur (multitude). Mead buna (inner forum) diyor. (me) diğerlerin bize verdiği cevapların bir yankısıdır. (Çevirenin notu).

Bilgi Edinme Yasası Deneyimlerinizi Bizimle Paylaşın.

Sizlerde Bilgi edinme yasası çerçevesinde
yaşadığınız yazışmaları sonuçlarını bu bölüme ekleyerek diğer arkadaşlarınızla deneyimlerini paylaşabilirsiniz.

Bilgi Edinme Hakkı: Yönetmelik neler getirdi

Yönetmelikte, ?Bilgi edinme hakkı? başlığıyla herkesin, kanun ve bu yönetmelikte belirlenen esas ve usuller çerçevesinde bilgi edinme hakkına sahip olduğu belirtildi. Yönetmeliğe göre, Türkiye?de ikamet eden yabancılarla, faaliyette bulunan yabancı tüzel kişiler, isteyecekleri bilgi kendileriyle veya faaliyet alanlarıyla ilgili olmak kaydıyla ve karşılıklılık ilkesi çerçevesinde, kanun ve bu yönetmelik hükümlerinden yararlanacak. Bu kapsamdaki başvurular Türkçe yapılacak. Karşılıklılık ilkesi kapsamında bulunan ülkeler Dışişleri Bakanlığı?nca Resmi Gazete?de ilan edilecek. Türkiye?nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden doğan hak ve yükümlülükleri saklı tutulacak.

ALINACAK TEDBİRLER Kurum ve kuruluşlar, kanunda yer alan istisnalar dışındaki her türlü bilgi veya belgeyi, kanunda ve yönetmelikte belirlenen esas ve usullere göre, başvuranların yararlanmasına sunmak ve bilgi edinme başvurularını etkin, süratli ve doğru sonuçlandırmak üzere gerekli idari ve teknik tedbirleri almakla yükümlü olacak. Kurum ve kuruluşlar, ellerindeki bilgi edinme başvurusuna konu olabilecek bütün bilgi veya belgeleri, bilgi edinme hakkının kullanımını kolaylaştıracak şekilde tasnif edecek. Bu amaçla kurum ve kuruluşların belge kayıt, dosyalama ve arşiv düzeniyle ilgili gerekli idari ve teknik tedbirler alınacak.

KAMUOYUNU BİLGİLENDİRME Kurum ve kuruluşlar, bilgi iletişim teknolojilerini kullanarak kamuoyuna şu bilgileri sunabilecek: - Görev ve hizmet alanlarına giren konulardaki bilgi veya belgelerin konularını ve bunların hangi birimde mevcut olduğunu ihtiva eden kurum dosya planlarını. - Görev ve hizmet alanlarına giren konulardaki temel nitelikli karar ve işlemlerini, mal ve hizmet alımlarını, satımlarını, projelerini ve yıllık faaliyet raporlarını. - Görev ve hizmet alanlarına giren konulardaki kanun, tüzük, yönetmelik, Bakanlar Kurulu kararı veya diğer düzenleyici işlemlerin neler olduğunu, yayımlanmışsa hangi tarihli ve sayılı resmi gazetede yayımlandığını, görev ve hizmet alanlarıyla ilgili mevzuatın değişiklikleri işlenmiş halini.

KAMUOYU İNCELEYEBİLECEK Kesinleşen faaliyet ve denetim raporları uygun vasıtalarla kamuoyunun incelemesine açık hale getirilecek. Kurum ve kuruluşlar, yasa ve bu yönetmelik hükümleri çerçevesinde, bilgi edinme hakkının etkin olarak kullanılabilmesi ve bilgi edinme başvurularından kaynaklanan iş yükünün en aza indirilebilmesi amacıyla kurumsal internet sayfalarını bu madde hükümlerine göre yeniden şekillendirecek. Kurum ve kuruluşların basın ve halkla ilişkilerle görevli birimlerinde, bilgi edinme hakkının etkin kullanılabilmesi ve bilgi veya belgelere erişimin zamanında sağlanabilmesi amacıyla bilgi edinme birimleri oluşturulacak.

BAŞVURU NASIL YAPILACAK? Gerçek kişiler tarafından yapılacak bilgi edinme başvurusu; başvuru sahibinin adı ve soyadı, imzası, oturma yeri veya iş adresini içeren dilekçeyle, istenen bilgi veya belgenin bulunduğu kurum ve kuruluşa yapılacak. Tüzel kişiler tarafından yapılacak bilgi edinme başvurusu; tüzel kişinin unvanı ve adresi, yetkili kişinin imzasını ve yetki belgesini içeren dilekçeyle, istenen bilgi veya belgenin bulunduğu kurum ve kuruluşa yapılacak. Dilekçede, istenen bilgi veya belgeler açık ve ayrıntılı olarak açıklanacak. Bilgi veya belgeye erişimin kısa sürede sağlanabilmesi amacıyla, istenen bilgi veya belgenin konusu, varsa tarihi, sayısı ve kurum veya kuruluşun hangi biriminden istendiği ve ihtiyaç duyulan diğer hususlar dilekçede belirtilecek. Merkezi idarenin taşra teşkilatında bulunan bilgi veya belgelere ilişkin başvurular, valilik veya kaymakamlığa bağlı olarak faaliyette bulunan bilgi edinme yetkililerine veya taşra teşkilatında bulunan ilgili birimlere yapılacak. İl ve ilçelerde bulunan birimler arasındaki koordinasyon ve bu işlemlere ilişkin raporların hazırlanması, valilik ve kaymakamlıklardaki bilgi edinme birimlerince sağlanacak. Valilik ve kaymakamlıklarda bulunan bilgi edinme birimleri, merkez teşkilatını ilgilendiren konularda kendilerine yapılan başvuruları ilgili idareye gönderecek ve durumu başvurana bildirecek. Başvuru dilekçelerinin veya başvuru formlarının, daktiloyla doldurulması veya bilgisayar çıktısı olması şartı aranmayacak. Ancak başvuru dilekçeleri veya formları okunaklı ve anlaşılır bir şekilde yazılacak. Başvurunun kurum ve kuruluşa ulaştığı tarih başvuru tarihi sayılacak. Başvuru dilekçeleri posta yoluyla da kurum ve kuruluşlara gönderilebilecek.

ELEKTRONİK ORTAMDA BAŞVURU Bilgi edinme başvurusu, kişinin kimliğinin ve imzasının veya yazının kimden geldiğinin tespitine yarayacak başka bilgilerin yasal olarak belirlenebilir olması kaydıyla elektronik ortamda veya diğer iletişim araçlarıyla da yapılabilecek. Tüzel kişiler tarafından elektronik posta yoluyla yapılacak başvurular, tüzel kişinin unvanı ve adresi ile yetkili kişinin T.C. kimlik numarası ve yetki belgesiyle birlikte, istenen bilgi veya belgenin bulunduğu kurum ve kuruluşun bilgi edinme biriminin elektronik posta adresine form doldurulmak suretiyle yapılacak. Yetki belgesi, uygun elektronik araçlarla elektronik ortama aktarılarak gönderilecek. Gerçek veya tüzel kişiler tarafından, 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu gereğince elektronik imza kullanılarak gönderilen başvurularda, T.C. kimlik numarası aranmayacak. Başvuru dilekçeleri T.C. kimlik numaraları belirtilmek kaydıyla faks yoluyla da kurum ve kuruluşlara gönderilebilecek.

ÖZÜRLÜ BAŞVURULARI Başvuruda bulunan kimsenin kimliğini tespit etmeye yarayacak başka bilgi veya özel işaretlerin bulunması halinde, özürlüler bakımından bu bilgi veya özel işaretler imza yerine geçmek üzere kullanılacak. Bilgi edinme başvurusu, başvurulan kurum ve kuruluşların ellerinde bulunan veya görevleri gereği bulunması gereken bilgi veya belgelere ilişkin olacak. Kurum ve kuruluşlar, ayrı veya özel bir çalışma, araştırma, inceleme ya da analiz neticesinde oluşturulabilecek türden bir bilgi veya belge için yapılacak başvurularla tekemmül etmemiş bir işleme ilişkin bilgi veya belge için yapılacak başvurulara olumsuz cevap verebilecek. Belli bir tarihte açıklanacağı, duyurulacağı önceden belirtilmiş olup, zamanından önce açıklanması halinde kamu yararını zedeleyecek veya kişisel menfaat temin etmek için kullanılabilecek bilgi veya belgeler, belirtilen tarihten önce açıklanamayacak, erişimi sağlanamayacak. Kurum ve kuruluşlarca yayımlanmış veya kitap, broşür, ilan ve benzeri yollarla kamuya açıklanmış bilgi veya belgeler, bilgi edinme başvurusuna konu olamayacak.

SINIRLAMALAR DA İÇERİYOR Bilgi Edinme Yönetmeliği, bilgi edinme hakkının kapsamını sınırlayan düzenlemeler de içeriyor. Yönetmeliğe göre, başvuru dilekçesi veya formuyla istenen bilgi veya belgeler, yeterince açık ve anlaşılır değilse, kurum ve kuruluşlar başvurunun hangi nedenlerle yeterince açık ve anlaşılır olmadığını başvuru sahibine bildirecek ve ek bilgiler sunmasını isteyebilecek. Kendisine bilgi edinme başvurusunda bulunulan kurum ve kuruluş, talep edilen bilgi veya belge kendisinde bulunmakla birlikte, istenen bilgi veya belgenin başka bir veya birden fazla kurum ve kuruluştan neşet ettiğini veya görev alanına girdiğini tespit ederse, bilgi veya belgeye erişimi sağlamadan önce, söz konusu kurum ve kuruluşlardan görüş alabilecek. Bu takdirde bilgi veya belgeye erişim otuz iş günü içinde sağlanacak. Başvuru içeriğinin birden fazla kurum ve kuruluşu ilgilendirmesi durumunda, kendisine başvuru yapılan kurum ve kuruluş, diğer kurum ve kuruluşlardan istenen bilgi veya belgenin kendisinde bulunmayan kısmıyla ilgili olarak ilgili kurum ve kuruluşlardan bilgi veya belge talebinde bulunabilecek.

BAŞVURULARIN CEVAPLANDIRILMASI Bilgi edinme birimlerince iletilen başvurular, kurum ve kuruluşların ilgili birimlerince cevaplandırılacak. Kurum ve kuruluşlar, bilgi edinme başvurularıyla ilgili cevaplarını yazılı olarak veya elektronik ortamda başvuru sahibine bildirecekler. Ancak, başvuru sahibine elektronik posta yoluyla verilecek cevaplar, kurum ve kuruluşların bilgi edinme birimleri aracılığıyla gönderilecek. Bu kapsamdaki bir başvuruya hazırlanan cevap, ilgili birim tarafından bilgi edinme birimlerine yazılı olarak veya elektronik ortamda iletilecek. Bütün başvurular olumlu veya olumsuz olarak cevaplandırılacak. Başvurunun reddedilmesi halinde bu kararın gerekçesi ve buna karşı yapılabilecek başvuru yolları ve süreleri belirtilecek. Daha önce cevaplandığı halde aynı kişiler tarafından yapılan tekrar mahiyetindeki başvurular ile soyut ve genel nitelikteki başvurular işleme konulmaz ve durum başvuru sahibine bildirilecek.

SÜRELER Kurum ve kuruluşlar, başvuru üzerine istenen bilgi veya belgeye erişimi on beş iş günü içinde sağlayacaklar. Ancak istenen bilgi veya belgenin, başvurulan kurum ve kuruluş içindeki başka bir birimden sağlanması, başvuru ile ilgili olarak bir başka kurum ve kuruluşun görüşünün alınmasının gerekmesi veya başvuru içeriğinin birden fazla kurum ve kuruluşu ilgilendirmesi durumlarında bilgi veya belgeye erişim otuz iş günü içinde sağlanacak.

GİZLİ BİLGİLERİ AYIRMA İstenen bilgi veya belgelerde, gizlilik dereceli veya açıklanması yasaklanan bilgiler ile açıklanabilir nitelikte olanlar birlikte bulunuyor ve bunlar birbirlerinden ayrılabiliyorsa, söz konusu bilgi veya belge, gizlilik dereceli veya açıklanması yasaklanan bilgiler çıkarıldıktan sonra başvuranın bilgisine sunulacak. Ayırma gerekçesi başvurana yazılı olarak bildirilecek.

BAŞVURU ÜCRETİ Kurum ve kuruluşlar, erişimine olanak sağladıkları bilgi veya belgeler için başvuru sahibinden, bilgi veya belgelere erişimin gerektirdiği inceleme, araştırma, kopyalama, postalama ve diğer maliyet unsurları ile orantılı ölçüde ücret tahsil edilebilecek. Kanunda bilgi edinme hakkının istisnaları olarak düzenlenen konularda yapılan bilgi edinme başvuruları reddedilecek ve ret kararı başvuru sahibine gerekçeli olarak bildirilecek.

İTİRAZ HAKKI VE YARGI YOLU Bilgi edinme istemi reddedilen başvuru sahibi, yargı yoluna başvurmadan önce kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu?na itiraz edebilecek. İtiraz yazılı olarak yapılacak. Kurul, bu konudaki kararını otuz iş günü içinde verecek. Kurum ve kuruluşlar tarafından başvuru sahibine olumlu veya olumsuz herhangi bir cevap verilmemesi halinde başvuru, İdari Yargılama Usulü Kanunu?nun ilgili maddesi uyarınca 60 günün geçmesiyle reddedilmiş sayılacak. Yargı yoluna başvurmadan önce dava açma süresinin başladığı tarihten itibaren on beş gün içinde kurula yazılı olarak itiraz edebilecek. Kurul, bu konudaki kararını otuz iş günü içinde verecek. Kurula itiraz, başvuru sahibinin idari yargıya başvurma süresini durduracak.

KURUL KARARLARI Kurul, bilgi edinme başvurusuyla ilgili olarak yapılacak itirazlar üzerine, verilen kararları, inceleyerek karara bağlayacak. Bilgi edinme hakkının kullanılmasına ilişkin hususları düzenlemeye de kurul yetkili kılındı. Kurum ve kuruluşlar, kurulun istediği her türlü bilgi veya belgeyi on beş iş günü içinde vermek zorunda olacaklar. İtiraz üzerine kurul ayrıca, başvuru sahibi ile kurum veya kuruluşların, itiraz konusuyla ilgili yazılı veya şifahi görüşlerine başvurabilecek, konuyla ilgili uzmanların görüşünü alabilecek ve gerekli gördüğü diğer incelemelerde bulunabilecek. Kurula gönderilen bilgi veya belgeler ile kurul tarafından edinilen görüş, değerlendirme ve incelemelerden gizlilik derecesi bulunanların korunmasında ve saklanmasında gizlilik ilkesine uyulacak.

BİLGİ EDİNME HAKKININ SINIRLARI Yönetmelik bilgi edinme hakkının sınırlarını da belirliyor. Buna göre, açıklanması halinde devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibarıyla devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışında kalacak. Açıklanması ya da zamanından önce açıklanması halinde, ülkenin ekonomik çıkarlarına zarar verecek veya haksız rekabet ve kazanca sebep olacak bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamına dahil olmayacak. Sivil ve askeri istihbarat birimlerinin görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkına konu olamayacak. Ancak, bu bilgi ve belgeler kişilerin çalışma hayatını ve meslek onurunu etkileyecek nitelikte ise istihbarata ilişkin bilgi ve belgeler sınırlı şekilde bilgi edinmeye konu olabilecek. Kurum ve kuruluşların yetkili birimlerince yürütülen idari soruşturmalarla ilgili olup, açıklanması veya zamanından önce açıklanması halinde, kişilerin özel hayatına açıkça haksız müdahale sonucunu doğuracak, kişilerin veya soruşturmayı yürüten görevlilerin hayatını ya da güvenliğini tehlikeye sokacak, soruşturmanın güvenliğini tehlikeye düşürecek, gizli kalması gereken bilgi kaynağının açığa çıkmasına neden olacak veya soruşturma ile ilgili benzeri bilgi ve bilgi kaynaklarının temin edilmesini güçleştirecek bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışında kalacak. Açıklanması veya zamanından önce açıklanması halinde, suç işlenmesine yol açacak, suçların önlenmesi ve soruşturulması ya da suçluların kanuni yollarla yakalanıp kovuşturulmasını tehlikeye düşürecek, yargılama görevinin gereğince yerine getirilmesini engelleyecek, hakkında dava açılmış bir kişinin adil yargılanma hakkını ihlal edecek, nitelikteki bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışında bırakıldı.

ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİ Kişinin izin verdiği haller saklı kalmak üzere, özel hayatın gizliliği kapsamında, açıklanması halinde kişinin sağlık bilgileri ile özel ve aile hayatına, şeref ve haysiyetine, mesleki ve ekonomik değerlerine haksız müdahale oluşturacak bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkı kapsamı dışında olacak. Kamu yararının gerektirdiği hallerde, kurum ve kuruluşların kayıtlarında bulunan kişisel bilgi veya belgeler, kurum ve kuruluşlar tarafından, ilgili kişiye en az yedi gün önceden haber verilerek yazılı rızası alınmak koşuluyla açıklanabilecek. Haberleşmenin gizliliği esasını ihlal edecek bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkının dışında kalacak.

TİCARİ SIR Bilgi edinme hakkı kanunlarda ticari sır olarak nitelenen bilgi veya belgeler ile kurum ve kuruluşlar tarafından gerçek veya tüzel kişilerden gizli kalması kaydıyla sağlanan ticari ve mali bilgileri de kapsamayacak. - Fikir ve sanat eserlerine ilişkin olarak yapılacak bilgi edinme başvuruları hakkında ilgili kanun hükümleri uygulanacak. Kurum ve kuruluşların, kamuoyunu ilgilendirmeyen ve sadece kendi personeli ile kurum içi uygulamalarına ilişkin düzenlemeler hakkındaki bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkının kapsamı dışında bırakıldı. Ancak, söz konusu düzenlemeden etkilenen kurum çalışanlarının bilgi edinme hakları saklı olacak. Kurum ve kuruluşların faaliyetlerini yürütmek üzere, elde ettikleri görüş, bilgi notu, teklif ve tavsiye niteliğindeki bilgi veya belgeler, kurum ve kuruluş tarafından aksi kararlaştırılmadıkça bilgi edinme hakkına konu olamayacak. Bilimsel, kültürel, istatistik, teknik, tıbbi, mali, hukuki ve benzeri uzmanlık alanlarında yasal olarak görüş verme yükümlülüğü bulunan kişi, birim ya da kurumların görüşleri, kurum ve kuruluşların alacakları kararlara esas teşkil etmesi kaydıyla bilgi edinme istemlerine açık olacak. Tavsiye ve mütalaa taleplerine ilişkin başvurular bilgi edinme hakkı kapsamı dışında kalacak. İlgili mevzuat uyarınca gizliliği kaldırılmış bilgi veya belgeler, bilgi edinme hakkının sınırları olarak kanunda düzenlenen diğer istisnalar kapsamına girmediği takdirde bilgi edinme başvurularına açık hale gelecek.

YARGI DENETİMİ DIŞINDAKİ İŞLEMLER Yargı denetimi dışında kalan idari işlemlerden kişinin çalışma hayatını ve mesleki onurunu etkileyecek nitelikte olanlar, bilgi edinme hakkı kapsamına dahilinde olacak. Ancak bu şekilde sağlanan bilgi edinme hakkı, işlemin yargı denetimine açılması sonucunu doğurmayacak. (Yüksek Askeri Şura ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları) Bilgi edinme hakkının kullanımı kapsamındaki başvurulara ilişkin uygulamalar, kurum ve kuruluş yöneticilerince mevzuat dahilinde denetlenecek.

RAPORLAR AÇIKLANACAK Kurum ve kuruluşlar, bir önceki yıla ait olmak üzere kendilerine yapılan bilgi edinme başvurularının sayısını, olumlu cevaplanarak bilgi veya belgelere erişim sağlanan başvuru sayısını, reddedilen başvuru sayısı ve bunların dağılımını gösterir istatistik bilgileri, gizli ya da sır niteliğindeki bilgiler çıkarılarak ya da bu nitelikteki bilgiler ayrılarak bilgi veya belgelere erişim sağlanan başvuru sayısını, başvurunun reddedilmesi üzerine itiraz edilen başvuru sayısı ile bunların sonuçlarını gösterir bir rapor hazırlayarak, bu raporları her yıl şubat ayının sonuna kadar Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu?na gönderecekler. Kurul, hazırlayacağı genel raporu, söz konusu kurum ve kuruluşların raporları ile birlikte her yıl Nisan ayının sonuna kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi?ne gönderecek. Bu raporlar takip eden iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı?nca kamuoyuna açıklanacak. Kurumsal internet sayfası bulunmayan kurum ve kuruluşlar 2 ay içinde internet sayfalarını oluşturacaklar.

Kaynak: http://www.ntv.com.tr/news/267616.asp?cp1=1

Devlet Bilgi Testinde

Cuma, Nisan 30, 2004
Radikal, Devlet bilgi testinde, 30 Nisan, 2004 (Demet Bilge)TESEV, Bilgi Edinme Hakkı Yasası'nın uygulanmasındaki sorunları saptamak için çeşitli kurumlara sorular gönderdi. Yaşananlar kamuoyuna açıklanacak.İSTANBUL - Bilgi Edinme Hakkı Yasası artık yürürlükte. Vatandaşlar bundan sonra 'devlet sırrı' olmaması kaydıyla, birtakım başvuru koşullarını yerine getirerek kamu kuruluşlarından bilgi isteyebilecek. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV)-Demokratik Değişim Gönüllüleri üyeleri, 'sır' kavramının sınırının hayli geliştiği Türkiye'de, yasanın işleyişini test etmek için harekete geçti.Üyeler, bazı kurumlardan çeşitli sorulara yanıt istedi. Amaç, vatandaşın bu hakkını kullanırken karşılaşabileceği zorlukları ve kurumların davranışını saptamak, devletin uygulamaya ne kadar hazır olduğunu belirlemek.Üyelerin kimisi kadastrolu arazilerin toplamını, kimisi bir kamu binasının maliyetini, kimisi bir belediyeye ait projenin altyapı raporunu öğrenmek istedi. Kanunun nasıl uygulandığı, ne tür yanıtlar geldiği, bilgi istenen, hesap sorulan devletin nasıl karşılık verdiği kamuoyuna açıklanacak.'Topu taca atabilirler'Demokratik Değişim Gönüllüleri Koordinatörü Cem Sofuoğlu, yasanın uygulanmasında çekinceler olduğunu açıkladı. Sofuoğlu, şunları söyledi:"Yönetmelikte, 'Devletin çok zamanını alacak, uğraştıracak bilgileri vermeyelim' diye bir madde var. Bu, tam tanımlanmamış, ölçüsü nedir belli değil. Vatandaşlar doğrudan kurumların oluşturacağı web sitelerine yönlendirilebilir. Devlet sırrı, ekonomik sır, kişisel bilgilerin tanımı yapılmadığı için birçok soru bu kapsama alınabilir. Yani topu her zaman taca atabilirler.Ayrıca devletin kendini koruma refleksleri var. Bizim yapmak istediğimiz devlet açıklarını görsün ve kapatsın. Yasanın uygulanmasını sağlayacağız."TESEV Direktörü Şerif Sayın da, şeffalığın çok önemli olduğunu ifade etti. Şeffaflığın kurum ve kuruluşlar üzerinde kamuoyu baskısı yaratacağını belirten Sayın, şunları dile getirdi:"Artık, belediyeden projelerin fizibilite raporunu, depremle ilgili projeleri, önlemleri, hava kirliliği oranını sorabilirsiniz. Hastanede sıra bekliyorsun, 'Ortalama ne kadar bekleniyor bu hastanede' diye sorabilirsiniz.Vatandaşa bunu söylemek zorundalar. Biz çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yaparak karne hazırlayacağız. Sadece İstanbul'da değil, çeşitli illerde yapılacak. Böylece vatandaşa yapılan muameleyi saptayacağız."Proje yöneticisi Ayşegül Tansen ise devlet ve ticari sırlarla, kişisel verilerin korunmasına yönelik çalışmaların bir an önce netleştirilmesi gerektiğini söyledi. Tansen, uygulamada yaşanabilecek sıkıntıları şöyle özetledi:'Cesaret vereceğiz'"Bilgilendirme birimleri için bir ay süre öngörülmüş. Hangi konularda vatandaşa bilgi verebileceklerine ilişkin tasnif listeleri ise iki ay içinde hazırlanacak. Kurum ve kuruluşların arşiv düzeni için de altı ay öngörülüyor. Demek ki uygulama zaman alacak."Sosyolog Nurhayat Kızılkan da, "Küçük illerde hak kullanımında zorluk yaşanabilir. 'Neden soruyorsun?' diye mimlenme olabilir. Uygulamadan şüphelerimiz var, bunu test edeceğiz. Vatandaşa cesaret vereceğiz" dedi. Her şeyi sorabilirsiniz# Belediye kaldırımları yeniliyor. Neden ve kaç para harcanacağını sorabilirsiniz.# Hastanede kuyruk bekliyorsunuz. Ortalama hastanede ne kadar bekleniyor? Hizmet standardını sorabilirsiniz.# Havada kirlilik oranı ne?# İçtiğim su ne kadar temiz? Bakteri oranı nedir?# Vali konağına ne kadar harcama yapılıyor? Valinin temsil giderleri içinde ne kadarı çiçek göndermeye ayrıldı? Vergi ödeyen biri olarak bunu sorabilirsiniz.# Devletin kaç aracı var? Bu araçların bir yılda ne kadar benzin masrafı var?# İstanbul depremiyle ilgili ne tür önlemler aldınız? Yaşadığım ilçenin durumu ne? Projeleleriniz neler? Ne kadar kaynak ayırdınız?# Kentin işlek caddesinde tramvay geçişi için çalışma yapılıyor. Trafik sıkışık. Bu projeyi ve fizibilite raporunu görmek isteyebilirsiniz.

Sıkıysa Devletten Bilgi Al Tempo Dergisi

15 bakanlıktan bilgi istedik 6'sından yanıt bile gelmedi
Sıkıysa devletten bilgi al!
Bilgi Edinme Yasası'nın yürürlüğe girişinin üzerinden yaklaşık 7 ay geçmesine rağmen, uygulamadaki aksaklıklar bir türlü giderilemiyor. Bilgi edinmenin önündeki en büyük engel ise bürokrasi!

Türkiye vatandaşları için 'devlet' her zaman ulaşılması güç bir kavram olmuştur. AB'ye uyum çerçevesinde, bu güçlüğün aşılabilmesi amacıyla TBMM tarafından devrim niteliğinde sayılabilecek birçok yasa gibi Bilgi Edinme Yasası da çıkarıldı. Amaç, yasalar çerçevesinde belirlenen şekliyle, 'devlet sırrı' kapsamı dışındaki bilgilere vatandaşların kolaylıkla ulaşabilmesini sağlayabilmek, 'devlet vatandaş için vardır' kavramının yerleşmesini sağlayabilmekti. Ancak, TBMM'de 9 Ekim 2003'te kabul edilen ve 24 Nisan 2004'te yürürlüğe giren yasa devletin hantal yapısını, yani bürokrasiyi aşmakta zorlanıyor. Yasanın yürürlüğe girişinin üzerinden yaklaşık 7 aylık bir süre geçti, biz de uygulamadaki sorunları ortaya koyabilmek amacıyla 15 bakanlığa bir takım sorular yönlendirdik. Kanuna göre 15 gün içerisinde bize yanıt verilmesi gerekiyordu, bu süre içerisinde sadece 9 bakanlıktan yanıt alabildik. 6 bakanlıktan yanıt bile gelmedi. Oysa bu bakanlıkların bilgi vermeme nedenini açıklaması gerekiyordu. Başvurduğu kurumdan bilgi alamayan vatandaşın başvuracağı ikinci adres ise Başbakanlık bünyesinde kurulan Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu. Kurula, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Ruhi Özbilgiç başkanlık ediyor. Dokuz kişiden oluşan kurulda ayrıca Adalet Bakanlığı, Yargıtay, Danıştay ve Barolar Birliği'nden birer, üniversitelerden üç hukukçu ve başbakanlığın da iki temsilcisi bulunuyor. Bu kurul aldığı bir kararla memurların sicil dosyalarına ulaşabilmesini sağlamıştı, ancak ne yazık ki devletin bir kurumunun aldığı kararı, diğer kurumları pek önemsemiyor. Çünkü bürokrasinin direnci kırılamıyor.
Bilgi vermeyeni savcılığa şikayet edin
Kurul ise bu konuda vatandaşa, "bilgi vermeyen yetkiliyi şikayet edin" tavsiyesinde bulunuyor. Bilgi edinme ve Değerlendirme Kurulu Başkanı Ruhi Özbilgiç, alınan kararlara rağmen bilgi vermeme yönünde bir direncin olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yapıyor: "Bizim verdiğimiz karar tatbik edilmemiş ise siz kararı yerine getirmeyen, size bilgi vermeyen kurumun yetkilisini en üst amirine şikayet edebilirsiniz, savcılığa suç duyurusunda bulunabilirsiniz. Tazminat davası açabilirsiniz."Vatandaşın en fazla karıştırdığı konulardan biri ise "bilgi edinme hakkı" ve "dilekçe hakkı". Yasa çıktığından beri vatandaşlar her türlü talepleri için bilgi edinme birimlerine başvurmaya başlamış. Oysa bilgi edinme hakkı kurumlar elinde işlenmiş, tamamlanmış, dosyasına kaldırılmış konuları kapsıyor.
YAŞ kararları tartışmalı
En fazla tartışılan konulardan biri devlet sırrı ve ticari sır. Bu durumda kurul, ilgili kurumdan gerekli bilgileri istiyor ve gerçekten istenilen bilginin devlet sırrı olup olmadığına karar veriyor. İçişleri Bakanlığı ve askeri kurumlar bu konuda en fazla itirazın geldiği kuruluşlar arasında yer alıyor. Şimdiye kadar çok sayıda sicil dosyası istenmesine rağmen Yüksek Askeri Şura Kararı ile ordudan ihraç edilenler tarafından herhangi bir başvuru yapılmamış. Böyle bir başvuru gelmesi halinde kurul en ilginç kararlarından birini verecek. Başbakan Erdoğan'ın bilgi edinme konusunda bürokrasinin direncinin kırılması konusunda bazen özel çaba sarf ettiği de oluyor. Kurula gelen ilk itirazlardan biri, bir kamu bankasının tayin ettiği personeline tayin nedeni ve kendisi gibi kaç kişinin tayin edildiği gibi soruları karşısında bilgi verilmemesinden kaynaklanmış. Kurul başkanının, banka genel müdürünü aramasına rağmen iki kez banka yasa kapsamında olmadığı yanıtını vermiş. Bankanın direnmesi üzerine Başbakan konuyu araştırmak üzere ilgili banka hakkında müfettiş göndererek soruşturma başlatmış.Başvurdukları kurumdan bilgi alamadığı için bugüne kadar Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu'na 240 adet itiraz başvurusu yapılmış. 15 Kurum ise bilgi edinme talepleri karşısında nasıl davranacaklarını sordu. Kurul'a yapılan başvurular içinde, başvuru sahiplerinin kendileriyle ilgili sicil dosyalarına ilişkin bilgi ve belge taleplerinin reddedilmesine ilişkin talepler önemli yer tutuyor. Bu itirazların 173 adedi karara bağlanarak 79'u kabul, 21'i kısmen kabul ve 43'ü ise reddedilmiş.
Bakanlıkların karnesi
Bilgi Edinme Yasası'nın uygulamalarını öğrenmenin en kolay yolu yasayı uygulamak ve bağlı kuruluşlarına uygulatmakla yükümlü olan bakanlıkların bu konudaki tutumlarını öğrenmekten geçiyor. Yasaya göre bilgi edinme başvuruları yazılı e-posta aracılığıyla yapılabiliyor. Kamu kuruluşlarının bu nedenle internet sitelerini de elektronik başvurulara uygun hale getirmesi gerekiyor. Bu konuda en kötü notu alan kurum ise Sağlık Bakanlığı oldu. Çünkü Sağlık Bakanlığı'nın sitesinde, yasaya aykırı olarak başvuruların elektronik olarak yapılmaması yönünde uyarı bulunuyor. Bakanlıklara yasanın uygulamaya girdiği Nisan ayından beri ne kadar başvuru yapıldığını ve nasıl sonuçlandığını sorduk. Başvuruda bulunduğumuz 15 bakanlıktan sadece 9'undan yasal süresi içinde yanıt alabildik. Sağlık, İçişleri, Milli Savunma, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Tarım ve Köyişleri Bakanlıkları'ndan hiçbir yanıt gelmedi. Buna karşılık, Milli Eğitim, Sanayi ve Ticaret ile Kültür ve Turizm Bakanlıklarından aynı gün yanıt geldi.
-
Hüseyin ÖZALP

Çarşamba, Aralık 01, 2004

Katılımcı Anlayışla yürütmeyi planladığımız ders kapsamında şu ana
kadar arkadaşlarımızın ilgisizliği doğrusu çok ilginç.

Mıchel Faucault Ve İktidar Çözümlemesi

Mıchel Faucault Ve İktidar Çözümlemesi
Mustafa Kurt

GİRİŞ
Postmodern toplum kuramının düşünürlerinden olan ve modern toplumun bileşenleri üzerinde fikirlerini ifade eden Foucault?un postmodern düşünceye ve siyaset bilimine katkılarından birisi de ?iktidar? kavramını çözümlemesidir. İktidarın görünmeyen bir şekilde bireyin hayatının tüm kesitlerine yerleştiğini ifade eden Foucault, bunun toplum içerisinde var olan çeşitli kurumlar sayesinde yapıldığını savunur. Bu çalışmada da özellikle sosyal ve ekonomik hayatta etkileri yoğun olarak hissedilen iktidarın anlamından bahsederek araçları ve toplum ve birey için ne ifade ettiği açıkşanmaya çalışılacaktır.
I. Foucault?un Felsefesi
Foucault?un felsefesinin özünde, modern toplumlardaki beşeri bilimlerin bireyleri denetleme ve disiplin altına alma tarzlarını eleştirmektir. Çünkü bu bilimlerin oluşturduğu normlar her seferinde yeni bin iktidar rejimini kurumsallaştırmaktadır. Aile, okul, mahkeme, kışla, işyeri gibi kurumlarda beşeri bilimler kendi normallik standardını tanımlayarak., bu anormalliği kurumsallaştırıp bize hayat tarzı olarak sunarlar. Ona göre disiplinler, insani çeşitliliği düzene sokmaya yarayan tekniklerdir. Foucault, evrensellik ve nesnellik maskesi altında modernizmin oluşturduğu baskı, benlik ve disipline etmeyi ve bireyi normalleştiren, ürün haline getiren teknikleri sergileyip onları yıkma amacındadır. [1] [1]
Foucault?un özellikle hapishane üzerine yaptığı araştırmalar, ?kim neden ve nasıl cezalandırılmaktadır? sorularına cevap aramaya yöneliktir. Foucault, özellikle 70?li yıllardaki çalışmalarında özellikle XIX. yydaki disipliner pratikler ile iktidar ilişkilerin incelemiştir. Foucault, çalışmaları ile bizim düzen veya akıl gereği olarak düşündüğümüz kurumların(okul, fabrika, kışla, mahkeme, tımarhane, hapishane) aslında baskı ve denetlemenin ürünü olduğunu söyler. Bu anlamda iktidar merkezi bir otorite veya yasaklayıcı tarafından uygulanan güç değil, bireyler arası ilişkilerden doğan ve kendi hakikat söylemi içinde özne yaratan bir şebekedir.
II. Foucault?un İktidar Kavramı
1970?lerin başından itibaren Foucault, modern iktidarı, hiçbir şekilde temsili özelliği olmayan ve anti-hümanist yönü ağır basan bir süreç olarak ele almıştır. İktidar, Foucault?a göre, dağılmış, belirsiz, şekilsiz, öznesiz bir olgudur ama bireylerin fiziksel gövdelerini ve toplumsal kimliklerini oluşturmaktadır. Buna göre iktidarı bir üst yapı kurumu olarak gören ya da sınıf ilişkilerine bağlayan bütün modern kuramların yadsınması gerekir. Foucault için iktidar her şeyi düzenlemektedir ama mutlak değildir., parçalanmıştır, çoğulcudur ve beraberinde direnmeyi ve mücadeleyi getirmektedir. [2] [2]
Foucault, iktidarın kaynağını belli bir yapı ya da belli bir merkez, tep noktasındaki kuruma yerleştiren bütün çözümlemeleri reddeder. Düzeneklerin, tekniklerin ve iktidar yordamlarının burjuva sınıfı tarafından icat edilmediğin ve bunların etkili tahukküm biçimlerini uygulamaya çalışan belirli bir sınıfa ait olmadığını söyleyerek Marksizm?i eleştirmektedir. [3] [3] Ona göre iktidar her yerdedir, çünkü her yerden gelmektedir. [4] [4]
İktidar hiyerarşik bir güç, merkez ya da özne değildir. Sayısız ilişki örgüsü ölon, önceden kestirilemeyen bir şebekedir. Bunun yanında belli kişilerin mülkiyetinde de değildir.iktidar öyle bir ilişkiler şebekesi veya yumağıdır ki burada kişiler iktidarın hem ürünü hem de uygulayıcılarıdır. Ayrıca iktidarın sadece yasaklayıcı yönü olmayıp aynı zamandı toplumun bütün kurumların ve boyutlarını dolaşan kılcal damarlar ile olumlayıcı-üretici yönü de vardır. Örneğin modern iktidarın disipliner ve itirafa yönelik tekniklerinin genel işlevi normalleştirmektir. [5] [5]
III. İktidarın Temelleri
İktidar sadece bastırma, sınırlama yada yasaklama olarak algılanmamalıdır. İktidar kendi gerçekliğini, üzerinde olduğu alanı ve haklılaştırma mekanizmalarını üretir.iktidarın var olması bilgisiz mümkün değildir aynı zamanda bilginin iktidara yol açmadan var olması da olanaksızdır. Foucault?a göre toplumsal iktidarın üç biçimi vardır: [6] [6]
- Ekonomik iktidar: Nadir olan mal veya üretim kaynaklarını elinde tutup diğerlerinin emek gücüne sahip olmak.
- İdeolojik İktidar: Bir otorite tarafından desteklenen belirlenmiş bir yapıya ait fikirleri ve inançları elde tutmak.
-Siyasal iktidar: Fiziksel zor kullanmayı mümkün kılan bir takım donanımlara sahil olma.
İktidarın özel sektördeki büyük firmalar ile ulusal düzeyde seçilmiş politikacılar arasındaki işbirliğinden doğan bir kuvvet olduğu da düşünülebilir. Böylece iktidar tesis edip toplumu yönetirler. Bireyler iktidar ilişkileri tarafından belirlenir. İktidar belirli bir kişi veya sınıfın mülkiyetinde olmadığı gibi, iktidar sadece bunlardan da yayılmaz. Modern toplumlarda iktidar, bireysel bir takım özelliklere göre değil, soyut bir takım kurallar doğrultusunda işleyen gayr-i şahsi yönetsel bir makineye bağlıdır. İktidar insan hayatının her aşamasına yerleşen bir olgudur. Toplumsal örgütlenme akılcılık tarafından değil bizzat iktidar tarafından oluşturulur. Bu anlamda iktidar görülmeyen bir güçtür. Tıpkı Weber?in bürokratik örgütlerinde olduğu gibi güç yapının kendisindedir.
İktidar kendi gerçeklerini ve olumlularını öğreten bir yapıdır. Neyin yapılıp neyin yapılmayacağına karar verir ve kurumları aracılığıyla bunları denetler. İktidar öylesine bir ilişkiler yumağıdır ki burada insanlar hem iktidarın ürünü hem de uygulayıcılarıdır. İktidar her yerden doğduğu için her yerdedir. İnsanın yaşamının tüm seviyelerinde bulunarak onu adeta sarmıştır.
Ayrıca iktidar toplum içerisinde çeşitli özelliğe sahip bireyleri kapatma hakkına sahiptir. Kapatma iktidarın sürdürülmesinde araçtır. Tembelliğin günah sayılmaya başlamasıyla artık üretmeyen ve üretemeyenler toplum için yüktür. Bunların belirli merkezlere kapatılarak çalıştırılmaları, üretime dahil edilmeleri gerekmektedir. Kapatma 1800?lü yıllarda işsizliği emme, göze batan toplumsal sonuçları silmek ve ücret sınırının aşırı yükselmesini engelleme için kullanılmıştır.
IV. Foucault?a Göre İktidarın Araçları
A. Denetim
Foucault?a göre modern toplumlar kendine özgü metodlarıyla bireyleri hükümranlığı altına almaktadır. Bunun önemli araçlarından biri de denetimdir. Bu konuda düşüncelerini şöyle açıklar: [7]
Klasik dönem boyunca, bedenin iktidar nesnesi ve hedefi olarak bir keşfedilişi söz konusudur. O tarihlerde bedene (manipüle edilen, biçimlendirilen, terbiye edilen, itaat eden, cevap veren, becerikli hale gelen veya güçleri artan) yöneltilen bu büyük dikkatin işaretleri kolaylıkla bulunabilecektir. Makine-insanın büyük kitabı, eşanlı olarak iki sicile birden kaydedilmiştir. İlk sahifelerini Descartes?in yazdığı ve hekimlerin, filazofların devam ettirdikleri anotomik-metafizik sicil; koskoca bir askeri, okula ve hastaneye ilişkin yönetmelikler ve bedenin işlemlerini denetlemeye ve düzenlemeye yönelik amprik ve bilinçli usüller bütünü tarafından oluşturulan teknik-siyasi sicil.
Böylelikle denetim iktidarın önemli bir aracı olarak yerini alacak ve sicillere dayanan bir yapıyla kişileri gözlem altında tutmaya çalışacaktır. Bunun mekanları ise belirli bir yer değil tüm toplumsal hayattır. Okul, aile, kışla, hapishane, fabrika, hastane gibi kurumlar birey üzerinde iktidarın baskısını hissettirmeye yetecektir.
B. Disiplin
Disiplin anlamında Foucault hapishaneyi, modern tekniklerin batı toplumlarında normalleştirici, nesneleştirici, gözetleyici ve disiplinci iktidarın kurumu olarak inceler. İktidar(Biopolitik· iktidar) artık eskisinden farklı olarak, öldürerek yönetmek yerine onları canlı tutarak yönetir. Şüphesiz bu yönetimin ana tekniklerinden biri disiplin aracılığı ile yönetilenleri normalleştirerek yaşatmaktır. Egemen iktidarın gücü eskiden öldürme gücü iken bugün bedenlerin yönetimi ve yaşatmaya dönük işletmesini hedefleyen bir dizi müdahale ve düzenleyici denetim yolu ile gerçekleştirilen nüfus biopolitiğidir. Artık biopolitik iktidar dönemi başlamıştır ve bu anlayış kapitalizmin gelişmesinin vazgeçilmez bir öğesi olmuştur. Bedenlerin denetimli bir şekilde üretim hattına sokulması ve nüfusun ekonomik süreçlere göre ayarlanması bunu açıklar. Panopticonizm (her şeyi tüm yönleri ile ışık altına çıkarıp görünür kılma) bunun önemli bir aracıdır. Daire şeklinde hapishanelerde olduğu gibi herkesin her an görülebildiği yapılar iktidarın işleyişini kolaylaştırmaktadır. Daire biçiminde inşa edilmiş hücrelerde bulunan mahkumlar, merkezi bir kuleden sürekli olarak gözetlenip gözetlenmediklerini asla bilemeyeceklerinden herkes kendi davranışlarını kontrol etmeye başlamıştır. İleri kapitalizm döneminde insanlar bu anlayış neticesinde bilgisayarlar aracılığıyla gözlemlenmektedir. Modern dönemde işkence sürekli gözetimle yer değiştirmiştir. Bugün teknoloji sayesinde gözetim kolaylıkla yapılmaktadır. Panopticon tasarısı ilk olarak burjuva iktidarının merkezi yapılarda sürdürüldüğü döneme aittir. Bu tasarının amacı, büyük şehirlerde toplanmış düzensiz kitleleri denetim altına almak ve bu yararsız işsiz-güçsüzleri toplu çalışma disiplinine uyabilecek vicdanlı ve işe yarar yurttaşlara dönüştürmektir. Bu anlamda herkesin mutlak itaat ve sessizlik kuralına boyun eğdiği manastırlar ve herkesin bir düzen için aynı makinenin parçaları gibi çalıştığı fabrikalar birer hapishane modelidir. Bu dönemde (XIX yy) disiplinin ana amacı işgücü terbiyesidir. [8]
Foucault söyleme en elverişli yöntem olarak disiplini, yani bedenlerin disipline edilmesini görmektedir. Disiplin ile bedenlerin denetimi XVII. Yüzyıldan itibaren kışla, hastane, okul ve hapishanede uygulanmaya başlanmıştır. Foucault, disiplinsel iktidarın başarısını hiyerarşik gözetim, normalleştirici yaptırım ve bunların birleştirilmesinin sınav altında gerçekleştirilmesi gibi basit araçların kullanılmasına bağlamaktadır. Yine iktidarın bir diğer varlığını sürdürme aracı disiplin olarak yerini almıştır. Denetimle bağlantılı olarak disiplin konusunda Foucault?un yazdıkları şöyledir: [9]
Dağınık atelyelerin yanı sıra, hem türdeş, hem de sınırları belirli olan büyük manüfaktür alanlar gelişmektedir: önce bur araya getirilen bu manüfaktürler, sonra XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında fabrikalar (üretim alanları ve işçi lojmanlarının da dahil olduğu); bu bir ölçek değişimidir, aynı zamanda yeni bir denetim şeklidir. Fbrika açık bir şekilde manastıra, kaleye, kapalı bir kente benzetilmektedir; muhafız kapıları ancak işçiler girerken açacaktır ve çalışmaların başladığını bildiren zil çaldıktan sonra bundan bir çeyrek saat sonra kimsenin içeriye girme olanağı olmayacaktır; gün bitiminde atölye şefleri anahtarları manüfaktürün kapıcısına teslim etme durumundadırlar. O da bunun üzerine kapıları tekrar açmaktadır. Bunun böyle olmasının nedeni, üretim güçlerinin yoğunlaşmalarının ölçüsünde, bu durumdan en çok avantajı sağlamanın ve bu yoğunlaşmanın olumsuzluklarını önlemenin; malzeme ve aletleri korumanın ve emek gücüne egemen olmanın söz konusu olmasıdır.
Foucault?un iktidarın önemli bir aracı olarak gördüğü disiplin bireyin yaşamının tüm süreçlerine yerleştirmek suretiyle onun yüksek uyum ve verimliliğe kavuşmasını arzular. Disiplinin denetlediği bedenlerden dört nitelikle donatılmış bir bireysellik yarattığı söylenebilir: [10]
- Disiplin hücreseldir(mekanlara dağıtılır)
- Disiplin organiktir (faaliyetlerin şifrelenmesi sayesinde)
- Disiplin oluşumsaldır(Zamanın birikimli hale getirilmesi sayesinde)
- Disiplin birleştiricidir (güçlerin birleştirilmesi sayesinde)
Ayrıca disiplin bunları yapabilmek için devreye dört büyük teknik sokmaktadır. Tablolar inşa etmekte, manevraları hükme bağlamakta, icraatlar dayatmakta ve taktikler düzenlemektedir. Belirli yerlere konmuş bedenler, şifrelenmiş faaliyetler ve biçimlendirilmiş yatkınlıklarla iktidar için gerekeni yapmaya elverişli hale gelirler.
C. Hiyerarşik Gözetim
Klasik dönem boyunca insanların gözetlenmesin sağlayan gözlemevlerinin kuruldukları görülmektedir. Bu tekniğin özü görülmeden görmeye dayanmakta ve toplum içindeki bir çok kurumda uygulanabilmektedir. Bunun en belirgin örneği askeri kamplardır. Mükemmel bir kampta iktidarın tümü, yalnızca bir tek gözetim aracılığıyla icra edilmektedir. Birbirlerini denetleyen bakışların var olduğu simetrik yapılar sayesinde hiyerarşik gözetim mümkün kılınmaktadır. [11] [11]
Bunun bir diğer örneği de fabrikalardır. Tüm çalışma süreçlerini kapsayan yoğn bir denetim söz konusudur. Yalnızca üretime yönelmemekte, aynı zamanda insanların faaliyetini, yapma bilgilerini, işi ele alma biçimlerini, hızlarını, heveslerini, hal ve gidişlerini de denetlemektedirler. Denetim görevi üretim aygıtının büyümesi ve karmaşıklaşması ölçüsünde daha da büyüdüğü görülmektedir. Gözetim altında tutmak bu dönemde, tanımlanmış ama üretim sürecinin ayrılmaz bir süreci olmak zorunda olun bir işlevi haline gelmiştir. [12] [12] Bu denetim mekanizması içinde çalışanlardan yüksek verim elde etmek için denetim çok önemli görülüyor ve işçilerin hiçe sayıldığı ve azarlandığı bir denetim mekanizması varlığını sürdürüyordu.
Disiplinlerin hiyerarşik hale getirilmiş olan gözetimi içerisindeki iktidar, bir nesne gibi elde tutulmakta bir mülkiyet gibi aktarılmakta, bir makineler bütün gibi çalışmaktadır. Piramid gibi olan örgütlenmesinin ona bir başkan verdiği doğruysa da, aygıtın tümü iktidar üretmekte ve bireyleri sürekli ve daimi bir alanın içerisine dağıtmaktadır. [13]
D. Normalleştirici Yaptırım
Toprak devletinden nüfus devletine olan kayış yönetme isteğinin de bir sonucudur. Bu yapılanma içerisinde yönetme sanatının ilkeleri artık erdemlere veya ortak meziyetlere dayanmamaktadır. Yönetme sanatının ilkelerinin kaynağı artık akılsallıktır. Foucault, yönetimi ?insanların davranışlarını yönlendirmeye yönelik teknikler? olarak tanımlar. İktidar kendi varlığının sürdürürken normalleştirici teknikler kullanır. Ekonomi bu anlamda nüfus, ülke ve refah arasında açıklamalar yaparak iktidara yardımcı olmaktadır. Disiplinci iktidarın başarısı basit araçlara bağlıdır; hiyerarşik gözetim, normalleştirici yaptırım ve bunların birleştirilmesinin sınav* altında gerçekleştirilmesidir.
İktidarın oluşturduğu bu süreçlerin içerisinde aykırı davranan bireyler cezalandırmaya tabi tutulmaktadır. Cezalandırma farklılaştırmakta, hiyerarşik hale getirmekte, türdeşleştirmekte veya dışlamaktadır. Yani özü itibariyle normalleştirmektedir. [14] Dolayısıyla normalleştirme yaptırımları iktidarın işleyişini destekleyecek ve varlığını sürdürmesine imkan tanıyacaktır.
E. Sınav
Sınav, gözetim altında tutulan hiyerarşi teknikleriyle, normalleştiren yaptırım tekniklerini birleştirmektedir. Normalleştirici bir bakış; nitelemeye, tasnif etmeye ve cezalandırmaya izin veren bir gözetimdir. [15] İktidar ilişkilerinin ve bilgi bağlantılarının çakışmaları, sınav içerisinde tüm görülebilir parlaklığına kavuşmaktadır. Sınav kendiyle birlikte, belli bir iktidar icraatını belli bir bilgi oluşumu tarzına bağlayan koskoca bir mekanizmayı taşımaktadır.
- Sınav iktidarın icra edilmesinin içinde görülebilme ekonomisinin sırasını değiştirmektedir.
- Sınav aynı zamanda bireyselliği belgesel bir alan sokmaktadır.
- Bütün bu belgesel tekniklerle çevrelenmiş olan sınav, her bireyi bir şık haline getirmektedir.
Dolayısıyla sınav bireyi iktidarın sonucu ve nesnesi olarak, bilginin sonucu ve nesnesi olarak oluşturan usüllerin merkezindedir. Hiyerarşik gözetim ile normalleştirici yaptırımı birleştirerek, dağıtım ve sınıflandırma, maksimum güç ve zamanın çekilip alınması, sürekli genetik yığılım, yatkınlıkların optimal düzenlenmesi gibi büyük işlevleri sağlayan odur. [16] [16]
SONUÇ
Özetle Foucault, yeni uygarlığı gözetim uygarlığı olarak tanımlar ve görünmeyen bir iktidarın kendi kurallarını oluşturduğunu anlatır. Bahsedilen iktidar, bireyin hayatında ve toplumsal hayatta her aşamada kendisini hissettirmekte ve baskısını oluşturmaktadır. İktidarı bir sınıfa veya bireye bağlamak mümkün değildir. O kendi kendisini bireyde oluşturmakta ve onun sayesinde ilkelerini uygulamaktadır.
Özellikle klasik yönetim düşüncesinin hakim olduğu ve kent nüfusunun arttığı dönemleri incelemelerinde göz önünde bulunduran Foucault, panapticon tanımlamasına fabrikaları da dahil etmiş ve çalışanların (X kuramını hatırlayalım) verimli olmaları ve sermaye sahiplerinin çok kazanmaları için gözetlenmeleri ve disiplin altında tutulmaları gerektiğini belirtmiştir. Foucault?un yaptığı kendi modelini koymaktan ziyade, mevcut bir gerçekliği açıklamak olduğundan, var olan iktidarı topluma nüfuz etmiş bir güç olarak görür. Bu ailede, okulda, kışlada ve fabrikadadır. Birey her yerde gözetlenmekte ve iktidarın daha iyi işlemesine katkıda bulunması için normalleştirici süreçlere tabi tutulmaktadır.
Ona göre fabrikalarda çalışanlar, hem çalıştıkları anda hem de özel yaşamlarının olduğu lojmanlarında gözetim altında bulundurulmaktadır. Hiyerarşik gözetimden bahsederek, zamanla çalışanların sayısına eşdeğer gözetleyicilerin ortaya çıkabileceğini belirterek amaç-araç çatışmasını öne çıkarır.
Özellikle bilgisayarların denetleme süreci içerisinde, eski gözetim kulelerinin yerini alacağının belirterek bilgisayarın iş dünyasındaki işlevleri üzerinde yeni bir tartışmayı başlatır. ?Bilgisayarlar gerçekten iktidarın gücünü sürdürmesine olanak veren bir araç olarak mı ortaya çıkmıştır?? sorusunu akla getirir.
İnsanlığın yaşadığı toplumsallaşma sürecinde insanların gittikçe artan bir kontrol mekanizması içine girdiğini söylemesi, insanın bir çok toplumsal kurumla ilişki içerisinde olması ve gün geçtikçe bu kurumların sayısının artmasıyla açıklanabilir. Artık bireyin yaşantısını kendisi değil, ilişkili olduğu bu kurumlar yönlendirecek ve iktidarla olan ilişkilerinden gelen ?iktidarın yaşamını idame ettirme? amacına katkıda bulunmasını sağlayacaklardır.
Endüstri devrimiyle beraber fabrikalarda da bu gözetim etkisini sürdürmüş ve iyi işçi kötü işçi tanımlaması yapılarak bireyleri bu kalıba girmeye zorlamıştır. İktidar çalışanların verimliliğini azaltacak her türlü faaliyetten onları uzak tutmaya çalışır. Çünkü özellikle endüstri devriminden sonra iktidarın temelinin ekonomik sebepler(çıkarlar) oluşturmuştur.
Özetle iktidar görünmemesine ve kaynağı tarif edilememesine rağmen bireyi kontrol eden etkin bir güçtür ve bu gücünü sürdüreceği kabul edilebilir. Daha çok üretim ve sorunsuz bireylerin arzu edildiği bir yapının arzulandığı bu düşüncenin, insan yaşamının amacıyla ve işletmelerin var oluş amaçlarıyla çatışıp çatışmadığı tartışılmalıdır. Özellikle postmodern düşünürlerin, kapitalizmin dünya nüfusunun bur kısmına zenginlik getirmesine karşın, büyük bir kısmına yoksulluk getirdiği ve doğal kaynaklar üzerinde tahribe yol açtığı yönündeki söylemleri dünyanın geleceği için yapılan tartışmalar önemli birer katkıdır.

Teknoloji Yönetimi Ve AR-GE

Teknoloji Yönetimi Ve AR-GE
Atilla Filiz
Hızlı bir değişimin yaşandığı günümüzde, temelinde bilgisayar ve iletişim teknolojisindeki gelişmelerin yer aldığı bir değişim gözleniyor. Bu değişimde mikroelektronik, iletişim, bilgi teknolojileri, yeni malzemeler gibi yüksek teknoloji alanlarında, ülkeler arasında amansız bir yarışma hüküm sürmektedir.
Bu yarışmada teknolojiyi iyi yönetenler ve bilgi teknolojilerini en etkin kullananlar kazanırken, teknolojiyi iyi yönetemeyenleri ise teknolojinin kendilerini yönetmesi tehlikesi kapılarında beklemektedir.
Yaşamımızın her noktasına etkili hale gelen teknolojinin her düzeyde yönetilmesi gerekmektedir. Peki ama teknoloji yönetimi nedir veya teknoloji nasıl yönetilir?
Amerikan Ulusal Araştırma Kurumu?nun raporuna göre, Teknoloji yönetimi; "Bir organizasyonun stratejik ve taktik amaçlarının şekillendirilmesinde ve bunlara ulaşılmasında ihtiyaç duyulan teknolojik kapasitenin planlanması, geliştirilmesi ve uygulanmasıdır."
Teknoloji yönetimi, yöneticilik ile teknik uzmanlık arasındaki bağlantıyı kurmak ve teknoloji transferi, teknoloji pazarlaması, teknolojik planlama, Ar-Ge, tasarım, imalat, prototip oluşturma, test etme gibi teknolojinin sağlanmasına ve geliştirilmesine yönelik faaliyetlerin planlanması, örgütlenmesi, koordinasyonu ve kontrolüyle ilgili etkinliklerin tümüdür.
Teknoloji : Ticari bir değer elde etmek için gerçekleştirilen üretim faaliyetlerinde bulunurken, insanların kullandığı yol ve yöntemler yada insanların çevresini değiştirmek için sahip olduğu ve kullandığı tekniklerin tümü şeklinde tanımlanabilir.
Teknik : Üretme ve bu tekniğin uygulanması ile ilgili gerekli alet makine ve malzemeleri geliştirme bilgisidir.
İktisatçıya göre teknoloji milletlerin refahını yükselten bir araç,
Mühendislere göre teknoloji: bir malın imali için gereken veya cam, çimento, plastik gibi maddelerin üretilmesinde kullanılan yöntemler dizisidir.
Bir ekonomist için teknoloji kaynak girdiler ile üretim çıktıları arasında sıkışmış bir ölçme tekniğidir.
Nasıl tanımlanırsa tanımlansın teknoloji ; hayatımızı kolaylaştıran, iş ve üretimde verimliliği artıran sihirli bir güçtür. Ancak bu sihirli gücü insanların mutluluğu ve refahını artırmak için kullanmak, onun en iyi şekilde yönetilmesi ile mümkündür.
Teknolojiyi üretmek mi transfer etmek mi ?
Teknoloji Transferi : tekno- ekonomik karakterli bilgi ve tecrübenin firmalar, sektörler, bölgeler ve ulusal ekonomiler arasında ki hareketi veya bir bilginin veya bilgi paketinin vericiden alıcıya aktarılmasıdır. Bu işin kolay yanıdır başlangıçta geçerliliğ olan bu yöntem sürekli olursa etkisizleşir pahalı hale gelir.
AR_GE : Araştırma, bilinmeyeni bilmeye, öğrenmeye yönelik yapılan bilimsel- teknolojik faaliyetlerdir. Geliştirme ise mevcut bilgiyi veya teknolojiyi yeni düzenlemelerle daha doğru yönlendirme faaliyetidir.
Araştırma üç gruba ayrılır
Temel araştırma: Sonuçların pratik değeri ve uygulanıp uygulanmayacağına bakılmaksızın yapılan, bilimin sınırlarını genişletmeye, öğrenmeye anlamaya yönelik çalışmadır.
Uygulamalı Araştırma : Temel araştırmalar sonucunda üretilen bilgileri kullanarak belirli problemlere tam yada yeterli yaklaşımla çözüm bulmayı amaçlayan çalışmalardır.
Veri Tabanı Oluşturmaya Yönelik Araştırma : Topografik ve jeolojik haritaların hazırlanması, meteorolojik verilerin toplanması, fiziksel ve kimyasal sabitlerin ve özelliklerin saptanması, hayvan ve bitki türlerinin saptanması, minerallerin tanımlanması ve sınıflandırılması gibi bilimsel faaliyetler bu gruba girer.
Ülkemizde ki durum :
1993 yılında toplanan Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu
2003 yılı sonunda arştırmacı sayımızı onbin kişide 15 olarak hedeflemişti aslında çok düşük olan bu hedefi yakalayamadık on binde 12 de kalındı
Bu sayı Yunanistanda onbinde 45 dir
AR-GE harcamalarına GSMH?dan ayırdığımız payda çok küçük.
2003 yılı için GSMH?dan ayrılan pay binde 3 den binde 10?a çıkarmak hedefleniyordu
Binde 6?lar zor yakalandı
Bu rakam Japonya da yüzde 3 civarındadır.
Yani ulaştığımız rakamın 5 katı
Ama bu süreçte Türkiye AR-GE?de dünya ölçeğinde 40. sıradan 25?lere yükseldi
Bu önemli bir iyileşmedir. Bunu küçümsememek gerekir.
AR-GE?de Üniversite-Sanayi
Hem bilim üreten , hem de sorun çözmeye yönelik araştırmalar yapma potansiyeline sahip kurumların başında üniversiteler gelmektedir.
Sanayi ise ; ülkedeki mevcut bilimsel ve teknolojik potansiyelden yararlanan, bu potansiyelin harekete geçmesine destek veren sonuçta bunları üretime dönüştüren kesimdir.
O halde gerek üniversite ve gerekse sanayi; bilim-teknoloji ve üretim zincirinin birer halkasıdır. Birbitrinden soyutlanamaz.
AR-GE?ye ayrılan paralardan kısmak tasarruf değildir. İSRAFTIR....
Bunun en güzel örneği İrlandadır. İrlanda sadece ürün için yabancı sermaye çekmiyor aynı zamanda ileri teknoloji yaratma şansına sahip sermayeyi çekiyor.
İleri teknoloji ürünlerinin ihracatımız içindeki payı % 4 civarındadır.
Bu oran İrlanda da % 47 dir. Arjantinde bile bizim iki katımız yani % 8?e ulaşmaktadır.
Ar-Ge Karşısındaki en büyük engel tembellik, umutsuzluk, olumsuzluk ve
Ar-Ge pahalıdır diyenlerve DEĞİŞİME KARŞI OLANLARdır!...
Bilim doğru düşünme , sistemetik bilgi edinme sürecidir.
Bilimde olması gereken
Tarafsızlık
Genelleyici olması,
Doğru ölçü,
Kanıtlanabilir olması
Olanı incelemesidir.
21. yüzyılda küreselleşen ve bilgi çağına giren dünya da başarının yolu rekabetten, rekabetin yolu da TEKNOLOJİ YÖNETİMİNDEN geçmektedir.
Araştırmalar, bildiklerimiz ve öğrendiklerimizin paylaşılması ve bilgi birikimi sağlaması açısından önemlidir.
Ülkemizde bilgi toplumuna geçiş Öncelikle bilginin toplanması, paylaşılması ve yayılması ile sağlanabilir. Hızlı ve zorlu rekabetin hakim olduğu günümüzde, iş dünyasında ancak teknolojik güce sahip olan ve teknolojiyi iyi yöneten firma/kurumlar rekabette başarılı olacaktır.
Teknoloji yönetimi konusunda iki farklı yaklaşım söz konusudur.
Birincisi, mikro yaklaşım; teknolojiyi firma bazında planlama, koordine etme ve yönlendirmeyi içerirken, makro yaklaşım; ülke genelinde teknolojik tahmin, teknolojik planlama, bilim-teknoloji politikasının belirlenmesi, uygulanması ve kontrolüyle ilgili etkinliklerin tümünü inceler.
Mikro yaklaşımda, yani firma bazında ele alınan teknoloji yönetiminde asıl hedef, firmanın kârını ve üretimini artırmaya dönük olarak, teknik olanaklarla insangücü kaynaklarını en uygun şekilde planlama, örgütleme ve koordine etme suretiyle yönetim etkinliğini gerçekleştirmektir.
Teknoloji yönetimi yöneticilik ile teknik uzmanlık arasında bir bağlantı kurar ve işletmenin rekabet edebilmesi ve büyümesi için hangi teknolojiye ne şekilde (Ar-Ge veya teknoloji transferi) yatırım yapılacağı; teknolojinin ne şekilde üretilebileceği, ne şekilde geliştirilebileceği ve nasıl pazarlanacağı; firmanın organizasyon yapısının yeni teknolojik gelişmelere göre ne şekilde değiştirilmesi gerektiği ve sahip olunan teknolojiyle firmanın izleyeceği rekabet stratejilerinin neler olmasının gerektiği konusunda yol gösterir.
Burada klasik anlamdaki işletme yönetiminden farklı olan yan, teknolojik yeniliklerin firma stratejisini oluşturmada temel belirleyici olmasıdır.
Makro yaklaşımda ise, teknoloji yönetimi, ülkenin sosyo-ekonomik kalkınma hedeflerine uygun olarak, bilim-teknoloji planlaması, politikanın belirlenmesi, teknolojik yatırımlar teknolojik altyapıyla ilgili etkinliklerin yürütülmesi konularını ele almaktadır.
Teknoloji yönetiminin kapsamı içinde; teknolojk tahmin, teknolojik planlama, teknolojik risk analizleri, Ar-Ge yönetimi, teknolojik yeniliklerin yönetimi, teknolojik rekabet stratejileri, teknoloji transferi, mühendislerin ve bilim adamlarının yönetimi, teknoloji ve organizasyonel değişimler gibi konular yer almaktadır.
Teknolojik gelişme ve teknolojik yeniliklere sahip olabilmek rekabette en güçlü silahtır.
Ar-Ge ve teknoloji geliştirme yatırımları uzun vadede kârlı ve nitelikli, yetişmiş insangücü gerektiren yatırımlardır.
Endüstri firmaları maliyet, zaman, risk, kâr, teknolojik lider olma gibi nedenlere bağlı olarak, yeni fikirleri ortaya koymak (innovation), yeni ürün, mevcudu geliştirme, maliyeti düşürme, malzeme yenileme gibi araştırma tipleri arasından kendilerine bir strateji tayin ederler.
Teknoloji yönetiminde firmaların karşılaştıkları iki önemli problem :
Mevcut kaynakların yetmeyeceği kadar çok proje başlatmak
Kritik kaynakları birden çok proje için tahsis etmek Kısacası, disiplin eksikliği, yöneticilerin zor kararlar almaktan kaçınmaları sayılabilir. Teknolojik yenilikleri, birikimleriyle birleştirerek ürüne dönüştüren ve ekonomik kazanç sağlayan kuruluşlar, rekabette önemli avantajlar elde ederler. Bu nedenledir ki ürün geliştirme konusunda yürütülen AR-GE firmaların gündeminde küçümsenmeyecek bir yer tutmaktadır.

Dijital Dünya Sorgulanıyor

Dijital Dünya Sorgulanıyor
Dr.Aşkın Sezer
Yirminci yüzyılın son çeyreği, çok hızlı değişimlerin yaşandığı bir dönem olarak hafızalara yerleşti. Bu yıllarda ekonomik politikalarda, kültürel hayatta ve toplumsal hayatta çok farklı dönemlere tanık olundu; Doğu bloğu yıkıldı, Berlin duvarı yıkıldı. Liberal politikalar (özelleştirme vb.) ile birlikte serbest piyasa ekonomisine geçiş yaşandı ve monetarist politikalar uygulamaya konuldu. 80'ler ekonomideki değişim tartışmalarıyla geçerken, 90'lı yılların başlarında küreselleşme konusu dikkat çekmeye başlamıştır. Hiç kuşkusuz burada bilgisayar ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler, küreselleşmenin itici dinamikleri oldu. Bu yıllarda tele alışveriş, tele bankacılık, tele posta gibi kavramlar gelişmeye başladı. 2000 yılı ile yeni bir yüzyıla merhaba denildiğinde ise; dünya İnternet, elektronik ticaret, e-devlet vb. uygulamalarla, kendini tamamen dijital bir platformun içinde buldu.
Çağ atlatan buluş olarak nitelendirebileceğimiz binlerce araç veya yöntem, geride bıraktığımız 20.yüzyılda devreye girdi. Özellikle, uçak, telefon, televizyon, internet gibi iletişim ve ulaşım konusunda verim üreten buluşlar, ekonominin üretim hızını her seferinde kat kat arttırdı. (1) Bu buluşlardan, kökleri, 1940'larda İngiliz Matematikçisi Alan Turing' in geliştirdiği elektro-mekanik bir alete dayanan bilgisayarlar, günümüzde çok daha karmaşık ve bir o kadar da gelişmiş bir yapıya dönüşmüş ve tüm dünyada vazgeçilmez bir araç haline gelmişti ve özellikle internet teknolojisi ile, pek çok alanda kullanılmaya başlanmıştır. İlk olarak posta işlemlerini e-postaya dönüştürerek, insanoğluna hayal edemeyeceği bir hız kazandırdı. Her geçen gün gelişen teknolojisi ile birlikte, elektronik alışveriş, elektronik iş uygulamalarına imkan tanıdı. Bununla birlikte elektronik ticaret uygulamasına geçişi hızlandı. Diğer yandan e-devlet (devletin bir takım faaliyetlerin bilgisayarlar aracılığı ile ya da internet aracılığı ile gerçekleştirilmesi söz konusu oldu), e-eğitim (eğitim faaliyetlerinin özellikle üniversite eğitiminin internet üzerinden gerçekleştirilmesi sağlandı), e-noter ve daha pek çok konuda gelişmeler yaşanmaya başlandı. Son olarak ABD'de yürürlüğe giren e-imza uygulaması gelinen son noktayı işaret etmektedir. Bu gelişmelerin yaşanması ile birlikte toplumsal ve ekonomik hayatta da önemli değişimlerin yaşandığını söylemek mümkündür. Bu çalışmada, belirtilen teknolojik gelişmelere bağlı olarak, özellikle, teknolojik güce sahip olan ekonomiler ile sahip olmayan ekonomilerin durumlarının ve bu süreçte yaşanan global eşitsizliğin değerlendirilmesine yer verilecektir.
Dijital dünyanın hakimiyeti ile girilen 21. Yüzyılda "Yeni Ekonomi" kavramına da sıkça rastlanmaktadır. Bu kavram üzerinde halen, net bir kavramsal açıklamaya gidilememesine karşın bir takım ipuçları bulmak mümkündür. Yeni Ekonomi kavramı ile; "temelinde bilgi ve iletişim teknolojilerindeki hızlı değişim ile bunun üretim, satış, pazarlama ve genel yönetim sistemlerinde yarattığı 'yenilikler'in yattığı bir ekonomiden" söz edilmektedir. (2) Elektronik ticaret ve enformasyon teknolojilerine dayalı endüstriyel hareket, yeni ekonominin bir diğer adıyla dijital ekonominin, şaşırtıcı bir hızla ilerlemesine imkan vermiştir. (3) Bu gelişme, pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da farklı bakış açıları ve yaklaşımları beraberinde getirmiştir. Özellikle küreselleşme tartışmalarında görülen küreselleşme karşıtı düşünceye paralel olarak "dijital dünya" yaklaşımına da tepkisel bir yaklaşımdan söz edilebilir.Temelinde teknolojik güce dayalı global bir eşitsizliğe yol açtığı düşüncesine dayanan "Dijital Bölünme" kavramı bu düşünceyi daha net ortaya koymaktadır. Dijital Bölünme, kavramı ile, dijital teknolojilere sahip olan ülkeler ile sahip olmayan ülkeler arasındaki uçurumun ortaya çıkması anlatılmak istenmektedir. Özellikle teknolojik altyapıdan yoksun ülkeler (sanayileşme evresine geçiş yapamamış ülkeler) de, dijital dünyadan söz etmek mümkün değildir. Diğer yandan gelişmiş ekonomilerin, teknolojik altyapı avantajları ile dijital dünyaya uyum sağlamaları, gelişmekte olan ülkeler karşısında elde ettikleri üstünlüğü çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca belirtilen üstünlüğe bağlı olarak, gelişmiş ekonomiler ile gelişmemiş ekonomiler arasındaki farkın, her geçen gün hızla açıldığını ifade etmek mümkündür.
Dijital bölünme, tüm dünyada ülkeler arasındaki dijital haritanın tekrar anlamlandırılması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Küreselleşme ile , ekonomileri gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin alım gücünü yükseltmeleri zorunluluğu nasıl ortaya çıkmışsa, dijital dünya düzeninde de böyle bir önkoşulun, sistemin devamlılığı açısından önemli olduğu gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktadır. Diğer bir ifade ile küresel pazarda, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkelere sağlayacağı teknoloji transferleri ile aradaki uçurumun her geçen gün artmasını önlemek mümkün olabilecektir. Belirtilen eşitsizlik ve uçuruma bağlı olarak, teknolojik gelişmeleri takip edebilme gücüne sahip olmayan pek çok ekonominin bulunması bu bağlamda endişe vericidir. Gerekli önlemlerin alınmaması ile birlikte, dijital çağ söylemlerinin dijital tehditlere dönüşerek dünya üzerinde çok ciddi bir dijital bölünmeye yol açacağı aşikardır. Belirtilen önlemlerin alınmaması durumunda, süreç önceleri sürekli gelişmiş ekonomiler lehine gelişecek ancak gelişmiş ekonomiler lehine gözüken durum bir süre sonra bumerang etkisi yaratarak, kendi ürettiklerini kendileri tüketmek zorunda kalan gelişmiş ekonomiler üzerinde bir kısır döngüye yol açacaktır. Bu tür bir kısır döngü de tüm dünyada bir global krizin yaşanmasına yol açabilecektir.
Sonuç olarak, küreselleşme ile birlikte dünya üzerindeki yaşanan bölünmenin (bir yanda sürekli zenginleşen ülkeler, diğer yanda sürekli yoksullaşan ülkeler) teknolojik gelişmelere ayak uydurulamaması sonucuna bağlı olarak daha da ciddi bir oranda yaşanacağı düşüncesi yaygınlaşmaktadır. Dolayısı ile teknolojik gelişmeleri takip edemeyen, altyapıya sahip olamayan ülkeler, gerek ekonomik anlamda gerekse gelişmişlik düzeyi bakımından, teknolojik güce sahip ülkelere göre daima gerileyeceklerdir. Bu yönüyle yaşanacak eşitsizlikler sonrasında, ülkelerin farklı bir şekilde ayrımlaşmalarına tanık olacağız.

Risk Toplumu Bilgi Toplumunun Evriminde Yeni Boyut

Risk Toplumu: Bilgi Toplumunun Evriminde Yeni Boyut
Timuçin Yalçınkaya, Esin Özsoy
Uygarlığın evriminde toplumsal yapı günümüze dek çeşitli isimler altında incelenmiştir. Geleneksel toplumdan, sanayi toplumuna geçilmiş; bu toplumsal yapılanma da bilgisayar ve iletişim teknolojileri odağında bilgi toplumuna dönüşmüştür. Bilimden kaynaklanan ve tüm toplumsal alanlara etki eden teknolojik gelişmeler, bilgi toplumunda, sanayi toplumunun teknolojik gelişmelerine kıyasla, daha hızlı ve daha köklü olmuştur/olmaktadır. Sürekli yeniliklerin, yeni teknolojilerin, yeni ürünlerin, yeni paradigmaların ortaya çıkışı; bilgi toplumunda güvenli yaşamın kurulmasına hizmet ederken, öte yandan, sürekli risk ve belirsizlikleri de meydana getirmektedir. Dolayısıyla, bilgi toplumu kendi içinde bir evrim geçirmekte ve risk toplumu yapılanması gündeme gelmektedir.
ABSTRACT
RISK SOCIETY: A NEW DIMENSION IN THE EVOLUTION OF INFORMATION SOCIETY
The structure of the society in the evolution of civilization was called several terms. It was called ?traditional society? and then ?industrial society?. And this structure was transformed into ?information society? that is in focus about computer and communication technologies. In information society, technological improvements that arise from scientific improvements and influence all the fields of society, are more quick and more entirely than in industrial society. In information society, appearance of continuous innovations, new technologies, new goods and new paradigms provides creating the confident life. On the other hand, this takes place risk and uncertainty. So, information society is in an evolution process, and the structure of risk society arises.
GİRİŞ
Uygarlık; tarım toplumu, sanayi toplumu, bilgi toplumu, modern ya da post-modern toplum gibi çeşitli adlar altında bugüne dek kimi zaman hızlı kimi zaman da ağır ilerleyen bir evrim geçirmiştir ve geçirmektedir. Statik bir dünya dönem dönem söz konusu olmuşsa da, yüzyıllar dikkate alındığında devrimsel nitelikte yeniliklerin ve gelişmelerin hızlandırdığı bir evrim, dinamik bir dünyayı ifade etmiştir. Bugünkü uygarlık ise, bilgi toplumu adı altında şekillenmiştir/şekillenmektedir. Bilginin eski dönemlere kıyasla daha fazla üretim sürecine girmesi ve bunun sadece ekonomik alanla sınırlı kalmaması, bilgi toplumunun ana özelliğidir. Bununla birlikte, 1990?lı yıllar boyunca gelişmeye başlayan bir başka kavram da, bilgi toplumunun dönüşümüne dikkat çekmiştir: ?Risk Toplumu?. Sürekli yenilenen toplumsal bütünün ya da bir başka deyişle, yaşamın, gittikçe ?risk-yoğun? bir hâl almaya başladığını ifade eden ?risk toplumu? kavramı, bilim ve teknoloji eksenli dünyada son yılların ve hatta daha geniş ölçüde geleceğin başat konularından biri olmaya en büyük aday kavramlardandır.
Bu çerçevede; çalışmanın birinci bölümünde bilgi faktörü ve bilgi toplumu yapılanması ele alınmaktadır. Bilginin ve teknolojiye dönüşümünün yön verdiği bilgi toplumunda emek faktörünün önem kazanması ?insan? değerini vurgulamaktadır ve bu bölümde iktisadî ve toplumsal yanlarıyla bilgi ve insan etkileşimi açıklanmaktadır. İkinci bölümde ise, belirsizlik ve risk kavramlarının iktisadî analizlerde devre dışı bırakılmasının yanlışlığı üzerinde durularak, ?belirsizlik? ve ?risk?in kavramsal açıklaması yapıldıktan sonra ?risk toplumu? yapısı incelenmektedir. Son bölümde de, belirsizlik ve risk altında iktisadî karar birimlerinin davranış biçimlerinin nasıl oluştuğu değerlendirilmektedir.
1. Bilgi Toplumu Yapılanması
Uygarlığın evriminde geleneksel toplumdan sanayi toplumu ve son olarak da bilgi toplumu yapılanmalarına doğru geçiş, kimi zaman devrim niteliğinde gelişmelerle söz konusu olurken, kimi zaman da durağanlık göstermiştir. Bilgi toplumu yapısının içerdiği değişimler ise, sürekli ve köklü bir yenilenme ortamında, daha çok devrim denilebilecek türdendir. Bilginin, bir üretim faktörü niteliğini kazandığı ve teknolojiye dönüşerek doğa, emek, sermaye ve girişimcinin verimliliğini etkilediği bilgi toplumu yapısı; hız, kalite ve esnekliğin sürekli değiştiği, ancak bunların gelişiminden bahsetmenin her zaman mümkün olmadığı bir yapıdır. Bilginin pozitif dışsallığı tüm toplumsal sistem için olanaklı olabilmektedir. Ne var ki; negatif yansımaların da bilgi toplumunun işleyişinde gittikçe belirginleştiği, bir gerçektir. Yeni toplum yapısının ?bilgi? eksenli olması, geçmişte bilginin olmadığı önermesine yol açmamalıdır. Bilginin, bilimsel ya da metafizik olarak geçmişte de varlığı söz konusu idi. Ancak, bugünün yapısında bilgi, bir üretim faktörü niteliğini kazanmış; ekonomik, sosyo-kültürel ya da politik karar ve davranışların temel dışsal değişkeni olmuştur. Bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin, bilginin üretilmesinde, yaygınlaşmasında ve kullanımında bir araç olması da, bilgi toplumunun bir diğer ana özelliğidir.
Geçmişte ?zaman? ve ?mekân? değerleri maddî değerlerin gerisinde bir öneme sahipti. Oysa, bugünün bireysel, kurumsal ve toplumsal davranışlarında zamanın ve mekânın farklılığı belirleyici bir fonksiyon taşımaktadır. Bu bağlamda, yeni toplum yapısında bilgi; yüksek düzeyde tarihsellik içeren, zaman ve mekân içinde sürekli olarak değişebilen ve farklılaşabilen, ?olası?, ?göreli? ve ?öznel? bir karakterdedir. [1]
Sanayi toplumunun fizyolojik ihtiyaçlarının yerini bilgi toplumunda sosyal ihtiyaçlar almaktadır. Fizyolojik ihtiyaçların karşılanmasına yönelik gıda ürünleri, tekstil ve konfeksiyon ürünleri vb. mal ve hizmetlerin üretimiyle ilgili olarak bilgi toplumunda bir sorun yoktur. Teknolojik gelişme, bu maddî malların üretimini olanaklı kılmaktadır. Talep yapısının değişmesi, finansal krizler gibi nedenler sabit kalmak kaydıyla bu malların üretimi rahatlıkla yapılabilmektedir. Ancak, bilgi toplumunda sosyal ihtiyaçlar, karşılanması daha çok önem kazanan ihtiyaçlardır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, adalet gibi ihtiyaçlar, refah toplumunun günümüzde yeni bir anlam bütünlüğü içinde değerlendirilmesi paralelinde, gittikçe öne çıkmaktadır. ?İnsan? değerinin bilgi toplumundaki yeri bu bağlamda kritik önem taşımaktadır. Dolayısıyla, devletin üstleneceği fonksiyonlarda ?insan?, faaliyetleri ve bu faaliyetlerin etkinliğini belirleyen baş unsurlardandır. Çalışma konusu ?insan? olan, eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, sigortacılık, psikolojik danışmanlık gibi sektörler bilgi toplumunun öncü sektörleri olmaya adaydır.
Sanayi toplumunda sürükleyici üretim faktörü olarak ?sermaye?nin üstlendiği rolü, bilgi toplumunda ?emek? üstlenmektedir. Sanayi toplumunda daha çok fizikî gücü ile önemli olan emek, bu kez fikrî boyutuyla öne çıkmaktadır. Fikrî emek, yenilikçilik-yaratıcılık ve araştırma-geliştirmenin şekillendirdiği toplumsal bütünün itici gücüdür. Küresel düzeyde rekabet gücüne sahip olabilmenin temel unsuru, bilgi toplumunda fikrî emektir. Ancak bu, ?bilgi? ile birlikte değerlendirildiğinde daha anlamlıdır. ?Bilgi işçisi? ya da ?beyaz yakalı? olarak da adlandırılan fikrî emek sahibi, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri ortaya koyan faktördür. Öte yandan, fikrî ve fizikî emeğin aynı kişide bütünleşmesi de, bilgi toplumunun evriminde yeni bir eğilimdir. Hem mavi yakalı, hem de beyaz yakalı olma fonksiyonlarının birleştiği ?çift yakalılık? söz konusu olmaktadır. [2] Diğer tüm üretim faktörlerinin verimliliğini bilgi ve teknolojiyle birlikte olumlu yönde etkileyen emek, makinenin ve doğanın üstünlüğüne bir örtü çekerek ?insan sermayesi? kavramı ile klasik sosyalizm söylemlerini adeta haklı çıkarmaktadır. İlginç olan ise, bu kavramsal ve fonksiyonel durumun yine kapitalist düzen içinde yaratılmış olmasıdır. Bu da göstermektedir ki; bilgi toplumu yapılanması içinde ideolojilerin etki alanı dardır ve toplumsal refahın artırılması, biraz da ?her yol mubahtır? ilkesini çağrıştırarak ön plandaki amaç olmuştur. Ancak, burada kapitalizmin ahlâkî yanının dikkatlerden kaçması bir tehlikeye işaret etmektedir.
Bilgi toplumunda internet, mobil telefon gibi araçlarla iletişimin ekonomik ve sosyal ilişkilerdeki kritik rolü ve küresel düzlemde serbestleşme eğilimleri, ?birey?in önem kazanmasını sağlamıştır. Esnek üretim anlayışının, katılımcı demokrasinin, özel hayatın gizliliği ilkesinin vb. gelişmelerin yaygınlaşmasına zemin hazırlayan bu eğilim, bilgi toplumunun kendi içinde birtakım başka adlarla anılmasında etkili olmaktadır. ?Gözetim toplumu? (surveillance society), ?kaygı toplumu? (anxiety society) gibi adlar, bireysel-küresel terörizm, dış şoklara açıklık, güvensizlik, belirsizlik gibi olumsuz çağrışımları doğuran ve bireyin duygusal yanının ekonomik ve sosyal faaliyetleri etkilediği bir ortamın eseri olmuştur. Dolayısıyla, geleneksel toplumun metafizik dünyası, bilgi toplumunun bilimsel yanına eklemlenmekte, güvensizlik, belirsizlik ve riskle harmanlanmış toplumsal yaşam biçimleri kurulmaktadır. Bu bağlamda, ilk kez Alman sosyolog Ulrich Beck?in 1992 yılında kullandığı [3] ?risk toplumu? kavramı da, bilgi toplumunun evriminde bilgi, insan, zaman, mekân değerlerinin şekillendirdiği dünyanın sıkça anılacak olan kavramlarındandır.
2. Bilgi ve Risk Toplumu
2.1. Risk ve Belirsizlik Kavramları
İktisadın bilimsel olarak kurulmaya başladığı dönemler olan 18. ve 19. yüzyıllarda iktisadî açıklamalarda ?soyutlama?nın egemen olduğu görülmüştür. Zaman, mekân ve insan farklılıkları göz ardı edilerek iktisadî davranışların kalıplaşmış olduğu, üstü kapalı da olsa belirtilmiştir. Bu soyutlama, iktisadî modellerin ve kuramların anlaşılır olmasında yararlı olmuştur. Ancak, özellikle bugünün dünyasında soyutlamanın yarattığı bir krizden bahsetmek mümkündür. Örneğin; IMF?nin politikalarının her ülkede aynı sonuçları ortaya çıkaracağı gibi bir varsayım, böylesine bir krizi getirmektedir. Benzer şekilde, bireylerin aynı türde desen, renk ya da tasarımı tercih ettiği varsayımı altında tek türde mal sunulması, talep açısından çeşitli sapmalar yaratabilmektedir. Bu türden sapmaların gerisinde yatan nedenlerden biri, belki de bunların en başta geleni; insanın iç dünyasında olup bitenler, algılamalar, düşünceler ve duygulardır. Bu yüzden de, iktisat, sosyoloji ve psikolojinin kesişim alanındaki gelişmelerin çok yönlü değerlendirilmesi gerekmektedir.
Adam Smith?in pek bilinmeyen, ?Astronomi Tarihi? (History of Astronomy) adlı eserinin dikkat çektiği konu; bireyin zihinsel dengesinin ya da dengesizliğinin davranışlara nasıl yön verdiğidir. Smith?e göre; başlangıçta dengede olan zihnin, dengesi ya da dinginliği karşılaşılan bir şokla yitirilmekte; birey, zihin zincirinde kopan halkayı onarmak üzere bir arayışa yönelmekte, buluş ve keşif sürecini yaşamaktadır. [4] Birey, olumlu ve olumsuz yanları olan bu şokla karşılaştığında, denge amacını gerçekleştirmek üzere davranışlarını değiştirme esnekliği gösterecektir. Bu bağlamda anlaşılmaktadır ki; ?belirsizlik? kavramı bireyin yaşadığı bir şoku, sürprizi içermektedir. Bu yönüyle belirsizlik ex-post bir kavramdır. Ancak, belirsizlik, geleceğe dair bir bilgisizlik anlamı da taşımaktadır ki; bu da belirsizliğe ex-ante bir boyut kazandırmaktadır. Belirsizlik kavramı ile iç içe olan ?risk? de bu noktada ele alınmalıdır. Belirsizliğin ?bilgisizlik? ve ?sürpriz? şeklindeki iki boyutu, risk için ?tehlike? ve ?olasılık? şeklindedir. Risk; bir tehlikenin gerçekleşme olasılığı ile ilgilidir. ?Benim hayatım çok riskli? dendiğinde, tehlikenin meydana gelme olasılığı yüksek demektir; söz, ?benim hayatım az riskli? şekline dönüştüğünde olasılık düşmektedir. Dolayısıyla, riskin olumsuz bir anlamından bahsetmek mümkündür. Belirsizlik kavramında değerlendirilen sürprizin olumsuz da olabilmesi, riskle bağlantılıdır.
Belirsizlik ve risk olgularının iktisadî ve sosyal davranışların açıklanmasında kullanılması Smith?le başlamayıp, Cantillon ve Condillac?ın yaklaşımlarında da görülmüştür. Ancak, bu konudaki kuramsal analizler ilk kez Smith ile başlayıp, soyutlama yaklaşımının egemen olduğu Ricardo, Jevons, Menger gibi iktisatçıların bakış açısında yer almamıştır. 20. yüzyılın önemli iktisatçılarından Frank Knight, Terence Hutchison ve G.L. Shackle?ın konuya ilişkin yaklaşımları iktisadın evriminde kayda değer açılımlar getirmiştir.
Knight?ın iktisada en büyük katkısı, risk ve belirsizlik arasındaki farkı kesin çizgilerle ortaya koymasında yatmaktadır. O?nun yaklaşımında; risk ölçülebilir ve belirli bir sigorta maliyeti karşılığında kontrol edilebilir olan bir dışsal değişkendir. Belirsizlik ise kesinlikle ölçülemeyen, eksik bilgi anlamını taşısa da, bilgi ile yeri doldurulamayacak olan bir faktördür ve yine dışsaldır. [5]
Terence Hutchison da daha çok Karl Popper?in yanlışlamacılık felsefesinden yola çıkarak iktisatta belirsizliğin yerini incelemeye çalışmıştır. Hutchison, iktisat teorisinin soyutlama açmazını, her zaman ve her yerde geçerli olan zamansız analizden, belirli zaman ve belirli mekâna taşıyarak ampirik gözlem ve tarihi devreye sokarak çözmek istemektedir. Hutchison, söz konusu faktörleri zamansız bir analiz içinde dondurmanın imkânsızlığını vurgulayarak, tarihî, kurumsal ve mekânsal analize yol açmaktadır. [6]
Hutchison?ın bakış açısı bağlamında ?gözlemcilik? (ampirizm), ?akılcılık? (rasyonalizm) karşısındaki bir felsefî yöntem olarak iktisadın soyutlama açmazının aşılmasında önem kazanmaktadır. İktisadî karar birimlerinin her birinin yaşantısı, kendi özelindeki gerçekler ya da doğrular üzerine kuruludur. Her karar birimi için kendi algıladığının şekil verdiği bir bakış açısı ve davranış yapısı söz konusudur. Bu da ?görelilik? (relativity) kavramına kapı açmaktadır. Günümüz dünyasının ekonomik, sosyo-kültürel ya da politik düzenlerinde serbestleşme eğilimleri, ?birey?in yükselen değerini ortaya çıkarmıştır. Görelilik bağlamında bireyin dünyaya ?güvensizlik? penceresinden bakması, bilgi toplumunun sürekli yenilenme ortamında açık bir ?şüphecilik? (septizm) akımına yol açmaktadır. Bu, ?kaos?tur. Öyle ki; birey, ?karmaşık? bir zihin yapısına sahip olmakta, ?belirsizlik? ve ?risk? altında sağlıklı olduğunu varsaydığı kararının kısa zaman içinde yıkılması sonucuyla karşılaşabilmektedir. Bilgi toplumunda psikolojik faktörlerin toplumsal sürecin işleyişi içinde etkili olması da, kaotik ortamın ?paranoya? ve ?şizofreni? gibi olumsuz sonuçları içerebileceğine işaret etmektedir. Dolayısıyla, risk toplumunun ?şüphecilik? ve ?paranoya? ile bağlantısı güçlüdür; ancak, bu olumsuz anlamlar yanında, belirsizliğe ve riske cevap vermenin ?yenilik üretme fonksiyonu? yarattığı da gözden kaçırılmamalıdır.
?Zaman? kavramından algılanan şeyin ne olduğu, soyutlamanın aşılmasında bir açılım getirecektir: G.L. Shackle?ın ?çizgi zaman? yerine, ?kesikli zaman?ı dikkate aldığı yaklaşımı bu bağlamda değerlendirilebilir. Zaman noktasının, başka bir ifade ile ânın kısalığı, uzunluğu, farklılığı yatırım, üretim veya tüketim karar ve tercihi içindeki bireyin zihninde yer almaktadır. Shackle, buna ?oluşum içindeki an? ya da ?yekpâre an? demektedir. [7] Belirsizlik ya da risk ile karşılaşan karar biriminin zihin dengesinin bozulduğunu ve onun için mekanik saatin kaçı gösterdiğinin hiçbir öneminin olmadığını vurgulamaktadır. Onun için, iç dünyasındaki saat önemlidir. Karşılaşılan şeyin yıkıcı etkisi devrededir ve karar birimi sağlıklı düşünme yeteneğini, geçici de olsa yitirmiştir. ?Zaman?ın etkisi, sadece içsel saat açısından değil, içinde bulunulan dönemin koşulları açısından da değerlendirilmelidir. Öyle ki; her gelişme kendi özel zamanındaki koşullar ile anlamlıdır.
2.2. Risk Ekseninde Toplum
?Risk toplumu? ifadesi, Ulrich Beck?in 1992 yılında yayımlanan ?Risk Society: Towards a New Modernity? adlı kitabıyla terminolojideki yerini almıştır. Beck bu eserinde, 19. yüzyılda ?ya, ya da? felsefesinin egemen olduğunu, oysa 20. yüzyılda ?ve? felsefesinin geçerli olduğunu vurgulamaktadır. Buna göre; 19. yüzyılda birbirinden kopuk yapılar ya da birimler var olmuştur. ?Kopukluk?, ?tekdüzelik?, ?uzmanlaşma?, ?hareketsizlik? gibi ifadelerle kendini bulan bu yapı, taraflar arasında dikotomiyi açıklamaktadır. 20. yüzyılda ise ?ve?nin egemenliği; ?yan yana olma?, ?çok boyutluluk?, ?sentez?, ?bulanıklık?, ?belirsizlik? gibi kavramları ortaya çıkarmıştır. 21. yüzyılda da ?ve? felsefesinin yansımaları söz konusudur ve bu yansımalar daha kaotik yapı ve işleyişlere işaret etmektedir.
Küreselleşme sürecinin ?serbestleşme? yönü, ?ve?nin varlığı ile bütünleşmektedir. Dolayısıyla, internet, mobil telefon, uydu teknolojisi gibi alanlardaki gelişmeler dışa açık bir yapının temelini atmakta; bu da dışsal değişkenlerin etkileme olasılığının artması anlamına gelmektedir. Söz konusu birey, kurum ya da ülkenin diğerleriyle yakınlığı ve etkileşimi, olumsuzluklara da yol açabilmektedir. Bu bakımdan, sınırların kalkması ve yakınlaşmalar, beraberinde korku ve riski getirmektedir. Teknolojik alanda internet, ekonomik alanda ticarî ve finansal serbestleşme, sosyo-kültürel alanda değer yargılarının iç içe geçişi ve politik alanda da Berlin Duvarı?nın yıkılışı; ?ve?nin yarattığı risk ortamına kaynak oluşturan gelişmelerdir.
Böylesine bir toplumsal yapının sıkça sözü edilen kavramlarından biri de ?risk? olmaktadır. 1967 ve 1991 yılları arasında İngiltere, İskandinavya ve ABD?de çıkan tıp dergileriyle ilgili bir çalışma, ?risk? teriminin kullanımında ciddi bir artış olduğunu ortaya koymuştur: Söz konusu dönemin ilk 5 yılında yayınlanmış ?risk? konulu makalelerin sayısı bin iken, son 5 yıl içinde bu sayı 80 binin üzerinde olmuştur. [8]
İlk kez 15. ve 16. yüzyıllarda kullanılmaya başlayan ?risk? kavramı, coğrafî keşifler ile birlikte doğmuştur. Deniz-aşırı ülkelere yapılan yolculuklar; yeni yerler, yeni şeyler keşfetme güdüsü ve iktisadî amaçlar ile ortaya çıkmıştır. Bu yolculuklar sırasında korsanların saldırılarıyla, fırtınalarla karşılaşma olasılığı hep vardı. Risk kavramı o dönemde ?mekân? anlamı içeriyordu. Günümüzde ise, riske ?zaman? boyutu katılmıştır. Özellikle, bankacılık ve sigortacılık sektöründe uzun dönemli döviz kuru, getiri gibi konulara ilişkin olarak ?risk yönetimi? sistemleri kurulmaktadır. Günümüzün riskle ilgili eğilimlerinden biri de, ?insan? faktörünün riskin gerçekleşmesinde ve algılanışındaki yeridir. Bilgi ya da bilgisayar korsanlığı, bireysel-küresel terörizm gibi gelişmeler riskin ?insan? boyutuna dikkat çekmektedir. Gelecekte ?bireyselleşme?nin yaygınlaşması ile daha çok önem kazanacak olan bu özellik, toplumları, ?mekân? ve ?zaman? boyutlarının da dahil olduğu bir sonuca götürecektir.
İlk kullanılmaya başladığı zamanlarda risk kavramı, macera boyutuyla çekici bir anlam taşımıştır. Eskiden ?riske girmek? cesaret ve erdem göstergesi sayılırken, bugün riskin olumsuz yanı, yıkıcılığı daha çok vurgulanmaktadır. Ancak, gelişmiş toplumlarda bireysel ve kurumsal düzeyde başarının bir sırrı olarak riskin gösterildiği anlayışlar da vardır. Riske açık yapılar içinde karar birimlerinin faaliyetleri başarıyı ve yenilik üretme yoluyla da yüksek düzeyde rekabet gücünü getirmektedir. Yine de, toplumsal yaşamın hızlı ritmi, olumsuzlukları sıklaştırmaktadır.
Toplumun risk faktörleriyle ilgili kaygıları, örneğin yemek yeme konusunda dikkat çekici bir şekilde belirmiştir. Yemek yeme yaklaşımının değişimi, risk takıntısının yaygın hâle geldiğini göstermektedir. İngiliz BBC televizyonunda yayınlanan bir habere göre; İngilizler yemek yeme ile ilgili yapılan bir araştırmada; Nisan 1947?de, %80 oranında ?istediğimi rahatlıkla yiyebilirim?, %20 oranında ise ?dikkat ederim? şeklinde görüş bildirmişlerdir. Aynı soru bu kez Nisan 1996?da yöneltildiğinde, %58 oranında ?istediğimi rahatlıkla yiyebilirim?, %42 oranında ise ?dikkat ederim? sonucu çıkmıştır. [9] Yediklerine dikkat eden insan sayısının iki katına çıkması insanların günlük yaşamındaki ciddi bir değişimi yansıtmaktadır. Yaşamın diğer yönleriyle ilgili incelemeler de daha tedbirli yaklaşımlara doğru benzer bir kayma olduğunu göstermektedir.
Bilgi toplumunda risk, büyük bir sektör hâlini almıştır. Şirket yönetimi danışmanları, sigortacılar, siyasî danışmanlar, sosyologlar, psikologlar ve benzerleri, ?risk analizi?, ?risk yönetimi? ve ?risk iletişimi? gibi pek çok başlık altında öneri ve strateji kurguları geliştirmektedirler. Medyanın da konuya ilgisi giderek artmakta, içinde ?risk?, ?kaos? gibi kelimeler geçen manşetler, haberler, makaleler, programlar sıkça yayınlanmaktadır.
Anthony Giddens?ın sosyal demokrasinin yeniden ele alınışında ortaya koyduğu Üçüncü Yol yaklaşımının risk ve sorumluluk yönü, toplumun kurulmasında önemli bir modeldir. [10] Buna göre; bilgiyle yoğrulmuş yapıların egemen olduğu toplumsal yapı, geleneklerin ya da doğanın sabitliğinden kaynaklanan ?doğal-dışsal riskler? ile, toplumsal yaşamın işleyişi içinde insan eliyle yaratılmış ?yapay riskler? temelinde yükselmektedir. Doğal riskler, deprem, sel, kasırga, salgın hastalıklar gibi dışsal risklerdir. Yapay riskler ise, insanın bilimsel ve teknolojik faaliyetlerinin yön verdiği toplumsal dönüşümün ortaya çıkardığı risklerden oluşur. Küresel ısınma, nükleer atıklar, kitle imha silahları, medya ve internet yoluyla özel hayatın gizliliğinin zedelenmesi, teknolojik işsizlik, beyin göçü, kültürel çatışma, muhafazakârlık, terörizm, ve daha birçoğu... Görüldüğü gibi; yapay risklerin sayısı doğal risklerinkinden oldukça fazladır. Bu da risk toplumunun karakterinin bir sonucudur. ?İnsan? değeri ve önemi bunu gerektirmektedir.
Toplumsal bütünün hemen hemen her alanı adeta riskle donatılmıştır. Salgın bir virüs gibi olan risk, insan yaşamının derinlerine nüfuz etmeye başlamıştır. Ancak, bu durum, farklı kültürlerde ve gelişmişlik düzeylerinde olan toplumlarda farklı şekillerde algılanmakta; görece gelişmiş toplumlar riski iktisadî ve toplumsal bir katalizör motif olarak görürken, görece az gelişmiş toplumlar riskten kaçmak adına, içe kapanmaktadırlar. Böyle bir izolasyonun yıkım gücünün, küreselleşme sürecinin durdurulamazlığı karşısında çok fazla olabileceği de başlı başına bir risktir. Bilgi ve teknolojinin toplumsal alanda neden olduğu dönüşüm çeşitli riskler yarattığı gibi, riskin ?fırsat? ve ?yenilik? üretme fonksiyonlarına da zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla, yeni bilgi ve teknoloji, risklerin yıkımına engel olabilmektedir. Risk toplumunun bireylerinin, sorumluluklarının farkında olan ve inisiyatif kullanabilen bireyler olması, riski yarattıkları gibi, bilgi ve teknoloji üretmelerini de sağlamaktadır. Bu da, ?bilgi? ve ?risk? arasındaki karşılıklı etkileşimin varlığını açıklamaktadır. Her ikisi de birbirinin hem nedeni hem de sonucudur.
3. Risk Toplumunda İktisadî Davranışlar
Rasyonalizm, iktisadın statik çağı olarak nitelendirilebilecek dönemdeki, özellikle 19. yüzyıldaki iktisadî yaklaşımların aldığı biçimde etkili olmuştur. Rasyonel karar birimi, tam bilgi sahibi olarak tercih ve kararlarında tutarlı hareket etmektedir. Ancak bu, zamanın ve mekânın koşullarını, ki bu koşullar dışsaldır, sabit varsaymak anlamına gelmektedir. Saf akılcı davranış gösteren karar birimi homo economicus, dışsal değişkenleri sabit varsaydığı gibi, geleceğe dair tam bilgi sahibidir. Dolayısıyla, zaman içindeki değişmelerin ne olacağından haberdar olan homo economicus, hata yapmamaktadır. Aldığı tüketim ya da üretim kararında akılcı ve tam bilgilidir.
1990?larla birlikte kavramsal çerçeveye oturtulmaya çalışılan ?risk toplumu? yapılanması içinde, karar birimlerinin davranışlarında değişme olmaktadır: Karar birimi, belirsizlik ve risk altında karar almak durumundadır. İktisadın statik karakteri paralelinde ?tam bilgi? ve ?sabitlik? varsayımları, bilgi toplumunda geçerli değildir. Belirsizlik ve risk, statik analizlerin yapıldığı dönemlerde de var olmuş; ancak, analiz dışında tutulmuştur. Oysa, bilgi toplumunda belirsizlik ve riskin, dolayısıyla sosyolojik ve psikolojik faktörlerin analize dahil edilmesi söz konusudur ve bu durum risk toplumunu açıklamaktadır. İktisadın soyutlama açmazına yol açan rasyonalizm, risk toplumunda tamamen reddedilmeksizin önemli bir işlev üstlenmektedir. O da, bireyin bugüne ve geleceğe dair tam bilgi sahibi olmasını varsaymaması kaydıyla, bireyleri belirsizlikten kurtararak yeniden eyleme, dengeye yönelten motif olmasıdır. Öyle ki; rasyonellik, kaynakların etkin kullanımında bir dayanak noktası oluşturmaktadır.
Belirsizliğin sürpriz boyutu ortaya çıktığında birey geçici bir süre için de olsa, hareket yeteneğini yitirmektedir. Şokun yarattığı korku, söz konusu iktisadî faaliyetin ertelenmesine sebep olmaktadır. Hareket yeteneği kısıtlanan birey, korkuyu üzerinden attıktan sonra, yeniden risk alma ve belirsizliğin içine girme cesaretini gösterebildiğinde eyleme geçebilmektedir. Yenilik doğuran bu eylemin geliştirilememesi durumunda ise, bireyin kuşku dolu düşünce ve duygu dünyası, kararsızlık sürecini getirmektedir.
Belirsizlik ve risk kavramlarının, özleri itibariyle birbirinden farklı olması, risk ya da belirsizlik ile karşılaşıldığında verilen tepki ya da geliştirilen eylemi de farklılaştırmaktadır. Belirsizlik karşısında bireyin ilk tepkisi şaşkınlık ve kararların ertelenmesi olurken; risk karşısında ise birey çoktan pozisyonunu ona göre ayarlamış, belli bir maliyete katlanarak bu faktörü göğüslemiştir. [11] Belirsizlik ya da riskin gerçekleşmesi durumunda psikolojik faktörlerin devreye girmesi ve zihin dengesinin bozulması; homo economicus?un tutarlı davranışlarında sapmaya yol açmaktadır. Öte yandan, homo economicus, tam bilgi ekseninde davranışta bulunmaktadır. Ancak, bu varsayım, bilgi toplumuna risk toplumu karakteri kazandıran bir boyut olarak bilgisizlik ele alındığında ortadan kalkmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; bilgi toplumunda tam bilgi olmadığı gibi, tam bilgisizliğin de olmadığıdır.
Bütün bu çerçevede, risk karşısında karar birimlerinin genel olarak iki tür davranış geliştirdikleri görülmektedir: ?Riskten kaçınma? ve ?riske cevap verme?.
?Riskten kaçınma?, bireyin dışa açık yapıdan duyduğu korku nedeniyle kendine sınırlar belirlediği ve bu sınırlar içinde kendini güvende hissettiği bir davranıştır. Farklı kültürel değerlere sahip olan uluslar arasında bu tip bir davranıştan bahsetmek mümkündür. Kendi değer yargılarından sapmanın çok da olanaklı olmaması, başka değer yargılarına sahip olanların kabûllenilmesini de güçleştirmektedir. Daha ileri gidilecek olursa; başka kültürlerin etkisinin olumsuzluğu, kısacası, risk gündeme gelmektedir. Günümüzde din temelli olarak yaşanan kültürel çatışmaların böyle bir riskten kaynaklandığını söylemek, yerinde olacaktır. Bu bağlamda, gerek Batı kültürlerinde gerekse Doğu kültürlerinde ?muhafazakârlık? (fundamentalizm) akımının yaygınlaşması, hem riskten kaçınma hem de risk yaratma özelliği taşımaktadır.
Riskten kaçınmanın bir boyutu da, ?metafizik? alanın yükselen değeridir. Bilgi toplumunda; bilgi sahibi olmak kadar, bilgisizliğin de egemen olduğu bir yapı söz konusudur. Ancak her ikisi de; bilgi de, bilgisizlik de, riske kapı açmaktadır. Özellikle, bilimsel bilgi temelli davranış yapılarının gelişmediği, görece geri toplumlarda riskten kaçınmak üzere metafizik gündeme gelmektedir. Falcılık, büyücülük gibi eğilimlerin öne çıkmaya başlaması, güvenlik sınırlarını belirleme amacıyla ilişkilidir. Düşman olarak görülen bir kişinin büyü ile hareket sahasının daraltılması amaçlanabilmektedir. Böylece, büyü yaptıran, riskten korunmuş olacaktır. Burada dikkat etmek gerekir ki; büyü bir yenilik gibi görünmekle beraber, riskin fırsat ve yenilik anlamı içermesinin pozitiflik yanını barındırmamaktadır.
Kuşku duyma ve bunun paranoyaya dönüşmesi de, riskten kaçınmanın bir başka yönüne dikkat çekmektedir. Riskten kaçınan birey, dışa kapalı hâle getirdiği sistemi içinde kendiyle kalmakta; dışarıda olup bitenlerin yarattığı ve kuşku duymaktan kaynaklanan gerginlikleri yaşamakta; kalıplar içinde sıkışmaktadır. Riskin olumsuz yanı giderildikten sonraki pozitif dışsallığı kavrayamamaktadır.
?Riske cevap verme? ise iktisadî gelişmenin niceliksel ve niteliksel yanına ışık tutmaktadır. Her ne kadar ?belirsizlik ve risk? ile ?yenilik? arasında ?çift yönlü bir nedensellik? varsa da, belirsizliğin ex-post olma özelliği ve riskin gerçekleşmesi olumsuzluğu, analize sonradan eklendiğinde daha anlamlı olmaktadır. Başlangıç noktasına belirsizliği ya da riski koymak yanıltıcı olabilmektedir. Nitekim, bireyin zihni, analizin başlangıcında dingindir ve bu dinginlik ?mantıksal zekâ? (IQ) ile ?duygusal zekâ?nın (EQ) sinerjisiyle yaratıcılığa ve yeniliğe zemin hazırlamaktadır. Bu, aynı zamanda rekabet sürecinin işleyişinde çıkış noktasıdır. ?Yaratıcı-yenilikçi karar birimi?, diğer karar birimlerinin dengesini bozan bir belirsizlik ve risk yaratmıştır. Diğer karar birimlerinin zihinsel dinginliğinin bozulması, onların ?içsel öğrenme süreci?ni harekete geçirecektir. İçsel öğrenme yoluyla da diğer karar birimleri ?yenilik? geliştirmekte, ?kuralları ve kurumları? yaratmaktadır. Bu yenilikler ürüne ilişkin olabildiği gibi, yöntem ya da paradigma ile ilgili de olabilmektedir. İçsel öğrenme yoluyla riske cevap verebilen bireyler yenilik, kural ve kurum yaratmaktadırlar. Ancak, ?yaratıcı yıkım?ın pozitif dışsallığının yanı sıra negatif dışsallık da içermesi gözden kaçmamalıdır. Bu negatiflik de, ?illegallik?, ?ahlâksızlık? ve ?irrasyonellik? olarak belirmektedir.
SONUÇ
Bilgi toplumunun evriminde risk toplumu olgusu bütün değerlerin yanına, bir yönüyle negatif, diğer bir yönüyle de pozitif anlam içeren risk kavramını eklemiştir. İktisadın evriminde de yeri netleştirilemeyen ?risk? ve bununla paralel olarak ?belirsizlik? kavramları, bilgi toplumunun yeni boyutuyla da örtüşmektedir. İktisadın zaman, mekân ve insan boyutlarının önem kazanmaya başlaması bu yeni boyutta söz konusu olmuştur. Bilgi toplumu, ürettiği ?bilgi? ile riskler doğurmakta; ancak, risklere ve belirsizliklere karşı yöntem geliştirmeyi de bilmektedir. Yeni bilgi, yeni teknoloji, yeni kurallar hep bu risklerin ve belirsizliklerin yarattığı pozitif dışsallıklardır. Bugün, ?ben? ve ?öteki? anlayışının yaygın ve egemen olduğu bir dünya düzeni söz konusudur. Sadece politik alanda değil, toplumun her alanında geçerli olan bu düzen; denetleme, gözetleme, çatışma ve hatta savaşmayı çağrıştırmaktadır. Mekanik ve saf akılcı düşüncenin yerine, saygı, hoşgörü, uzlaşma gibi ahlâkî değerlerin yerleştirildiği bir dünya düzeni, refah düzeyinin yüksek olduğu, daha yaşanılabilir bir dünya demek olacaktır. Bilgi ve risk toplumunun rasyonalizmi budur.

Perşembe, Ekim 14, 2004

Ders 1 Tartışılan Konular: Görüş Ekleyebilirsiniz.

İlk Dersimizde Tartışmaya Açılan Konular Şunlar Olmuştur.

1.Enformasyon ile Bilgi ARasında Fark Var mıdır?
2.Enformasyon Herkese Açık Olmalı mıdır?
3. Bilinen ve İnanılan şeylerin toplumsal ortamca belirlenmesi
4. Marjinallik ve Yaratıcılık İlişkisi
5. Bilgi Sürecinde Kadınınn Rolü
6. Yeni Bilgi önceki Bilgiyi gereksiz kılarmı?
7.Teorik ve Pratik Bilginim önemi ve İşbirliği
8. Ortaçağ'da Avrupa, Osmanlı ve Çinde Bilgi ve Bilgiyi sağlayan, üreten kuruluşlar
9. Kentlerin Bilgi Üretimindeki Rolü:Bilgi Başkentleri
10ç. Bilim ve İktidar Çekişmesi ve İşbirliği

Pazartesi, Ekim 11, 2004

Okuma Parçası 4: Bilgi Sosyolojisi

BİLGİ SOSYOLOJİSİ

1. Konusu ve Kapsamı
Bilimlerin ortak özelliklerinin yanı sıra farklılıkları, sosyal realitenin değişik perspektiflerle ele alınmasından doğmuştur. Yeni yaklaşımlar ve bakış açıları, bu branşların konularına ve kapsamlarına sürekli eklenmekte ve geliştirilmektedir. Genel hususiyetlerinin yanı sıra, bir disiplinin konu ve sahasını, ona ait strateji ve genel teoriler çerçevesinde değişkenler kullanılarak ele alınabilecek tüm konular oluşturmaktadır. Buna göre bilgi sosyolojisinin konusunu toplum ve bilgi ilişkisi, değişkenlerini ise bu karşılıklı etkileşim sürecinde mevcut olan her türlü faktör oluşturmaktadır.
Bu bakımdan bilgi sosyolojisinin[1] konusunu toplum ile bilgi arasındaki ilişkinin tezahürleri olarak genellemek mümkündür. Bilgi olarak toplumda mevcut olan her şey sosyolojik inceleme için meşru bir konu olarak kabul edilmektedir.[2] Bilgi terimi çok geniş anlamda ele alınmaktadır; çünkü bu alandaki çalışmalar entelektüel hayatta adaletten sanata kadar her konu ile ilgili fikirler, ideolojiler, inançlar, felsefe, bilim, teknoloji, ve düşünce sistemleri gibi mevcut tüm kültürel ürünlerle meşgul olur.[3] Branşın ilk ihdas edildiği yıllarda kapsam, genel olarak Mannheim tarafından şöyle ifade edilmektedir: "Çalışmamızın ana teması, belirli bir tarihî andaki entelektüel hayatın, mevcut sosyal ve siyasi güçlerle nasıl ve hangi formlarda ilişkili olduğunu müşahede etmektir" .[4]
Düşünce sistemlerinde taşınıyor olan doğruları ve yanlışları aramak bilgi sosyolojisinin bir görevidir. Bu amaç için fikirlerin içinde yeşerdikleri sosyal şartların çerçevesi içinde ve dışında nasıl anlamlandıklarını incelemek gerekir.[5] Günümüzde bilgi sosyolojisi, özellikle bilim sosyolojisi ve günlük bilginin sosyal yapılanması konularında araştırmalarını yapıyor.[6]
Bilgi sosyolojisi genel olarak bilgi ile toplumda mevcut diğer faktörler arasındaki ilişkiyi inceleyerek sosyal realitenin belirlenmesini sağlar. Sosyal realitenin belirlenmesi için bilgi ile toplumdaki diğer faktörler arasındaki ilişkinin de incelenmesi gerekir. Bu bakımdan bilgi sosyolojisinin konuları bir yönden, sosyal yapıların ve sosyal süreçlerin birbiriyle olan fonksiyonel ilişkisinin analizi, diğer yönden bilgi şekilleri de dahil entelektüel hayatın örnekleridir.[7] Toplumda hangi sosyal realiteler mevcuttur, bunlar ne şekillerde ortaya çıkmaktadırlar, fikirler, felsefeler, ve diğer faktörler belli bir sosyal realiteyi nasıl oluşturmaktadır? Bütün bu yaklaşımlarla elde edilen sorular ve cevapları bu dalın konusunu ve alanını oluşturmaktadır. Daha belirgin bir tarif yapmak alandaki mevcut tüm konuları ve yaklaşımları kapsayabilmek açısından oldukça zordur. Bununla birlikte Gurvithc tarafından aşağıdaki tarif yapılmaktadır.
Bilgi sosyolojisi, "... sosyal çevredeki farklı tipler, bu tiplerin farklı olarak vurgulanan formları, bilginin farklı sistemleri (bu tiplerin hiyerarşileri), ve öte yandan global toplumlar, sosyal sınıflar, belirli guruplaşmalar ve toplumsallaşmanın çeşitli tezahürleri (mikro-sosyal elementler) arasında kurulan fonksiyonel ilişkilerin incelenmesidir."[8]
Gurvithc, sosyal çevrede bilginin hiyerarşik bir tasnifini yaparak aralarındaki ilişkinin incelenmesinin bilgi sosyolojisinin konusunu teşkil ettiğini belirtmektedir. Sosyal çevre, kısmî, özellikle global sosyal yapılar bu araştırmaların nüvesini teşkil etmektedir. Bu amaca göre bilgi sosyolojisi şu detayları incelemelidir:
a) Bilgi tipleri arasındaki çeşitli hiyerarşileri incelemek (sosyal kontrol, kültürel ürünler, sosyal uygulamalar vs..);
b) Değişik tür toplumlardaki bilgi ve ajanlarının rolleri;
c) Deyimlerin, iletişimlerin ve bilginin yayılmasının değişik türlerini incelemek;
d) Bilginin çeşitli tiplerinin toplumlara (global toplum tiplerine, sınıflara, kısmî guruplaşmalara) göre eğilimlerini (farklılaşma veya bütünleşme yönünde) tespit etmek; bu, genetik bilgi sosyolojisinin başlangıcı olabilir;
e) Sosyal çevre ve bilgi arasında, birbirleriyle olan ilişkileri esnasında görülebilecek ayrışmaları tespit etmek.Sosyal çevre ve bilgi arasında, birbirleriyle olan ilişkileri esnasında görülebilecek ayrışmaları tespit etmek.[9]
Bilgi sosyolojisinin konusu hakkında daha uygun bir açıklama, bu konuda yapılmış çalışmalardan bazı örnekler vermekle olacaktır.
Bunlardan ilki, bilginin üretilmesi ve dağıtılması hakkındadır; eğitim ve bilgi sosyolojisi perspektifleriyle müzik eğitimi ve metotları üzerinde yapılmıştır. Çalışma, esas itibariyle, bilginin yayılması stratejileri ile ilgili dört temel soruya cevap aramak amacıyla teşekkül ettirilmiştir. Birer bilgi yayma ajanı rolündeki eğitimciler, bu amaçla kullandıkları metotları sadece bir bilgi dağıtım stratejisi olarak almamakta, aktardıkları bilginin özünü ve muhtevasını da ifade edebilecek bir metot formülasyonu edinmeye çalışmaktadırlar. Bu çaba onları, metot ve muhteva konusunda yeni bilgi üretmeye sevk etmektedir. Bu esnada göz önünde bulundurulmuş olan husus, elde edilen bilginin günümüz öğrencisine uygun olup olmadığıdır. Araştırmada ayrıca, bilgi üretme ve onu toplum hayatına mal etmede, bilinçli ve bilinçsiz karar alma (decisionmaking) süreçlerinin tabiatlarının nasıl olduğu ve genel olarak bilginin (bu örnekte müzik eğitiminin) "sosyal dağıtımının" nasıl sağlandığı değerlendirilmiştir.[10] Görüldüğü gibi, bu örnekte bilgi unsuru müzik eğitimi metotları olarak ele alınmış, ve bilginin sosyal olarak yayılmasında ortaya çıkan hususların yine sosyal olarak şekillendirilmesi izah edilmiştir.
Bilginin kaynakları konusunda bir çalışma da "yeni bilgi sosyolojisi (the new Sociology of knowledge)" olarak adlandırılan bir eğitim teorisi kullanılarak yapılmıştır. Çalışma, eğitimcinin toplumda ve bir eğitim müessesesinde yaşaması ve çalışması için gerekli olan bilgiyi, türleri ve fonksiyonları itibariyle nasıl edindiği, geliştirdiği, ve kullandığını incelemektedir. Bulgular, toplum, okul, eğitimcilik mesleği, şahsî biyografi, ve mesleki tecrübe olmak üzere, bilginin beş temel kaynağı olduğunu göstermektedir. Mesleki uygulamalar misyonunu şekillendirme ve belirlemede eğitimcinin okuldaki ve toplumdaki kültürden algılamalarının (perceptions) esas rolü oynadığı bulunmuştur.[11] Bu sonuç toplum tarafından üretilen bilginin gerek fertleri gerekse organizasyonları şekillendiriciliğini işleyen bilgi sosyolojisi teorisiyle de mutabıktır. Elbette ki organizasyonların farklılıkları, değişik bilgi tabanına dayanmalarından ileri gelmektedir. Bu bilgi sosyolojisinin esas aldığı noktalardan biridir. Farklılıkların entelektüel kaynakları, bilgi sosyolojisi ve antropolojinin yeni önem kazanmaya başlayan konuları arasındadır. Bu görüş, insanlığın tüm birikimlerini, kültür ve bir sosyal kurum üyesi fertlerin mizaçları veya özel durumlarıyla ilgili diğer faktörler tarafından etkilenen serbest iştirakler olarak görür.[12]
Yukarıdaki sürecin tersi, yani insanların kültür yapılarını üreten düşünce ve ideolojik dinamikler de, birer bilgi sosyolojisi konusudurlar. Bunlardan sınıf, cinsiyet ve ırk dinamikleri okul bilgisi sosyolojisi sahasında ele alınmaktadır.[13] Eğitim, toplumsal olarak üretilmiş bir müessese olarak sosyal değerleri, muhtelif dinamiklerin etkileriyle değiştirerek ve geliştirerek, veya yeni sosyal değerler üreterek topluma geri yansıtmaktadır. Böylece toplum kendini yenileyebilmekte ve kültür üretimi sürdürülebilmektedir.[14]
İnsanın entelektüel ürünleri soyut plânda kalmamakta, maddi sahalarda tezahür etmektedir. Dolayısıyla bilgi sosyolojisi, maddi unsurları ve bunların arkasındaki düşünce sistemlerini de konu edinmektedir.
Buna örnek bir çalışma da, mimarî sahada, çevrenin fizikî formlarının meydana getirilmesindeki bilim ve sanat metotlarının koordinesinin geliştirilerek düzenleme ve potansiyel problemlerin giderilmesi hususunda yapılmıştır.[15] Araştırma, çevre çalışmalarında sanat felsefeleriyle bilimin birbirinden ayrı olduğunu ve bu kopukluğun kaldırılabilmesi için yeni bir teorik sentez oluşturulması gerektiğini öne sürmektedir.[16] Bu düşüncelerin ışığında bilgi sosyolojisi, insan-insan ve insan-çevre ilişkisinde, birbirinden kopuk sanat, sanat felsefeleri, bilim ve çevre formlarını izah edecek ve bütünleştirebilecek bir yaklaşım olmaktadır. Görüldüğü gibi burada işlenen konu esasen entelektüel ürünler arasındaki farklılıkların ortaya çıkarılması, bunlardan doğan hataların ve eksikliklerin giderilmesidir.
Sonuç itibariyle yukarıdaki tartışmaları şöyle özetleyebiliriz: Bilgi sosyolojisinin konusu toplumda üretilen -sosyal olarak şekillenmiş- bilgi ile sosyal yapı arasındaki ilişkidir. Bu dalda ele alınacak herhangi bir konunun başlıca üç ana şartı sağlaması gerekir: (1) Konuların, objektif olması; (2) Ontolojik (yaratılış ilmi) veya sınanamayan metafizik olmaması; (3) Sosyal yapının ürettiği veya bunu etkileyen bir konu olması gerekmektedir.[17] Bilgi Sosyolojisinin sınırları çok kesin olmadığından, ilgilendiği konular sosyal psikoloji, bilim, din, sanat, sosyolojileri gibi bazı branşları kapsar veya çakışır.[18]
Bilgi sosyolojisinin konusu ile ilgili son yaklaşım, bu çalışmanın amacı ile ilgilidir. Bu, bilgi sosyolojisinde kimlik konusudur. Kimlik, pek çok disiplin tarafından değişik şekillerde ele alınmaktadır. Kimliği gerek ferdî gerekse toplumsal bir düşünce sistemi olarak ele alırsak[19] bu konu doğrudan bilgi sosyolojisi sahasına girmiş olur. Sosyal yapı içinde fert, kim olduğunu düşünmekte ve niçin belli bir tarzda hareket sergilemektedir? Gerek ferdî gerekse toplumsal düşünce sistemi olarak kimlik, sosyo-kültürel çevre tarafından yaratılmaktadır.[20]
[1]Kavramın ihdas edilişi hakkındaki kaynaklar: [ 1) W. Jerusalem, Die Soziologie des Erkennes (The Sociology of Perception), reprinted in Gedanken und Denker. Gesammelte. Aufsätze. Neues Folge, 2nd edn., Vienna & Leipzig: W. Braumuller, 1925.; 2) E. Durkheim, Année Sociologique, Les Cconditions Sociologiques de la Connaissance, cf. vol. XI, Paris, Felix Alcan, 1910, s.41.; 3) M. Scheler, Versuche zu einer Soziologie des Wissen, Ungsinstitute für Socialwissenchaften, 1924.; 4) M. Scheler, Die Wissensformen und die Gesellschaft, Der Neue Geist Verlag, Leipzig, 1926.]
[2]William Outhwaite ve Tom Bottomore (ed.), Advisory Editors E. Gellner, R. Nisbet, A. Touraine, The Blackwell Dictionary of Twentieth-Century Social Thought, Basil Blackwell, Cambridge, 1993, s. 638.
[3]Robert K. Merton, The Sociology of Science: Theoretical and Emprical Investigations, Edited and with an introduction by Norman W. Storer, The University of Chicago Press, Chicago, 1973, s. 7.
[4]K. Mannheim, Ideology and Utopia, Kegan Paul, London, 1952, s. 237-60. zikreden: (Werner Stark, "Sociology of Knowledge" maddesi, A Dictionary of The Social Sciences, Julius Gould and William L. Kolb (Ed.by.), The Free Press, New York, 1964, s. 679.)
[5]E. Doyle McCarthy, "Introduction to the Transaction Edition", s. ix-x, (Werner Stark, The Sociology of Knowledge: Toward a Deeper Understanding of the History of Ideas, With a new introduction by E. Doyle McCarthy, Transaction Publishers, New Brunswick, 1991.) kitabında.
[6]David Jary ve Julia Jary, " Sociology of Knowledge" maddesi, The Harper Collins Dictionary of Sociology, Series Editor, Eugene Ehrlich, Harper Perennial, New York, 1991, s. 477.
[7]H. Becker ve H. O. Dahlke, "Max Scheler's Sociology of Knowledge", Philosophy and Phenomenological Research, vol.II, 1941-2, s. 310.
[8]G. Gurvitch, The Social Frameworks of Knowledge. M. ve K. Thompson (trans. by), Harper & Row Publishers, N. Y., 1971, s. 16-7.
[9]G. Gurvitch, The Social Frameworks of Knowledge. M. ve K. Thompson (trans. by), Harper & Row Publishers, N. Y., 1971, s. 17.
[10]Brian A., Roberts, Sociological Reflections on Methods in School Music, Canadian Music Educators Association, Toronto (Ontario), 1991. s. 1-6.
[11]Paul G., Schempp, From the Outside In and Back Again: A Sociological Analysis of the Acquisition, Evaluation, and Utilization of a Teacher's Occupational Knowledge.; Paper presented at the Annual Meeting of the American Educational Research Association (San Francisco, CA, March 27-31, 1989). s.1-12.
[12] D. Hossler ve diğerleri, An Investigation of the Knowledge Claims Supporting Goal Based Planning and Organizational Culture as Keys to Excellence in Educational Organizations., Study supported by the Profitt Fund, School of Education, Indiana University, Bloomington. 1988, s. 79.
[13]Michael W. Apple ve Lois Weis, "Seeing Education Relationally: The Stratification of Culture and People in the Sociology of School Knowledge.", Journal of Education; v168, n1, 1986, s.7-34
[14]B. Peck, "Bringing Europe into the curriculum" Phi Delta Kappan. v. 74, Sept. 1992, s. 91-2.
[15]Asghar Talaye Minai, Art, Science and Architecture: Architecture as a Dynamic Process of Structuring Matter-Energy in the Spatio-Temporal World., Document, University of Michigan Microfilms, Ann Arbor, 1969, s 450.
[16]Asghar Talaye Minai, Art, Science and Architecture: Architecture as a Dynamic Process of Structuring Matter-Energy in the Spatio-Temporal World., Document, University of Michigan Microfilms, Ann Arbor, 1969, s 1-14.
[17]Werner Stark, "Sociology of Knowledge" maddesi, A Dictionary of The Social Sciences, Julius Gould and William L. Kolb (Ed.by.), The Free Press, New York, 1964, s. 680.
[18]D. Jary ve J. Jary, " Sociology of Knowledge" maddesi, The Harper Collins Dictionary of Sociology, Series Editor, Eugene Ehrlich, Harper Perennial, New York, 1991, s. 476.
[19]W. J. H. Sprott, Science and Social Action, Watts, London, 1954, s.141.
[20]James E. Curtis ve John W. Petras, (Ed. by), "Introduction", The Sociology of Knowledge: A Reader, Preager Publishers, London, 1970, s. 25.

Kaynak: Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi ISSN: 1303-5134


Okuma Parçası 3: "Ye Kürküm ye" Deyişinden Veblen'in "Gösterişçi Tüketim" Kuramına

George Blecher
"YE KÜRKÜM YE" DEYİŞİNDEN VEBLEN'İN "GÖSTERİŞÇİ TÜKETİM" KURAMINA...
Kısa bir süre önce miras olarak yüklü bir para aldım. Norveç asıllı Amerikalı iktisatçı Thorstein Veblen'in bir zamanlar "the leisure class - aylak sınıf" dediği gruba girmeme, onun zamanında yeterli olsa da, bugün yetecek kadar büyük bir para değildi bu. (Belki de miras kalan paranın miktarı konusunda tevazu gösterişim bile, Veblen'e göre saldırgan, rekabetçi bir savaşçı sınıftan köklenen, aylak sınıfın zihniyetini benimsediğimi gösteriyor. Benim, aslında herkesin, mal varlığı hakkında ketum davranması bir tür kışkırtma, karşısındakini 'acaba onun kadar varlıklı mıyım?' diye meraklanmaya sevk edecek ilkel bir meydan okuma değil midir?)
Mirası aldığımda, ilk önce bir yere gömmek istedim. Bu benim Kader'e karşı sigortam olacaktı ve kimsenin elimden almayacağından emin olmak istiyordum. ABD gibi, bireylerin bir güvenlik ağı olmaksızın hayatını sürdürmeye çabaladığı -ve günümüzde herkesin kredi kartı ile üniversite borçlarının, sağlık sigortası giderlerinin ve işte geçen uzun saatler dolayısıyla birbirini görememenin yalnızlığı altında ezildiği- bir ülkede, yumurtalarının üstüne kuluçkaya yatmak belki de en sağduyulu davranıştı. Bu para bana mutluluk getirmese bile, hiç olmazsa zihnimi rahatlatacaktı. Ama işe başka duygular karıştı. Baştan çıkma. Arzu. Güç kazanma dileği. Gösteriş yapma, başkalarına ne kadar zengin ve güçlü olduğumu kanıtlayacak şeylere para harcama güdüsüne kapıldım. Veblen'e göre aylak sınıfın birincil özelliği olan "avcılık-yırtıcılık" eğilimiyle, mal edinmek arzusu doğdu içimde.
Almaya karar verdiğim şeylerden biri, bir tüvit ceketti. Yıllardır giydiğim bir tüvit ceketim vardı aslında. Kuşkusuz benim de bir üyesi olduğum, Veblen'in "akademik/uşak" sınıfının üniformasının bir parçası olan bu eski ceket gerçek tüvit değil, idare eder bir taklidiydi. Şimdi yeterli param olduğuna göre, gerçek bir Harris tüvit ceket istiyordum; hem de herhangi bir Harris tüvit ceket değil, kabarık, diğer tüvit ceketlerden daha yünlü olanını. Öyle dikkat çekici bir tüvit ceket istiyordum ki, tüvitliğiyle başkalarından daha iyi (yani daha pahalı) olduğunu gösterecek ve belki de zarafetiyle bir üst sınıfa tırmandığımı ima edecekti.
İlk ve en ünlü kitabı olan The Theory of the Leisure Class- Aylak Sınıfın Kuramı (1899), Veblen'in düşüncesini müthiş bir keskinlikle ortaya koyar. Aylak sınıfın parasını "diğer tüketicileri kıskandıracak bir kıyaslama amacına hizmet eden", yani diğerlerinin kendilerini görece fakir hissetmesini sağlayacak bir şekilde harcama ihtiyacından bahseder. Bu, makine yerine elle yapılmış şeylerin alınması anlamına gelebilir, örneğin. Neden mi? Çünkü tüketici "sıradan", "fabrikasyon" şeyleri itici bulur; her ne kadar makine yapımı çoğu zaman el işinden daha iyi bir mamul olsa da. Nedeni basit: makine yapımı ucuz, el işi pahalıdır ve "bir analiz yapmadan, ya da üzerinde düşünmeden, ucuz olanın almaya değmeyeceği sonucunu çıkarıyoruz". Bu kadarla da kalmıyor; Veblen'in geçerliliğini günümüze kadar korumuş olan "gösterişçi tüketim" kuralına göre, aylak sınıfa mensup olmasak da hepimiz bizden üstte olanları taklit ederiz ve sırf gücümüzü göstermek için, ihtiyacımızdan fazlasını harcayarak sınırlarımızı sonuna kadar zorlarız.
Kusursuz Harris tüvit ceketi almak için alışverişe çıktığımda (Veblen başka kumaştan ceketler yerine Harris tüvitle ilgilenişimin "moda"nın bir göstergesi, aslında başkalarıyla rekabetin sadece farklı bir yolu olduğunu söylerdi herhalde) fiyatların müthiş oynadığını gördüm; el dikimi ceketler, fabrika mamullerinin 15 katı kadar daha pahalıya satılabiliyordu. Bir an, Harris tüvitin anavatanı olan İskoçya'ya uçup New York'takinden daha ucuza almayı düşündüm. Ancak edinme arzum, paramı koruma güdümle çeliştiğinden, sonunda fabrikadan çıkma bir cekette karar kıldım. Korkaklığımdan ne kadar utandım ama! Beni Evren'in Efendisi yapabilecek parayı harcamaktan korkmuştum. Mağazadan "ucuz" ceketimle çıktıktan sonra, dönüp yine içeri girdim ve ikinci bir tüvit ceket aldım. Kendi kendime de, İskoçya yakınlarında bir yere gidecek olursam, bir tüvit ceket diktireceğime söz verdim.
Anlaşılan, insan zihinsel anlamda bile olsa aylak sınıfa bir günde girmiyor. Aylak Sınıfın Kuramı, akademik baskıların Avrupa'nın büyük öğrenim kurumlarındaki gibi kısıtlayıcı olmadığı genç bir kültürde yazılabilirdi ancak. Bir yıl sonra yayınlanan Freud'un "Düşlerin Yorumu"yla kıyaslanacak olursa, her iki eserin temel varsayımlarındaki farklılık açıkça görülüyor. Freud kitabının ilk 100 sayfasını düş psikolojisi üzerine yazılmış her bir eseri taramaya ayırarak, bir profesörler kurulu önündeki doktora öğrencisinin biçimci, telaşlı özeniyle her bir fikrini tartışırken, Veblen'in kitabında ne bir dipnot, herhangi bir başka kitaba gönderme, ne de bir kaynakça bulunur; ayrıca, dağınık ve nadiren örnek verilmiştir. Çok iyi bir eğitimi olmasına rağmen (belki de hayranı olan bir öğrencisinin biraz abartmasıyla, 26 dil konuştuğu söylenirdi), bunu çok geniş genellemelerle gizleyen Veblen kendini akademik derecelere sahip biri yerine amatör bir deha olarak sunmayı tercih eder.
Yine de kitabı gerçekten bir çığır açmıştır. Orada semiyotik ilminin köklerini bile bulabilirsiniz. Veblen'in çağdaşı "Chicago Okulu"nun iktisatçıları kent yaşamının özelliklerini incelerken bile, kendisi çim bahçeler, bastonlar, moda ve ev hayvanları gibi ıvır zıvır şeyleri gözlemleyerek, bunlardan sosyal davranış kuramları çıkartmaktan hınzırca bir keyif alıyordu. (Sonraları Adorno ve Horkheimer'in ders vereceği New School for Social Research'in kurucularından olması tesadüfi değildir.) Mesela, köpek konusundaki görüşlerine bakalım:
Ev hayvanlarının en pislerinden ve en kötü alışkanlıkları olanlarından biridir. Bunu efendisi karşısında aşağılıkça yaltaklanırken, başka herkese huzursuzluk ve zarar vermeye teşne olmasıyla telafi eder. Köpek böylece bizim efendilik taslama eğilimimize hitap ederek iltifatımıza mazhar olur. Ayrıca bir harcama kalemi de olduğundan ve genel olarak herhangi bir üretken amaca hizmet etmediğinden, insanların nazarında itibarlı bir nesne olarak sağlam bir yer edinmiştir. Köpek aynı zamanda hayalimizde - saygın yırtıcılık güdüsünün bir ifadesi ve erdemli bir iştigal konusu olan avlanmayla ilişkilendirilmiştir. Hafif çatlakça olsa da müthiş komik, abartılı olsa da hınzırca bir küçük doğruluk payı içeren bu pasaj, Veblen'den başkası tarafından yazılamazdı.
Veblen'in aylak sınıf kuramı, şöyle özetlenebilir: Uzak bir "antropolojik" geçmişte -en azından Freud'un sonraki kitaplarında ele aldığı çeşitli tarih öncesi zamanlar kadar uzak- kırsal bir "ilkel vahşilik" dünyası vardı; bir yandan tembellik ve verimsizlik içinde, bir yandan da "doğruluk, barışçıllık, iyiniyetlilik ve insanlara, nesnelere taklitçi, kıyaslamacı olmayan bir ilgiyle bakan", (Rousseau'nun kavramlaştırdığı) Soylu Vahşi'lerin hindistan cevizi yiyip çocuk yaptığı bir dünyaydı bu. Ancak bu dünya yok olmaya mahkûmdu. Daha saldırgan gruplar, özellikle Veblen'in Avrupa kökenli olarak gördüğü "dolikosefalik (uzun kafalı) sarışın" (yani Aryan ırkı) sayesinde sahneye rekabet ve edinme -"yırtıcılık"- çıkmaya başladı:
İnsan topluluğu barışçıl vahşilikten avcı-yırtıcı bir yaşam tarzına geçtikçe ... kudretin elle tutulur delili olan ganimetler bireysel yaşantının eşyası arasında temel bir yer bulmaya başlar. Avcılığın ya da yağmacılığın andacı olan ganimetler, üstün kuvvetin delili olarak itibar görür. Saldırganlık, onaylanan eylem biçimi haline gelir ve ganimet başarılı saldırının "birinci derecede" kanıtı olarak görülür.
Yeni bir iktidar yapısı oluştu; bedensel çalışmadan (yeterince saldırgan olmadığı için) kaçınan üst sınıf zamanını savaşmakla, avlanmakla, sporla ve "ruhani görevlerle", yani dini işlerle geçirmeye başladı. Mülkiyet, kölelerle birlikte toplumun günlük angaryasını üstlenen kadınların erkekler tarafından edinilmesiyle ortaya çıktı; fakat kısa zamanda sahip olma arzusu "kişiler kadar eşyayı" da kapsamaya başladı. Mülkiyet, ihtiyaçtan çok, ötekilerden daha güçlü olduğunu gösterme arzusundan kaynaklandığı için, yararlı olandan çok, toplumsal hiyerarşi içinde rakipleri etkileyecek olan şeylere dayanıyordu. "Gösterişçi tüketim" ve "gösterişçi aylaklık", yani nesnelerin veya zamanın aşırı, müsrif biçimlerde edinilip kullanılması, toplumun merkezi değerleri arasında yerini almaya koyuldu.
Toplum ilerledikçe, sınai faaliyet başgösterdi ve avcılık güdüleri, yine varolmakla beraber, daha incelikli ve üstü örtülü hale geldi. Toplumun ideali artık "özünde saygın ve sahibini onurlandıran" bir değer olan servet birikimi olmuştu. Herkes avcı-yırtıcı güdüye maruz olduğundan, sürekli tatminsizdi: "servet edinme arzusu bireysel düzeyde pek tatmin edilemeyeceği gibi, bellidir ki ortalama ve genel düzeyde de bu arzunun giderilmesi söz konusu değildir."
Veblen, kitabının büyük bir bölümünü bu "yüksek barbar"ların servet ve rekabet kültürünün değişik yanlarını çözümlemeye ayırmıştır. Yaklaşımı serbest, yarı-antropolojik, bilimsel olmaktan çok izlenimcidir ama, kitap ilerledikçe kadınların (kölelikten süs nesnelerine ve erkek muadillerinden daha "işe yarar" olmayı arzulayan bireylere) değişen rolü ve "sanayi önderleri"nin yerini "ruhsuz" anonim şirketlerin alışı üzerine, öngörülü gözlemlerde bulunur. Müsrif ve çoğu kez zalim gördüğü bir toplumu dengeleyebilecek tek unsur olarak insanın "işçilik" -bir şeyleri yapma arzusu ve ihtiyacı- güdüsünü öne sürer. Veblen için makine, ve onu tasarlayan mühendis, daha verimli, daha az müsrif bir yaşam tarzını simgeler ve onların varlığını en iyi sürdüren toplum, işbirliğini rekabetten üstün tutar. Sonraki yıllarda, Stalin'e güvenmeyen ve Darwinizmi diyalektik materyalizme tercih eden bir Veblen'in Sovyetler Birliği'nde gelecek için bir umut ışığı görmesini böylelikle anlamak mümkündür. "Sınai verimlilik" üzerine aşağıdaki alıntı, Veblen'in Aylak Sınıfın Kuramı'nda vardığı en yüksek iyimserlik düzeyini gösterir:
Her modern topluluğun kolektif çıkarı, sınai verimlilikte yatar... Bu kolektif çıkara en iyi hizmet eden değerler ise, dürüstlük, çalışkanlık, barışseverlik, iyiniyetlilik, bencillikten kaçınma ve animistik inançları işe karıştırmaksızın, olayların akışının doğaüstü müdahalelere bağlı olduğu anlayışından bağımsız olarak sebep-sonuç ilişkisini tanıma ve öngörme alışkanlığıdır. Bu niteliklerin ima ettiği gibi sıkıcı bir insan tabiatının güzelliği, ahlaki mükemmeliyeti veya genel anlamda değerlilik ve saygınlığı hakkında fazla bir şey söylenemez; bu özelliklerin baskın olduğu bir kolektif yaşam tarzına heveslenmek için de pek neden yoktur. Ama mesele bu değildir. Modern sanayi toplumunun başarıyla işlemesi, bu özelliklerin ortaya çıktığı yerde ve insan malzemesinin bu niteliklere sahip olması halinde mümkün olur.
Aylak Sınıfın Kuramı'ndan sonra Veblen bir dizi başka kitap yazdı, üniversitelerde ders verdi ve serbest düşünceli 1920'lerin ortamında, kitap kulüpleri ve tartışma gruplarında fikirlerinin çözümlenmesiyle kısa bir süre moda oldu. Popüler veya değil, düşünce tarzı sistemsiz (Aylak Sınıf, bir dizini olan tek kitabıydı) ve kişiliği eksantrik olduğundan kendini her zaman dışarıda biri olarak gören Veblen, hiçbir zaman bir sistem kurmadığı gibi, bir düşünce okulunun kalıbına da girmedi. Belki de en etkileyici içgörüsü olumsuzdu: Tüm radikal düşünürler arasında, mal edinme içgüdüsünün yok olmayacağını gören tek kişiydi. Kapitalizmi tarihin geçici bir evresi olarak gören Marx'tan farklı olarak, bu olguyu insan tabiatının karanlık, inatçı bir yanı olarak tanımladı.
Veblen'den günümüze değişen bir şey var mı? Fazla değil. Herhalde başlıca değişiklik, bir ölçüde akılcılık ve toplumsal itidalin korunması bakımından tek umut olarak gördüğü sanayi toplumunun doğuya taşınması olmuştur. Veblen, sanayinin olmadığı yerde, avcı-yırtıcı güdülerin serbest kaldığını ima etmiştir. Nitekim olan da aşağı yukarı budur. Amerika için bile olağandışı bir açgözlülüğün sergilendiği 1990'lı yıllarda, insanların somut varlıklar yerine soyutlamalara (mantar misali çoğalan .com şirketleri gibi) yatırım yaptığı, bazılarını diğerlerinden ayırt eden bir unsur olarak ünlülüğe duyulan saplantı, daha fazla mal edinmek çabası içindeki Amerikalıların altına girdiği emsali görülmemiş borç yükü, Veblen'in modeline tamı tamına uyan olgulardır. Amerika'da spordan okullara, sanattan tıbba her şeyin şirketleşmesi de Veblen'in öngördüğü bir başka gerçekliktir. Küresel kapitalizm yoksul ülkelerin yaşam düzeyini yükseltme vaadinde bulunmuşsa da, gerçekte görülen, Veblen'in eleştirisine hedef olanlardan daha az açgözlü olmayan "soyguncu baron"ların yükselişidir.
En azından Amerika'da, en ilginç değişiklik bizatihi aylak sınıfın bile "orta"ya kaymasıdır. Örneğin okullar Veblen'in zamanına göre sınıfsal anlamda çok daha az seçici hale gelmiştir; üniversite öğrenimi ne kadar pahalılaşmış olsa da, orta sınıf aileler çocuklarını Harvard gibi okullara göndermek için muazzam borçlar yüklenebilmektedir. Zanaatkârlar ve hizmetkâr sınıfları büyük ölçüde yok olduğundan, günümüzde zenginlerin ve o kadar zengin olmayanların yaşam tarzları eskisi kadar farklı görünmemektedir. İnsanlar bir zamanlar zengin ve ünlülere özgü olan tenis oynamak, tekneyle gezmek, özel uçakla uçmak gibi boş zaman etkinlikleriyle uğraşabilmektedir. Ülkenin yarısından fazlası, liderleri "aylak sınıfı" gururla temsil eden bir siyasal partinin ülkülerini paylaşıyor gibidir ama aylak sınıfın kendisinin aylaklıkla geçirebileceği boş zamanı pek kalmamıştır artık. Amerika'da onlar kadar sıkı çalışan başka bir grup yoktur. Max Weber bunu Protestan etiğine yorardı belki, ama bana kalırsa Veblen'in görüşü bu olguyu daha isabetle açıklıyor: Eskiden üst sınıfa özgü, zevk için yapılan boş zaman uğraşlarının "avamlaşacak" derecede demokratikleştiği bir çağda, "ustalıklı saldırganlıktan, bununla ilişkili etki gücünden ve insafsızca tutarlı bir statü anlayışından" daha büyük bir zevk olabilir mi?
Ne var ki bunların hiçbiri mutlu etmeye yetmiyor insanı. Roma'nın son günlerini çağrıştıran garip, saldırgan demokrasimizin keyfini çıkarmak şöyle dursun, birbirimizden o denli yalıtılmış bir hale geldik ki, Veblen'in sanayi toplumunda bir olasılık olarak gördüğü, "bencilliğin olmadığı" bir kültür uzak bir hayal gibi geliyor. Kişisel tecrübemden söylüyorum. Bana kalan mirasla başka bir şeyler yapabileceğim, günler sonra aklıma geldi: Bir kısmını hayır amacıyla bağışlayabilirdim mesela.
Published 2004-07-22Original in EnglishTranslation by Osman Deniztekin

Okuma Parçası 2: Internet: Yönelimler, Olasılıklar

Internet: Yönelimler, Olasılıklar
Funda Başaran
...Son yıllarda bilişim ve iletişim teknolojileri, zaman, mekan ve coğrafi uzaklık faktörlerinin yarattığı sınırlılıkları ortadan kaldırmayı; ses, görüntü, hareketli görüntü ve veri biçimindeki tüm enformasyon aktarımlarını tek ve esnek bir ağ içinde bütünleştirmeyi mümkün kılacak bir biçimde gelişti. Bu gelişmenin bir boyutunda sayısallaşma, uydu, fiber optik kablolar gibi gelişmelerin, iletim kapasitelerini artırması ve maliyetleri azaltması gibi niceliksel dönüşümler, diğer bir boyutunda ise telekomünikasyon ve bilişim teknolojilerinin yakınsaması sonucunda, "kitle iletişimiyle, noktadan noktaya iletişim hizmetlerinin içiçe geçmesi" sonucu ortaya çıkan yeni iletişim teknolojileri, yani nitel değişimler var.Günümüzün tüm siyasi ve toplumsal tartışma konuları yeni iletişim teknolojileri ile birlikte ele alınıyor. Yaşanan değişimler, tüm toplumsal grupların ve kurumların, politik, toplumsal ve ekonomik beklentilerinin, giderek yeni iletişim teknolojilerinin gelişimi ile ilişkilenmesine neden oluyor. Yeni iletişim teknolojilerinden küresel düzeyde dünya ekonomisini daha rekabetçi ve verimli hale getirmesi; gelişmişlik farklarını kapatarak dünya ülkelerini eşitlemesi; dünya iletişimini herkes için erişilebilir, hızlı ve etkin kılması bekleniyor. İletişim ve bilgisayar teknolojilerindeki gelişmeler ve kullanımlarının yaygınlaşması, endüstri toplumunun taşıdığı tüm eksikliklerin giderileceği yeni bir toplumsal yapının kurucu unsurları olarak tanımlanıyor. Öte yandan yeni iletişim araçları, geleneksel medyada yer alamayan toplumsal grupların da örgütlenme, eğitim ve kendilerini kamuoyuna anlatmak amacıyla kullanım olanakları nedeniyle gündemine giriyor ve bir muhalefet platformu olarak işlevleri tartışılıyor. Yeni iletişim teknolojilerinin, tüm bu iddia ve beklentileri gözardı etmeksizin ele alınması; potansiyellerinin ve sınırlılıklarının ortaya koyulması; ekonomik, toplumsal ve politik değişimlerle ilişkilerinin tartışılması ve bunun Türkiye'deki yansımalarının açığa çıkartılması ise, önümüzde önemli bir gereksinim olarak duruyor. Öncelikle yeni iletişim teknolojileri derken neden bahsettiğimiz konusunda ortaklaşmalıyız. Yeni İletişim Teknolojileri, hem kullanıcılar arasındaki, hem de kullanıcılar ile enformasyon arasındaki karşılıklı iletişimi, içlerinde bulunan mikro-işlemcilerle sağlayan veya geliştiren iletişim araçlarıdır. Tanımı bir yana bırakırsak, zamansal olarak yeni ortaya çıkmış olan her iletişim teknolojisi yenidir. Telgraf, radyo, televizyon gibi teknoloji ile iletişimin bütünleştiği tüm araçlar, ilk ortaya çıktıklarında yeni olarak adlandırılmışlardır. Ancak tanıma dönersek, "yeni iletişim teknolojileri"nin temel özelliği zamansal olarak yeni olmaları değildir. Aslında yeni iletişim teknolojileri, tam da bugüne kadar iletişim ortamına rengini kazandıran ve iletişim diye bir alanın oluşmasına neden olan, hatta diyebiliriz ki, iletişim alanı ile sosyoloji, psikoloji, siyaset bilim gibi alanların ilişkilenmesine neden olan kitle iletişim teknolojileri karşısına konuldukları için yenidirler. Kitle iletişimi iki temel özellik ile tanımlanır: "1) kitle iletişimi nüfusun büyük bir kesitine yöneliktir. 2) Mesajın nüfusun büyük bir kesitine ulaşabilmesi için teknik araçların kullanılması gerekir." (Broadcasting kavramı da buradan doğmaktadır)Bu tanımın dışında olan iletişim araçlarının tarihi de, en az bu araçlar kadar hatta daha eskidir... Bunlar, telefon, telgraf, teleks gibi araçlardır. Bu araçlar bugüne dek, iletişim araştırmacılarının dikkatini çok fazla çekmemiş olan ve noktadan noktaya iletişim olarak adlandırılan araçlardır. Hemen belirtmeliyiz ki, bizim yeni iletişim teknolojileri diye adlandırdığımız ve kitle iletişiminden farklılığı ile tanımlıyor olduğumuz araçlar işte bu bugüne dek iletişim araştırmacılarının dikkatini çekmeyen altyapılar üzerinde şekillenen araçlar durumundalardır. Toplumsal değişim, iletişim araçlarının gelişimine bakarak anlaşılabilir. Her iletişim aracının, örgütlenme ve enformasyonu denetleme açısından bir yanlılığı olduğunu Innis, 1030'larda iddia etmiştir. Innis'e göre, taş ve kil ağır ve kalıcı olmaları nedeni ile, kullanıldıkları toplumları zaman üzerinde yayan, öte yandan taşınması kolay iletişim araçlarının kullanıldıkları toplumları coğrafi olarak yayan özelliklere sahiptir. Innis'e göre, tüm modern iletişim araçları ki, burada özellikle telgrafdan bahsedilmektedir, uzam yanlıdır ve bu anlamıyla kapitalist toplumun karasal yayılımını ifade etmektedir. Aslında iletişimin hangi yolla sürdürüldüğü, tarihsel dönüşümler açıklanırken genellikle üzerinde durulan dinamiklerdir. Örneğin, aydınlanma olarak isimlendirilen tarihsel dönüşümün dinamikleri tariflenirken, matbaa ve bu hızlı metin çoğaltma teknolojisine ayrıcalıklı bir önem atfedilir. Metinlerin matbaa sayesinde kolaylıkla çoğaltılması, gerçekten de bilgiye erişme ve bilgiyi evrenselleştirme noktasında önemli imkanlara yolaçmıştır. Özellikle son iki yüzyıldır, olan biten bütün önemli şeylerin, tüm toplumsal olayların bu imkanlarla olan ilişkisini kimse reddedemez.Ancak reddedilemeyen diğer bir gerçek de, basılı metinden, kablolu televizyona kadar bütün bilgi çoğaltma ve dağıtma kanallarının tek taraflı olduğudur. Bilginin özgürleştirici niteliği, bu tek taraflılığın yarattığı eşitsiz ilişki ile birleştiğinde önemli bir kırılmaya uğramakta ve ortaya etkin bir denetim aracı olarak geleneksel medya çıkmaktadır. Bir denetim aracı olarak medya üzerindeki iktidar mücadelesinin keskinliğindendir ki, bugün özellikle TV-Radyo gibi iletişim araçlarında, ya da dağıtım ile egemenliklerini sağlamış olan günlük gazetelerde sermaye ve egemenler dışında hiçbir kesim kendini ifade etme olanağına sağlıklı bir şekilde sahip değil. Oysa, gelişmiş bilgisayar ve iletişim olanaklarının birlikte kullanımı sonucunda ortaya çıkan yeni iletişim araçları sahip oldukları özellikler ile, geleneksel iletişim araçlarının tersine bu iktidarı aşılabilir hale getiriyor. İki yönlü-yatay iletişime basın yayın ve Radyo-Tv gibi iletişim araçlarından daha fazla olanak tanıyor olmalarından kaynaklı olarak iletişim etkinliğinin yeni iletişim teknolojileri sayesinde değişiyor olduğu düşüncesi, geleneksel iletişim araçlarında temsil edilmeyen tüm kesimleri umutlandırıyor. Bu umutlar aynı zamanda, küreselleşmenin kültürel aynılaştırılıcığına karşı direnme ve herşeyin ticarileştiği bir dünyada bilgiyi ticari olmayan bir biçimde paylaşma gereksinimi ile eklemlenerek, işçilerin, insan hakları savunucularının, etnik grupların ve sistem karşıtlarının dünya çapında stratejiler geliştirme ve uluslararası inisiyatifler oluşturma çabalarını şekillendiriyor. Yeni iletişim araçları deyince herkesin aklına öncelikli olarak gelen internet ise, farklı toplumsal grupların farklı beklenti ve planlarına kaynaklık eden bir araç durumunda... Girişimciler enformasyonun ticari bir metaya dönüştürülmesi sürecinde internet?i temel bir araç olarak değerlendirirken, sendikalar, gönüllü kuruluşlar, akademisyenler, çalışmalarını, raporlarını internet?te serbestçe yayınlayabiliyorlar. Egemenler internet?i egemenliklerini pekiştirecek bir araç olarak kabul ederken, ezilenler ve sömürülenler adına mücadele veren gruplar internet?i uluslararası dayanışma ortamı olarak kullanıyorlar. Büyük şirketler internet?in yarattığı olanaklarla yazılım birimlerini azgelişmiş bölgelere kaydırarak ucuz işgücü sağlarken, işçi örgütleri sermayeye karşı verdikleri mücadelede internet?i bir dayanışma ve eğitim aracı olarak kabul ediyorlar.Gerçekten de İnternet, geleneksel iletişim araçlarının pek çok kısıtlılıklarını, engellerini, sorunlarını aşan alternatif bir iletişim ortamı. Geleneksel iletişim araçlarından farklı olarak sahip olduğu etkileşim olanağı, herkesin iletişim sürecinde hem alıcı hem de yayıcı olabilmesi, gazeteden TV?ye, radyodan mektup ve telefon haberleşmesine kadar neredeyse varolan tüm iletişim araçları yerine ikame edilebilir olma özelliği, öte yandan görülür bir sansür ve kontrol mekanizmasının olmayışı, internet?in normalde sesini pek az duyurabilen, geleneksel iletişim kanallarında genellikle dışlanan gruplar tarafından keşfedilmesine neden oldu. Her ne kadar internetin ortaya çıkışı Amerikan Federal Hükümeti Savunma Bakanlığı'nın araştırma ve geliştirme kolu olan DARPA-Defence Advanced Research Project Agency kurumuna dayansa da, gelinen noktada sadece bir bilgisayar ve modeme sahip olarak, düşler ve düşünceler yazılı, sesli ya da görüntülü olarak, tüm dünya ile paylaşılabiliyor. En ayrıntı düzeyindeki bilgilere ulaşılabiliyor. Ve tüm bunları gerçekleştirirken henüz teorik olarak herhangi bir sansür ile karşılaşılmıyor.İnternet?in toplumsal ve politik dinamiklerini açıklamak için, başlangıçta pek çok araştırmacı Amerikan Western filmlerindeki ?batı? metaforuna başvuruyordu. Bu filmlerde yalnız, biraz da maceracı kahramanın toplumdan ve onun gerekliliklerinden kaçmak üzere yöneldiği ?batı? gibi, internet?in sunduğu sanal alan ?boş?, ?kanunsuz? ve bu nedenle de özgürlükler ülkesi olarak tanımlanıyordu. İnternet üzerinde yaratılan ?sanal alan?, yeni toplumsal formasyonlara, yeni yurttaşlık biçimlerine, yeni mekanlara ilişkin farklı yaklaşımlara zemin oluşturuyordu. Hala da bu tür görüşler ortaya atılıyor. Ancak ?yeni batı?nın bu denli ?sahipsiz? ve hemen hemen ?kanunsuz? oluşunun temel nedeni, ortaya çıktıktan sonra, uzunca bir süre geleneksel medya ve telekomünikasyon aristokrasisi tarafından farkedilmemiş olmasıydı.Konumuza dönersek, internet yarattığı olanaklarla, pek çok düşü gerçekleşebilirmiş kılıyor. Ancak internet'in yarattığı olanakların ne kadar daha kullanılabileceği sorusu, internette yaşanan gelişmelere baktığımızda gündeme gelen en önemli soru. Bu sorunun cevabına temel oluşturması açısından internet'in günümüzde nasıl şekillendiğine ve nereye evrildiğine bakmamız gerekiyor. İnternet'te surf yaparken karşımıza sıkça çıkan reklamlar ticaretin sadece bir ayağını oluşturuyor. Reklamlar, tüm internet kullanıcılarını, tüketici olarak algılamanın ötesinde birer metaya dönüştürüyor. Çünkü, internet sitelerinin, kaç sörfçünün siteye uğradığını gösteren sayaçları aynı zamanda o siteye verilen reklamın bedelini de belirliyor. Üstelik bu reklamlar, bildiğimiz geleceğe yatırım yapan reklamlardan da bir farklılık içeriyor. İnternet'te ticarileşmenin diğer bir unsuru olan elektronik ticaret ve hiper materyalin, başka sunucularda tutulan başka materyallere de bağlanma özelliği, internet reklamlarına anında alış-veriş'e dönüşme gücü veriyor. Yani, bugün "egemenler" internet'in olanaklarının çok daha fazla farkında? Ve internet'in gelişiminde en etkin eğilim, internetin bir tüketim ortamı olarak yeniden kurulması? Geleneksel medya olarak tanımladığımız gazete, TV ve Radyo arasından internete kendisini değilse de, tarihsel pratiğini en çabuk aktaran geleneksel medya ortamı TV oldu. Elbette bu bir tesadüf değil? Bu tarihsel pratiği, hem belli tür ve biçimsel kalıplar olarak internet'te izliyoruz, hem de kurumsal kimlikler alanında bu kendini gösteriyor. Bu durum tamamen TV'nin ekonomik temeli ile ilgili? Ticarileşme ve ağ yapısı televizyonun ekonomik temeli konusundaki iki temel kavramı oluşturuyor. Bu iki kavram, TV'de belli içeriklerin yoğunlaşmasını ve bu içeriklerin üretiminin merkezileşmesini beraberinde getiriyor. Bu da, yerel ve kar amacı gütmeyen TV yayıncılığını zayıflatan ve pazar güçlerinin TV endüstirisi üzerindeki egemenlik alanını genişleten bir durum olarak karşımıza çıkıyor. İnternet alanına, TV programcılığı mantığının taşınması, internette de aynı sonucu gündeme getiriyor. 1997 sonrasında, televizyon endüstrisinin dev şirketlerinin, bu iki ortamı bağlantılandırma ve birinin izleyicilerini diğerine aktarma çabaları günümüzde meyvelerini vermekte. Tabii ki, bütün bu çabalar, sermaye açısından televizyonun en temel işlevlerinin, tüketimi yönlendirme ve ideolojik manipülasyon işlevlerinin belli biçimlerde ve özellikle internetin ortaya çıkışı sonucunda aşınması ile ilgili. Televizyon programları arasında zap yapma, sadece belli zamanlarda TV seyretme, videonun yaygınlaşması ve internet, zaten reklamcıları yeni reklam ortamları aramaya yöneltiyordu. Tüketimi yönlendirme konusunda ortaya çıkan sorunların çözümü için, interaktif teknolojileri kullanmak gereğine, doğrudan tüketici tepkisini karşılayabilecek bir yapıya gidilmesine, demografik kesimlerin değil, bireysel hanelere ulaşılmasına, vs. dikkat çekilirken aslında tam da internet ortamı tarif edilmekteydi. İnternet'in 1997'den itibaren bu kesimler tarafından keşfedilmesi ile birlikte ticari istila başladı ve kısa sürede internet reklam ajanslarının üzerinde kampanyalar ve stratejiler belirlemeye çalıştığı bir alan haline geldi. Ve internet'te reklam denemelerinin başlamasıyla birlikte, bilim adamlarının araştırma alanı, şirketlerin reklam panolarına dönüşmeye başladı. Öncelikle, internet'i ticari işlemlere uyumlu hale getirme çabaları gözlendi. İnternet üzerinde gerçekleşen ticari işlemlerde özellikle kredi kartlarının kullanılabilmesi için gereken güvenlik standartları geliştirildi. Kredi kartlı ödemeler yanında internette finansal transferlerin de güvenlik içinde yapılması için şifreleme teknikleri oluşturuldu. Tüketicilerin, kredi kartları ile elektronik alışveriş yapmaktan güvenlik nedenleri ile korkmalarına rağmen, 1997 boyunca 6.5 milyon kişi, 23.4 milyon online kredi kartı kullanımı gerçekleştirdi. Tabii, bu arada, internet üzerindeki tüketici davranışları ve ilgileri de önemli bir konu olarak şirketler için araştırılmaya başlandı.1996'da ortaya çıkan push teknolojileri, doğrudan reklamcıları ilgilendiriyor ve internet izleyicilerini toplama ve stabilize etme amacına dayanıyordu. Belli bilgiler, ya da daha doğru bir deyişle reklam, doğrudan internete bağlı kullanıcının ekranına ulaşıyordu. Başlangıçta reklamcılar arasında bu konuda ciddi bir hareketlilik yaşandı. Browser programlarını üreten şirketler de kendi programlarını buna uygun hale getirdiler. Ancak kısa süre sonra bu yöntemin, izleyiciye ulaşmak için anlamlı bir yöntem olmadığı ortaya çıktı. Kullanıcıların büyük bir bölümü, bundan hoşlanmıyordu. Sonunda push teknolojileri, sadece belli bir takım ürünler için kullanılmaya başlandı. İzleyiciyle, belli web servisleri arasındaki ilişkiyi stabilize etmek içinse yeni yöntemler aranmaya başlandı. Bu arada otomatik ilk sayfalar gündeme geldi. Internet explorer ya da netscape kendi browser yazılımlarını kullananların otomatik ilk sayfa olarak kendi sayfalarına ulaşmalarını sağlıyor ve böylece ilişkinin sürekli ve değişmez kılınmasına çalışılıyordu. Bir diğer sıklıkla ziyaret edilen site türü de arama motorlarının sayfalarıydı. Ayrıca, ücretsiz e-mail olanağı, bir takım özel içerikler, oyun ve alışveriş olanağı sağlayan siteler büyük oranda hit alıyorlardı. Böylece bu tür sayfalar reklam pastasından büyük paylar almaya başladı. Diğer taraftan, ücretsiz web sayfası sağlayan siteler de, kendi makinalarında ücretsiz tutulan web sayfalarına banner ya da reklam bantları girerek bu sürece katıldılar. Böylece internet reklamcılığında yeni genre'lar oluşmaya başladı. Ayrıca, web içeriklerinin kimleri hedef aldığına bağlı olarak da reklam için tercih edilen siteler farklılaşmaya başladı. Reklamcılığın her medyanın toplumsal amaçlarını zaptedip, onu yeniden düzenlediğine dair elimizde pek çok kanıt var ki, bunlar örgütlenmesini, içeriğini ve izleyicilerle ilişkilerini etkileyen bir süreci yaratıyor. Bu sadece etik yoksunluğu veya yönlendirici sistematiğin hatalı standartları sorunu değil. Reklamcılar tüm medya maliyetlerinin önemli bir oranını ödemeye başladıklarında, izleyici ilişkilerinde sınırlamalar ve baskılar yaratan ortamın gündelik bilincine egemen hale geliyorlar. Bu ilişki tarzı, reklam verenlerin içerik üzerindeki belirleyici ve yaygın, ancak görülür olmayan etkilerini gündeme getiriyor. Bu etki, sadece belirli konuların içerikten dışlanması biçiminde değil, reklam verenlerin içeriğin karakterini de belirlemesine kadar uzanıyor. Eğer varolan eğilim anlamlı bir biçimde kesintiye uğratılmazsa, internet kar arayan şirketlerin belirlediği, ticari tüketim ortamı haline gelecek. İnternet üzerinden alışveriş, danışmanlık, pazarlama ve bankacılık uygulamaları giderek yaygınlaşıyor. New York Times?a göre, 1996 sonunda elektronik ticaretin hacmi 500 milyon dolara ulaşmış durumda ve 2000 yılına kadar dünya çapında 70 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Bu rakamlar aynı zamanda enformasyonun özelleştirilmesi eğilimini de ortaya koymakta. Bunun son derece şekillenmiş bir örneği, ABD'de "intellectual property right" olarak anılan kavramın yasalara girmiş olmasıdır. Türkiye'de "fikir hakları" olarak anılan düzenleme, henüz ABD'deki kadar sınırları çizilmiş ve belirginleşmiş bir uygulama değilse de, bunun embriyo halidir ve bilgi-enformasyon üzerinde kişilerin ya da şirketlerin mülkiyet hakkı talep etmesini garanti altına almaktadır. Bu durum, pek çok araştırmacı tarafından açıkça "bilginin metalaşması" olarak adlandırılmaktadır. Enformasyon ağları üzerinde, "bilgi özgür olmak ister" diye ifade edilen sloganı savunan kesimler olmasına rağmen, enformasyonun ticarete konu olması ve şirketlerin enformasyon üzerinde hak talep etmesi anlamına gelen bu düzenleme, bugün Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) toplantılarına konu olmakta ve yeni ekonomik düzenin, ya da bir başka deyişle neo-liberalizmin önemli bir unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumda yeni iletişim teknolojileri, özellikle de internetin üzerinden akan büyük miktardaki enformasyonun toplumsal bir eşitliğe neden olmayacağı savı, sadece neo-liberal politikaların tüm alanlar gibi iletişim alanını da egemenliği altına almış olmasına dayandırılarak değil, aynı zamanda enformasyon tam da ekonomik neo-liberalizm boyutunda önemli bir bileşen haline geldiğinden, sıkça ileri sürülmektedir. Özellikle de bazı toplumsal kesimlerin eğitim ve iletişim ortamlarından yalıtılmak suretiyle, enformasyon yoksulu haline geleceği fikri son dönemlerde yaygınlık kazanmaktadır (Schiller, 1999:140; Murdock ve Golding: 1989: 180). Günümüzde, enformasyonun bir dizi önemli özelliği olduğuna dikkat çekilmektedir. Bir meta olarak enformasyonun özelliklerine baktığımızda, öncelikle enformasyonun kullanıldığında tükenmiyor olmasına vurgu yapıldığını görürüz. Hatta enformasyon, kullanıldığında tükenen değil, tam tersine kullanıldıkça artan bir meta niteliğindedir. Bunun dışında, tüm diğer mal ve hizmet üretim süreçlerinde enformasyon asıl girdi durumundadır. Bu da enformasyonu, tüm diğer mallardan daha değerli kılan bir özelliktir. Ancak diğer mal ve hizmetlere göre, üretiminin zor ve pahalı olması, bunun yanında yeniden üretim maliyetlerinin düşük olması da, pazar ekonomisi içerisinde bir meta olarak dolaşan enformasyonun başlıca özelliklerindendir. Öte yandan, pazar ekonomisinin mantığına uygun olmayan bir dizi özelliğe de sahiptir. Öncelikle, enformasyonun kullanılınca tükenmeyen bir özelliğe sahip olması, pazar koşullarında enformasyonun gerçek üretim ve gerçek ücretlendirme koşullarını ortadan kaldıran bir özelliktir. Bu özellik aynı zamanda enformasyon tüketicilerinin, ilk üreticinin aleyhine pazara üretici olarak girmesine neden olur. Her ne kadar bu biçimde enformasyonun artan üretimi ve enformasyon birikimi, toplum yararına bir özellik olsa da, enformasyonun bir meta olarak pazarda dolaşımını zorlaştırır. Öte yandan enformasyon ürünlerinin, fiyatları ile ölçülemeyecek denli pzitif etkileri de vardır. Özellikle de eğitim gibi alanlarda, süren özelleştirmeler ile metalaşma süreci hızlandırılan enformasyon, bu anlamıyla hiç de sadece parasını alarak satın alana özel değil, o eğitim hizmetinden yararlansın ya da yararlanmasın tüm toplum yararınadır. Çünkü, enformasyonun toplumsal gelişme noktasında önemli getirileri olduğu gibi, toplumsal refahı artıran sonuçları da vardır. Ayrıca bütünsel ve parçalanamaz olma özellikleri de pazar mekanizmaları açısından enformasyonu uyumsuz bir meta haline getirir. Bunların yanında, yine enformasyon ekonomisi literatüründe enformasyonun şu özelliklerine dikkat çekilir: bir ölçek ekonomisi olması, yani enformasyon üretiminin hacmi arttıkça maliyetinin düşmesi, öte yandan hacmi küçüldükçe ve üretici sayısı arttıkça maliyetinin artması durumu; üretiminde belirsizlikler ve riskler olması; elle tutulamazlığı ve manevi değerinin maddi değerinden büyük olması; üretim maliyetine göre, dağıtım maliyetlerinin genellikle daha büyük olması, dağıtımının genellikle büyük ve pahalı altyapılar gerektiriyor olması. Ayrıca, enformasyonun Genel refaha içkin olması; düşünce özgürlüğü ve haber alma özgürlüğü gibi tarihsel kavramlara içkin olması da, enformasyonunun bir meta olarak değerlendirilmemesi gereğini ortaya çıkartan özellikleridir. Küresel iletişim ağlarının kullanımının, sadece medya alanına özgü değil, tüm bir ekonomiye yaygın olması, yukarıdaki özellikleri daha da önemli hale getirmiştir. İletişim ağları üzerinde, mekansal olarak yaygınlaşan ekonomik uygulamalar -finans, bankacılık, turizm gibi hizmetler yanında, üretim- açısından enformasyona erişim ve enformasyon paylaşımı, eskisinden daha stratejik bir unsur haline gelmektedir. Gelişen enformasyon teknolojileri, enformasyonun üretilmesi, dağıtılması, paylaşılması ve depolanması yöntemlerinde önemli değişikliklere neden olmuşlar ve kağıt dökümantasyon sisteminden çok daha ucuz yöntemleri şirketlere sunmuşlardır. Enformasyonun ekonomik uygulamalar içerisinde bu kadar stratejik hale gelişi, enformasyon mülkiyetini gündeme getirir. Enformasyon mülkiyeti bugün son derece önemli hale gelmiş, ancak iletişim ağlarının yaygınlaşması da, bu önemli hale gelen olguyu aynı derece de önemli bir sorun haline getirmiştir. Çünkü sayısal ağlar yaygınlaştıkça, enformasyon mülkiyeti-özel enformasyon mülkiyeti de tehditlerle karşılaşmaktadır. Elektronik ticaret, elektronik bankacılık gibi uygulamalar sırasında iletişim ağları üzerinde dolaşan enformasyonun güvenliği, bugün son derece önem kazanmakta ve teknolojik araştırmalar yanında, yasal düzenlemeler ile de çözülmeye çalışılmaktadır. Aslında uzun bir geçmişi olan fikir mülkiyet hakları/telif hakları, ya da intellectual property right, tam da bu tehditleri bertaraf etmek için geliştirilmiş ve yaygınlaştırılmıştır. Telif hakları kavramı, enformasyon üzerinde birlerinin hak iddia etmesini mümkün hale getiren bir olgu olmanın yanında, bu hakların sayısal dünyaya aktarılması ve bugün aldığı biçim, basitçe bir güncellemenin ötesinde daha derin anlamlar taşımaktadır. Fikir mülkiyet hakları, kapitalist gelişmenin başlarında, İngiltere'de çıkartılan "çitleme yasaları" ile benzeştirilmektedir. 1760-1830 yılları arasında getirilen ve "Çitleme Yasaları" olarak anılan bir dizi düzenleme, İngiltere'de çoktandır esas olarak pazar için üretim yapıyor olsa da, tarım alanında kalmış bulunan kollektif köy ekonomisinden kalma unsurların temizlenmesi anlamına gelmiştir. Topraksız ya da küçük toprak sahibi köylüyü çalıştıran ve kiracı çiftçiler tarafından ekilen geleneksel olarak köylülerin ortak mülkiyetindeki topraklar, bu yasal düzenlemelerle görece az sayıda toprak lordunun elinde toplanmıştır (Hobsbawn, 2000, 40). Bu benzetme ile, fikri mülkiyet hakları ya da telif hakları adıyla geçmişten bu yana uygulanan, ancak özellikle son yıllarda uluslararası anlaşmalara konu olan düzenlemelerin de, her ne kadar başından bu yana meta nitelikleri gösterse de enformasyon alanında kalmış bulunan ortak mülkiyet-kamu mülkiyeti kırıntılarını temizleyerek, enformasyon alanını tamamen özel mülkiyet alanı haline getireceği iddia edilmektedir.Bu da internet?in ve üzerinde taşınan enformasyonun tamamıyla ticaretin kanunlarının egemen olduğu bir alan olmaya hızla yaklaştığının ifadesidir. Yani, internetin başlıca özellikleri -etkileşim ve onun doğrudan ve çift yönlü ilişkiler kurmak için kullanılması, bu arada mutlaka eklenmeli benzersiz izleme ve gözlem kapasitesi- egemenler açısından etkileyici reklam, yönlendirme ve denetim biçimleri haline getirilmiş durumdadır ve üzerinden akan enformasyonun piyasa kurallarına tabiliğinin artması, interneti bütünüyle bir sanal pazar haline getirecektir. Öte yandan internet yazılım ve donanımlarının oluşturduğu pazarın giderek büyüyor. Kullanıcı sayısı günden güne hızla artarken, internet servis sağlayıcıları ve altyapı sağlayıcıları da karlarını artırmak için yeni teknolojik olanakları araştırıyor ve yeni yatırımlar yapıyorlar. Bu yatırımların maliyetleri internet kullanıcılarına daha yüksek erişim maliyeti olarak yansıyor, yani son kullanıcılar için internet?te ?surf? yapmanın maliyeti hızla artıyor. Bugün, İnternet?te yaşanan bu ticarileşme dışında erişimdeki eşitsizlikler de önemli bir sorun teşkil ediyor. Bir kişisel bilgisayar ve bir modeme sahip olarak bilgiyi paylaşmak mümkün olsa da, bu donanıma sahip olmanın bir maliyeti var. Ayrıca internet?in yarattığı olanaklardan verimli bir şekilde yararlanabilmek için bu donanımı kullanabilme yetisine sahip olmak ve ingilizce bilmek gerekiyor. Tüm bu gereklilikler, dünya nüfusunun büyük kısmının intenet?te yaratılan ?sanal alan?dan dışlanmış olduğu anlamına geliyor. İnternet kullanıcıları, dünya nüfusunun iyi eğitim almış ve maddi olanakları olan seçkinlerinden oluşuyor. Dünyanın azgelişmiş bölgelerinde bir telefon hattına bile sahip olmanın güçlüğü düşünüldüğünde, internet?in ?mutlu azınlığa? hizmet eden bir araç olduğu görülebiliyor. Tüm bunlar ise son yıllarda ?digital divide? tartışmalarının, küresel ekonominin başlıca aktörleritarafından önemli bir tartışma konusu haline gelmesine neden oluyor. Tıpkı yoksulluğa uygulanmasını önerdikleri ekonomik politikalarla neden olan Dünya Banası başta olmak üzere birtakım küresel yapıların, yoksulluğa karşı bir takım programları kendi gündemlerinin en başına yerleştirmeleri gibi. Diğer yandan, internet?in sistem karşıtı güçler tarafından, yöneten sınıfların planlarını bozacak tarzda kullanılması karşısında, kapitalist sistem kendisini savunmanın yollarını arıyor. Sisteme karşı mücadele eden odakların medyayı verimli bir şekilde kullanma olasılığına karşı hep uygulanan sansür yasaları, ABD?de, Almanya?da, Japonya?da gündeme giriyor. Ya da gizli sansür denebilecek bir takım uygulamalara ve baskılara özellikle 11 Eylül sonrasında güvenlik gerekçesi ile ulus devletlerin daha fazla itibar etmeye başladıkları görülüyor. Türkiye'ye baktığımızda da, karşılaştığımız tablo pek umutlu değil. Türkiye?de kurulu bulunan bilgisayar adedinin Tübitak tarafından gerçekleştirilen enformasyon teknolojisi envanteri çalışmasına göre, 1997'de 1 milyon 141 bin 581 olduğu ve bu kişisel bilgisayarların iyimser bir tahminle üçte ikisinin iş çevrelerince kullanıldığı; modem sayısının ise yine aynı çalışmaya göre 310 bin 948 olduğu ve yine iyimser bir tahminle aynı oranda iş çevrelerince kullanıldığı düşünülürse internet?in yaygın olarak kullanılan bir iletişim ortamı olmadığı, daha çok iş çevreleri yani sermaye ve seçkinler tarafından kullanıldığı rahatlıkla söylenebilir. Son yıllarda gerçekleştirilen büyük reklam kampanyaları ile bu oranın bir kaç katına çıkmış olması ve en yoksul mahalleler ve en ücra kasabalara kadar internet kafeler aracılığı ile ulaşmış olması ise, interneti hiç bir şekilde bir seçkinler ortamı olmaktan kurtaramıyor. 1998 yılının erişim istatistikleri, Türkiye'den en çok hit alan web sayfalarından ilk onaltı arasında altı tane sex sitesi olduğunu ortaya koyuyor. Geri kalanını ise, com uzantısına sahip olan ABD merkezli ticari web siteleri oluşturuyor. Bu durum, internetin yaygınlaşmasının anlamını da ortaya koyar nitelikte? İnternet bir "eğlence" ve "ticaret" ortamı olarak yaygınlaştırılıyor. Yani, egemenlerin çıkarlarına en çok hizmet eder biçimde? Ancak bütün bunlar, internetin alternatif kullanımlarının olamayacağını söylemek anlamına gelmiyor. Sadece, yeni iletişim teknolojilerinin eğitim, örgütlenme ya da başka bir alternatif faaliyetin yürütülmesi konusundaki dünyada süregiden çabaların gözönüne alması gereken ve uzun dönemli stratejilerini oluştururken değerlendirmesi gereken veriler. Ancak kesinlikle, hemen kabullenilip, uyum sağlanacak bir sonuca da neden olmamalılar. Tüm iletişim araçları bir eğitim aracı, bir dayanışma aracı, bir mücadele aracı olmanın yanında, mücadelenin konusu olarak da düşünülmek zorunda. Bilginin metalaşması ve paralı eğitime karşı kamusal eğitim hizmeti, sansür ve baskı yasalarına karşı düşünce ve ifade özgürlüğü talepleri ile birlikte, bu taleplerin ayrılmaz bir parçası olarak iletişim özgürlüğü ve iletişim olanaklarından eşitçe yararlanma hakkını da savunmak gerekiyor. Liberalizmin yalnızlaştırıcı etkilerine karşı önemli bir mevzi olan ve küreselleşen kapitalist sisteme karşı emeğin ve alternatif güçlerin de küreselleşmesinin olanaklarını yaratan yeni iletişim araçlarının önemi yadsınmamalı ve özgür iletişim olanağı savunulmalı ve kullanılmalı. Gerçek yaşamda sürdürülmeye çalışılan mücadeleyi, bilgisayar ağlarında oluşan sanal alanda, telekomünikasyon ağlarında cisimleştirmek belki de klasik mücadele yöntemlerinin çok ötesine erişilmesini sağlayacak.

Okuma Parçası 1: Küreselleşme, Bilgi Toplumu ve Demokrasi; Enformasyon Çağında Yetişkinler için Masallar

Küreselleşme, Bilgi Toplumu ve Demokrasi; Enformasyon Çağında Yetişkinler için Masallar
Dr.Baha Kuban ve Semih İşevi
http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=515Giriş

Küreselleşme doludizgin sürüyor. Eğer dünya ekonomisinde uluslararası mal ticaretinin toplam hasıla içindeki payı söz konusu ise gerçekten de bu ikinci uluslararasılaşma dalgası 100 küsur yıllık öncülüne göre, kapitalizmi yerkürenin daha çok bölgesine ve toplumuna, hayatlarımızın da her ayrıntısına sokmaya kararlı görünüyor. Sanayi devrimi ayırımından beri insan uygarlığının dünyada canlı yaşama karşı yönelttiği üç büyük tehdit artık gezegenin de varlığını tehlikeye atıyor. Bunlar; dünya üzerinde canlı ve kültürel yaşam türlerinin kimyasal ve kültürel kirlilik yoluyla hızla yok olması ve yine sınai kirliliğin iklim değişikliği ve atmosferde yaptığı etkilerle tüm yeryüzünü tehdit etmeye başlamasıdır. Dünyada kendisinden başka türlere hatta üzerinde yaşadığı topraklara böylesine hoyrat davranan türümüz, kendi içinde yaşadığı toplumlarda neler yapıyor? Karnemiz bu bakımdan da kırıklarla dolu. Özellikle küreselleşme, tarihin sonu, sınıfsız ayrımsız bilgi toplumu, serbest piyasanın kaçınılmazlığı, üçüncü enformasyon dalgası ve benzeri çığlıkları en çok duymaya başladığımız 80?li yıllardan bu yana gelişmiş toplumlar da dahil olmak üzere gelir dağılımlarının bozulduğunu, dünyada eşitsizliklerin arttığını ve yoksulluğa koşut olarak savaş sonrası yıllarda geriletilen çeşitli yaşam kalitesi göstergelerinin yeniden kötüleştiğine şahit oluyoruz; çocuk ölümleri artıyor, ortalama yaşam süreleri düşüyor, salgın hastalıklar ve yıllarca önce dünya yüzünden silindiği sanılan tüberküloz ve benzeri gariban hastalıkları en gelişmiş ülkelerin ortalarında beliriyor. Tüm bir kıta, Afrika, ölüme ve sefalete terkedilmiş durumda. Dünya finans bürokrasisi, çok uluslu şirketlerin patronları, gelişmiş ülke koalisyonlarının liderleri misli görülmemiş bir genel temsil fukaralığının ortasında, insanlığın önümüzdeki 50 yılına damgasını vuracak değişiklikler, yansıtıcı ve parlak bina cephelerin ardında hayata geçirme telaşındalar. Bu gelişmelere sivil muhalefet dünya ölçeğinde güçlenmeye çalışırken artık var olmadığı, çağdışı kaldığı telkin edilen ?ulus devlet? , ulus-ötesi sermayenin trafik polisliğine ve isyankar halklarının bekçiliğine memur ediliyor. Bununla birlikte, bütün bu gelişmeler zorlu bir satranç o